Thomas Bernhard, Ağaç Sınırında

Ayın onu, akşam geç vakitte bir kızla gençten bir adam buradaki misafirhanede bir oda tuttular, anlaşılan o ki Mürzzuschlag’dan geliyorlardı. Bu ikisi, geldikten hemen sonra, akşam yemeği için misafir odasında bitmişlerdi. Yemeklerini çabucak, zerre tereddüt etmeden söylediler, her biri kendi adına tamamen serbest hareket ediyordu; gördüğüm kadarıyla üşümüşlerdi, sobanın yakınında ısınıyorlardı. Dediklerine göre buraya hâkim olan ıssızlığa hayret etmişlerdi, Mühlbach’ın kaç rakım olduğunu sordular. Hancının kızı durduğumuz yerin bin rakımın üstünde olduğunu belirtti, bu doğru değil ama “dokuz yüz seksen” olduğunu da söylemedim, hiçbir şey demedim, çünkü o ikisini gözlemlerken rahatım kaçsın istemiyordum. Misafir odasına girerken beni başta fark etmemişlerdi, sonra da, anladığım kadarıyla, beni görünce ürktüler, bana başlarını sallayarak selam verdiler ama bir daha da dönüp bakmadılar. Biraz önce nişanlıma yazmaya başlamıştım, ben kendim Mühlbach’a alışana kadar, onun bir süre daha baba evinde sabretmesi daha akıllıca olur, diyordum; ancak, misafirhanenin dışında bir yerlerde ikimiz için, “Belki de Tenneck’te,” diye yazıyordum, ikimize iki oda bir yer bulunca gelmeliydi. Nişanlım bana son mektubunda, anlayışsız ebeveynini şikâyet etmekten başka, Mühlbach’tan korktuğunu yazmış, ben de ona, korkusunun yersiz olduğu şeklinde cevap vermiştim. Böyle olursa, durumu, artık her şeydenkorkacağı marazi bir şekle bürünecekti. Fakat çocuk gelince, diyordum, her şeyin aslında yolunda gittiğini yine açık açık görebilecekti. Yılsonu gelmeden evlenmek yanlış olur, yazıyordum, diyordum ki: “Önümüzdeki bahar tam vakti. Çocuğun doğacağı gün,” yazıyordum, “öyle ya da böyle herkese ayıp olacak.” Yok, dedim kendime, bunu yazamazsın, mektuba şimdiye dek yazdıklarının hiçbirini yazamazsın, yazmaman lazım; sonra hemen, dikkatini talihsizliğimizden alacak hoş bir şeyden, ağustosta gelmesini beklediğim zamdan bahsettiğim bir cümleyle baştan başladım. Mühlbach görevi sapa bir yerde, yazıyordum ama Mühlbach bana, ikimize bir ceza, ölüm cezası, diye düşünüyordum, şöyle yazdım: “Jandarma içinde herkes bölge müfettişinin keyfine göre atanıyor. Başta Mühlbach’a atanmam benim için, hele de ikimiz için bir felakettir sandım, artık böyle düşünmüyorum. Bu görevin avantajları var. Müfettişle ben tamamen serbestiz,” yazdım ve şöyle düşündüm: ölüm cezası; günün birinde Mühlbach’tan çıkmak – vadiye, yani insanlar arasına, medeniyete inmek için ne yapmalıydı. “Buna rağmen Mühlbach’ta üç misafirhane var,” diye yazıyordum ama bunu yazmak akıllıca değil, diye düşündüm, sonra da cümleyi çizdim, okunmaz hale getirmeye çalıştım, nihayet bütün mektubu üçüncü kez yazmaya karar verdim. (Son zamanlarda her mektubu üç, dört, hatta beş kez yazıyorum, her defasında hem yazımla hem de düşüncelerimle ilgili olarak mektup yazarken duyduğum heyecana rağmen.) Jandarma ikimiz için de iyi bir başlangıçtı, tam zamdan ve kışa doğru Wels’te yapılacak silah taliminden bahsediyordum ki o ikisi, tuhaftır, önce kız, peşinden de delikanlı, misafir odasına girdiler, ayrıca müfettişin, ciğerlerinden hasta olan ve Slovenya’daki Celje şehrinden gelen alık karısından da bahsettim. Yazmaya devam ettim ama bu mektubu da gönderemeyeceğimi hissediyordum, o iki genç en başından beri dikkatimi çekiyordu, nişanlıma yazdığım mektup noktasında aniden dikkatimin büsbütün dağıldığını tespit ettim ama yazıyormuş gibi yaparak o iki yabancıyı daha iyi gözlemleyebilmek için saçma sapan şeyler yazmaya devam ettim. Yeni yüzler görmek hoşuma gitmişti; artık biliyordum ki yılın bu vakti Mühlbach’a hiçbir yabancı gelmezdi, bu yüzden de, sanıyorum erkek zanaatçı, kız üniversite öğrencisi ve her ikisi de Kärnten’liydi, bu ikisinin çıkagelmesi bir o kadar acayip görünüyordu. Fakat sonra fark ettim ki Steiermark şivesiyle konuşuyorlardı. Kapfenberg’de yaşayan Steier’li kuzenime yaptığım bir ziyareti hatırladım, bu ikisinin de Steiermark’lı olduğuna kanaat getirdim, çünkü Steiermark’ta böyle konuşuyorlar. Genç adam ne tür bir zanaat erbabıydı, çıkaramıyordum; önce dedim ki, duvarcı olsa gerek, konuşurken “bağlama taşı”, “ateş tuğlası” vs. laflar ediyordu; sonra elektrikçi olduğunu sandım, gerçekteyse ziraatçıydı. İkisinin konuştuklarından, halen genç adamın altmış beş yaşındaki babasının idare ettiği güzel bir çiftlik (“Yamaçta bir yer,” diye düşündüm) yavaş yavaş zihnimde canlanıyordu. Oğlun babanın görüşlerini, babanın oğlun görüşlerini abes bulması, babanın oğula karşı, oğlun babaya karşı mukavemet göstermesi. “Dik başlılık,” diye düşündüm. Oğlun haftada bir eğlenmek amacıyla gittiği, şu an sobanın başında babasının mülkü hakkındaki niyetlerini anlattığı kızla buluştuğu bir kasaba görüyordum. Babasını vazgeçmeye, ayrılmaya zorlayacaktı. Aniden kahkahayı bastılar, sonra da hayli zaman ses çıkarmadılar.

Hancı kız onlara durmadan yiyecek içecek getiriyordu. Yemek yerlerken davranışlarındaki birçok yön bana kendi davranışlarımızı hatırlattı. Kız ne zaman sussa, şu genç adam gibi hep benim konuşmam gerekir. Genç adam söylediği her şeyde tehdit savuruyordu. Tehdit, baştan aşağı tehdit. Duyduğuma göre kız yirmi bir yaşında (oğlan daha mı büyük, daha mı küçük?), yükseköğrenimini (hukuk!) bırakmış. Zaman zaman çaresizliğini görüp soluğu bilimsel (hukuki?) okumalarda alıyormuş. Oğlan “kötüleşiyormuş”, kız gitgide onda kendisinin uygulamalı vahşet dediği bir şeyler keşfediyormuş. Oğlan her geçen gün babasına daha çok benziyor, kızı korkutuyormuş. Kardeşlerinin ve kuzenlerinin yüzlerini yumruklamalarından, ağır yaralanmalardan, güven kayıplarından, oğlanın merhametsizliğinden bahsediyorlar. Sonra kız diyor ki: “Wartberg’in zirvesinde yapılan güzeldi.” Oğlanın takım elbisesi ve yeni gömleği hoşuna gidiyormuş. İkisinin okul yolu, korktukları karanlık bir ormandan geçiyordu, şunu hatırlıyorlardı: Mahkûm kıyafetiyle Göllersdorf’tan kaçan, ormanda bir ağaç kütüğüne takılıp düşen ve başına aldığı büyük bir yaradan ötürü kan kaybından ölen, tilkiler tarafından yenmiş bir halde buldukları bir mahkûm vardı. Erken doğumdan ve para havalesinden falan bahsediyorlardı… Birden anladım ki bunlar dört gündür Steiermark’ta değiller, önce Linz’e, sonra Steyr’e, sonra da Wels’e gitmişler. Nasıl bavulları var acaba, diye düşündüm. Anlaşılan çok bavulları var, çünkü hancı kız taşırken zorlandı, onu hâlâ duyuyorum, birinci kattaki odalara gittiği işitiliyor. Hancı kız iki kez yukarı çıktı. Bu arada, diye düşündüm, oda da ısınmıştır. Nasıl bir oda? Kır kesimindeki misafirhanelerde karşılaşılan zorluk kışın ısınabilmektir. Odun yakılır, diye düşündüm. Kışın kır kesiminde hemen her şey ısınmaya konsantre olur. Genç adamın ayağında kaba ve yüksek tabanlı, kızınsa şehre uygun, narin iskarpinleri olduğunu görüyordum. Aslında, dedim kendime, kız bu civar için ve yılın bu zamanı için hiç uygun giyinmemiş. Herhalde bu ikisinin, diye düşündüm, kırda kalmaya niyeti yoktu. Neden Mühlbach? Mecbur kalmadığı halde kim Mühlbach’a gider ki? Sonrasında bir yandan, ikisinin yemeği kesip artık sadece bira içerken ne konuştuklarını dinliyor, öte yandan yazıp durduğum şeyleri baştan aşağı okuyor ve, bu tamamıyla işe yaramaz, aldırışsız, adi, akılsızca, kusurlu bir mektup, diye düşünüyordum. Böyle yazamam, dedim, böyle olmaz, ve geceyi atlatıp ertesi gün yeni bir mektup yazmayı düşündüm. Mühlbach’taki gibi bir tenhalık, diye düşündüm, sinirleri harap eder. Hasta mıyım? Deli miyim? Yok, hasta değilim, deli de değilim. Yorgundum ama bir yandan da o iki genç yüzünden misafir odasından çıkıp birinci kata, kendi odama gitmekten âcizdim. Kendi kendime dedim ki, saat on bir olmuş, git yat, ama gitmedim. Kendime bir bardak daha bira söyledim, oturduğum yerde kaldım ve mektup kâğıdına süsler ve suratlar karaladım, daha çocukken sürekli can sıkıntısıyla veya gizli bir merakla yazılı kâğıtlara karaladığım o hep aynı süsleri ve suratları. Keşke şu iki genç âşık hakkında birden bir açıklığa kavuşabilsem, diye düşündüm.

O iki yabancıyı dinlerken hancı kızla sohbet ediyor, her şeyi duyuyordum; birden bu ikisinin kanun kaçağı olduğu fikrine kapıldım. Bunun, yani bu ikisinin yaptığı gibi akşam vakti posta otobüsüyle Mühlbach’a gelip bir oda tutmanın sıradan bir iş olmadığını biliyordum, ancak bildiklerim bundan ibaretti; gerçekten de dikkatimi çekti, hancı kız ikisinin karıkoca gibi tek bir odada gecelemesine müsaade ediyor ve ben bunu gayet tabii görüyor, pasif davranıyor, gözlemliyor, merak ediyor, sempati duyuyorum ve burada illa ki müdahale edilecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum. Müdahale mi? Birden bu ikisinin suçlu olması düşüncesi kafamı kurcalıyor, o sırada genç adam yüksek sesle, emreder gibi hesabı istiyor; hancı kız da yanlarına gidip adisyonu hesaplıyor ve genç adam cüzdanını açınca cüzdanda bir yığın para olduğunu görüyorum. Çiftçi oğulları, ebeveynleri ne kadar kızsa da, diye düşünüyorum, ara sıra erişimleri olan bir hesaptan büyücek bir miktar para çekip bu parayı bir kızla yerler. Hancı kız ikisine sabah kaçta uyandırılmak istediklerini soruyor, genç adam da, “Sekizde,” deyip benden tarafa bakıyor ve hancının kızı için masaya bahşiş bırakıyor. İkisi misafir odasından çıkarken saat on bir buçuktur. Hancı kız bardakları topluyor, yıkıyor, sonra da yanıma oturuyor. O ikisi ona şüpheli görünmüyor mu, diye soruyorum. Şüpheli mi? “Elbette,” diye cevap veriyor. Yine çok adice bir şekilde bana yanaşmaya çalışıyor ama ben el fenerimi göğsüne bastırıp onu itiyorum, ayağa kalkıp odama geçiyorum.

Yukarıda her şey sessiz, bir şey duymuyorum. O ikisinin hangi odada olduğunu biliyorum ama bir şey duymuyorum. Çizmelerimi çıkarırken bir ses duydum sanıyorum, evet, bir ses. Uzun uzun kulak veriyorum ama bir şey duymuyorum.

Sabah altıda, yalnızca dört saat uyuduğumu sanıyorum ama sair zamanlardaki uykularıma göre daha zindeyim; aşağı inip misafir odasında yeri ovalayan hancı kıza o ikisine ne olduğunu soruyorum hemen. Bütün gece zihnimi meşgul etmişlerdi. Genç adam, dedi hancı kız, sabah dörtte tekrar kalkıp misafirhaneden çıkmıştı, nereye gittiğini hancı bilmiyordu, kızsa henüz odasındaydı. İkisinin hiç bavulu yok, diyordu hancı şimdi de. Hiç bavulu yok mu? Öyleyse hancı kızın dün akşam o ikisinin odasına güçbela taşıdığı şey neydi? “Odun.” Evet, odun. Genç adam da sabahın dördünde kaçıp gidince (“Uyanıp onu gözetledim,” diyor hancı kız, “o soğukta paltosuz çıktı…”) ikisinin durumu ona “tekinsiz” gelmeye başlamış. Pasaportlarını, kimliklerini istemiş mi, diye sordum. Yok, ne pasaport ne kimlik. Bu kanunsuz, dedim ama bunu hiçbir faydası olmayan bir ses tonuyla söyledim. Kahvaltı ediyor ama sürekli o iki yabancıyı düşünüyordum; gözlemleyebildiğime göre hancı kız da onları düşünüyordu ve müfettişle birlikte nöbette geçirdiğim bütün kuşluk vakti boyunca, bir defa olsun nöbeti terk etmek zorunda kalmadım, o iki yabancı zihnimi meşgul etti. Müfettişe o ikisinden niçin bahsetmedim, bilmem. Aslında çok (saatler?) geçmeden müdahale emri gelecek zannediyordum. Müdahale mi? Nasıl, hem neye dayanarak müdahale? Müfettişe durumu rapor etsem mi yoksa hiçbir şey söylemesem mi? Mühlbach’ta bir âşık çift! Güldüm. Sonra susup işime baktım. Yeni nüfus listeleri hazırlanacaktı. Müfettiş, karısını Grabenhof Sanatoryumu’ndan Grimmen’e götürmeye uğraşıyor. Bu da, diyordu müfettiş, bir hayli kişiye ricada bulunmaya, bir hayli paraya mal oluyormuş. Ama Grabenhof’ta karısının durumu kötüleşiyormuş; Grimmen’de daha iyi bir hekim varmış. Bütün gün izin alıp Grabenhof’a gidecek ve karısını Grimmen’e getirmek zorunda kalacakmış. Karısıyla beraber Mühlbach’ta geçirdiği yirmi yıl, Hallein şehrinden gelen karısını ölümcül hasta etmeye yetmiş. “Normal biri buradaki güzel havada, bu yükseklikte akciğer hastası olmaz,” dedi müfettiş. Müfettişin karısını hiç görmedim, çünkü Mühlbach’a geldim geleli karısı eve hiç uğramadı. Beş yıldır Grabenhof Sanatoryumu’nda yatıyor. Müfettiş nişanlımı sordu. Nişanlımı tanıyor, hatta nişanlım Mühlbach’a son geldiğinde bu yaşlı, şişko adam onunla dans etti, diye düşünüyorum müfettişe bakarak. Çok erken evlenmek de “çılgınlık”, çok geç evlenmek de “çılgınlık”, dedi müfettiş. Kuşluk vaktinin ikinci yarısı (“Yaz,” diye emretti) nişanlıma göndereceğim mektubu nihayet yazmama müsaade etti. Birden mektup için zihnim açılıverdi. İyi bir mektup, dedim kendime mektup bitince, hem içinde ufacık bir yalan bile yok. Çabucak postaya veriyorum, dedim ve posta otobüsünün olduğu tarafa gittim, otobüsün motoru ısınmıştı ve ben şoföre mektubumu verir vermez otobüs hareket etti, o gün, şoför hariç, içinde kimse yoktu. Hava eksi yirmi bir dereceydi, bunu misafirhanenin kapısının yanındaki termometreden okumaktaydım ki koridorun ortasında duran hancı kız içeri girmemi işaret etti. Kızın yattığı odanın kapısına saatlerdir vurduğunu ama cevap alamadığını söyledi, “Tık yok,” dedi. Derhal birinci kata çıkıp odanın kapısına gittim ve kapıyı çaldım. Tık yok. Bir daha çalıp kıza kapıyı açmasını söyledim. Kaç defa, “Kapıyı aç! Kapıyı aç!” dedim. Tık yok. Odanın ikinci bir anahtarı olmadığından kapıyı kırmak lazım, dedim. Hancı kız tek kelime etmeden kapıyı kırmama razı oldu. Vücudumla kapıya bir defa kuvvetle yüklendim, derken kapı açıldı. Kız çift kişilik yatakta çaprazlamasına yatıyordu, bilinci yerinde değildi. Hancı kızı müfettişe yolladım. Kızın şiddetli bir ilaç zehirlenmesine maruz kaldığını tespit ettim ve pencerede asılı duran kışlık paltoyla üstünü örttüm, belli ki genç adamın paltosuydu bu. Adam nerede? Dile getirmeseler de herkes kendine adamın nerede olduğunu soruyordu. Kızın gerçekten de genç adam (nişanlısı?) ortadan kaybolduktan sonra intihara teşebbüs ettiğini düşünüyordum. Yere haplar saçılmıştı. Müfettiş çaresizdi. Hekim gelene kadar beklemek lazımdı, hepimiz yine gördük ki Mühlbach’a doktor çıkarmak zor iş. Hekimin gelmesi bir saati bulabilir, dedi müfettiş. İki saat. Mühlbach’ta asla hekime ihtiyaç duyacak hale düşmeyeceksin, dedi. İsimler, bilgiler, diye düşündüm, bilgiler; derken kızın kol çantasını aradım, nafile. Paltodadır, diye düşünüp kızın üstünü örttüğüm paltoda cüzdan aradım.

Gerçekten de paltoda genç adamın cüzdanı vardı. Pasaportu da paltodaydı. WÖLSER ALOIS, 27.1.1939 RETTENEGG BEI MÜRZZUSCHLAG DOĞUMLU, diye okudum. Adam nerede? Nişanlısı mı? Aşağı, misafir odasına koştum ve Wölser’e tutuklama emri çıkarmak için gözüme yeterli görünen hadiseyi telefonla bütün nöbet yerlerine bildirdim. Hekimin acele gelmesi lazım, diye düşünüyordum, hekim yarım saat sonra geldiğinde artık çok geçti: Kız ölmüştü.

Bu her şeyi kolaylaştırıyor, diye düşündüm, kız Mühlbach’ta kalıyor.

Hancı kız, cesedin misafirhaneden çıkarılıp morga götürülmesinde ısrar ediyordu. Meraklı Mühlbach’lıların bakıp durdukları kız, ebeveyni bulunana kadar iki gün orada kaldı ve üçüncü gün nihayet Mühlbach’a geldi şu Wölser’ler, Wölser’in ebeveyni, bunlar aynı zamanda kızın da ebeveyniydi, herkesi dehşete düşürse de genç adamla bu kız kardeştiler. Kız derhal Mürzzuschlag’a nakledildi, ebeveyni ona cenaze arabasında eşlik etti. Birinin kardeşi, diğerlerinin oğlu ise bir daha bulunamadı.

Dün, ayın yirmi sekizinde, şaşırtıcı şekilde iki oduncu onu hemen Mühlbach’ın üst tarafındaki ağaç sınırının alt kısmında donmuş halde, vurduğu iki ağır dağ keçisiyle örtülü buldular.

 

 

 

 

Thomas Bernhard, Almancadan çeviren: Sami Türk

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın