Tahsin Yıldırım, Behçet Necatigil ve Bilinmeyen Söyleşileri

16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önde gelen adlarından Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri alanlarında da  ürünler vermiştir. Onun asıl önemi, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde  nev-i şahsına münhasır bir duruşu ve sesi olmasındandır. İlk şiirini Varlık dergisinde Ekim 1935’te yayınlamıştır. Bu şiirinden son şiirlerini yazdığı 1979 sonlarına dek onlarca şiire imza atmıştır.

Yaşadığı dönemde beliren çeşitli şiir anlayışlarına yakınlık ve ilgi duymakla birlikte kendine özgü diyebileceğimiz bir şiir dilini oluşturup geliştirmiştir. Bu dil, oldukça ürkek, kısık ama çok çağrışımlı ve derin bir dildir. Gündelik hayatın küçük sorunlarını şiirleştirirken bile, insanlık durumunu düşündürecek tespitlere yönelmemizi sağlar.

Behçet Necatigil’in temaları, hayatın hemen her dönemini ve sorununu yansıtan bir çeşitlilik gösterir.   O şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işlemiştir. Necatigil de şiirinin öznesi olan insandır.

O metinlerine eski ve yeni kelimeleri ustaca yerleştirmiştir. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oluşturmuştur. Şiirini Doğu ve Batı kaynaklarıyla beslemeye özen gösteren şair, bu anlamda halk edebiyatı, tekke edebiyatı, klâsik edebiyat ve Batı kültür ve edebiyatından gerektiğinde faydalanmaktan kaçınmamıştır. Ona göre önemli olan nelerden ve nerelerden yararlandığından çok, yararlanılan bu öğelerin birbirileriyle ve günümüze ait olanlarla kaynaştırılması; yani bunların birbirleriyle olan yabancılıklarının kırılarak belli bir tema örgüsü içinde yaşayabilmelerini temin etmektir. Bu bağlamda, Necatigil’in şiirinin, Doğu ve Batı’yı kendi aktüel zihninin şair prizmasından geçirilmek suretiyle oluşturulmuş şiirler olduğu söylenmelidir.

Değişik eğitim kurumlarında çalışan Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz,  Demir Özlü, Hikmet Sami Türk gibi yazar ve şairlerin öğretmeni olmuştur.

Sayın Hilmi Yavuz ve Ali Tanyeri, Necatigil’in birçok yerde yayınladığı gazete ve dergilerin sarar­mış sayfaları arasında kalan çeşitli yazılarının yanında röportajlarını iki kapak arasında toplamak için, eserlerini gün yüzüne çıkarmak adına bir çalışma içinde olmuştur. Her çalışma beraberinde mutlaka az ya da çok bir me­şakkat meydana getirir. Sayın Hilmi Yavuz ve Ali Tanyeri’nin çektiği zahmetlerin karşılığı olarak Necatigil’in eserleri toplu olarak okur karşısına çıkmıştır. Bu tarz derlemelerin zorluğunu çok iyi bilen bir kişi olarak söylemek gerekir ki Sayın Hilmi Yavuz ve Ali Tanyeri’nin büyük çabasının ürünü olan bu eserler şüphesiz geniş bir süreli yayın taraması yapılarak hazırlandığından takdire şâyândır.

Sayın Hilmi Yavuz ve Ali Tanyeri’nin çok ciddi çabalarla ortaya çıkardığı Necatigil külliyatına girmemiş olan bu yazıların kendisi tarafından fark edilip edilmediğini bilmiyorum. Dikkatinden de kaçmış olabilecek bu açık oturum ve söyleşi metinleri tarafımızdan tespit edilmiştir.  Behçet Necatigil’e ait bu açık oturum ve söyleşi metinlerini okuyucuya sunmayı bir borç bildiğimizden yayınlamak ihtiyacını hissettik.

Necatigil’in eserlerinde bilinmeyenler bunlarla sınırlı olmadığını düşünmekteyim. Onun hakkında yapılacak farklı çalışmalarla Necatigil’in kitaplarına girmemiş ürünlerin varlığı ihtimal dâhilindedir. Gönül arzu eder ki her yazarın tüm eserleri geniş çaplı bir süreli yayın taraması ile mümkün mertebe eksiksiz olarak ortaya çıkmalıdır. Çünkü biliyoruz ki kültür ve edebiyat tarihimizin doğru yazılabilmesi için bu sahada eser veren kişilerin dergi ve gazetelerde kalmış yazılarının ve söyleşilerin tespiti ile beraber külliyatı eksiksiz olarak yayınlanmalıdır.

 

GİDEN VE GELEN YIL İÇİN NE DİYORLAR?

1)Memleketimiz ve sanatımız bakımından 1959 yılı sizce nasıl geçti?

Hareketli geçti Siyaset ve sanat alanlarında çekişmeler, tartışmalar oldu. Taraflar ya yalnız kendilerini anarak, hep kendi taraflarına yontup öte yanı suçlayarak, ya da eskinin getirdiklerini unutturmaya çalışmak amacıyla umursamazlık içinde, taraftar sayısını çoğaltmaya baktılar. Bu açık veya gizli çarpışmalar sonunda bazı gönüller alındı, bazı eserler doğdu; yalnız eser vermeye bakanlar yüceltilmeyi de, küçültülmeyi de gözlerinde büyültmeksizin, kendilerine güvenli, yollarında devam ettiler, durmadılar. Sahnelerde yeni piyesler, sergilerde yeni resimler, dergilerde yeni imzalar göründü; ama yayınevleri bu yıl geçen yıllara vurulursa pek az yerli eser bastılar. Dört iyi şair, Turgut Uyar, A. Kadir, Edip Cansever, Arif Damar, biri yılın ilk ayında üçü yıl sonra ererken dördü de ayrı ayrı başarılı yeni şiir kitapları çıkararak boşluklardan kurtulmak, dolmak için şiirin büyük imkânlarını bir kere daha ispatladılar. Evet, koca yıl geçti, bizlere kırık dökük anılar ve işte şiirde belki sadece bu kitaplar kaldı.

 

1960 yılı için düşünce ve dileklerinizi öğrenebilir miyiz?

Dileklerim çok değil, hatta yalnız bir tane: Yayınevlerimizin özlü şairleri, hikâyecileri böyle kendi yağlarıyla kavrulmayı, kendi göbeklerini kendileri kesmeye bırakmamaları, ellerindeki geniş imkânları onlardan esirgemeyerek kitaplarını iyi biçimde basmaları.

 

Bugünkü öğrenim ve kültür şartlarımız içinde bizi Atatürk’ün çizdiği  “Çağdaş uygarlık düzeyine erişmek” hedefine en kısa yoldan ulaştıracak bir Milli Eğitim Reformu’nun temel ilkeleri sizce neler olmalıdır?[2]

“Bugünkü öğrenim ve kültür şartlarımız içinde “ istenilen düzeye, hele en kısa yoldan erişmek çok zor görünüyor bana. Şartları değiştirmek önce temeli tutturmak gerekir ki bu da bütün bir sistemin değiştirilmesi anlamına gelir. Temel ilkeler,yıllar yılı “Milli Eğitimin Amaçları” broşürlerinde açık net belirtilmiştir; şu var ki uygulamalar aksaktır,yetersizdir. Eleman, araç-gereç, okul sınıf kitaplıklarının dolu ve doyurucu olması… Önce bunlar sağlansın hele.

 

Bu reformu kapsamı içinde orta öğrenimin Türkçe ve edebiyat dersleri programlarında ne gibi değişiklikler yapılmasını gerekli görürsünüz?

Orta öğrenim Türkçe ve edebiyat dersleri, teknoloji ile kültürün paralelliği çerçevesinde bir değişikliğe uğramalıdır. Batı’da Teknik Üniversitesi ve Yüksek Teknik okullarında da dil ve edebiyat dersleri var. Ne oranda? Şu anda kesin bir şey söyleyemem; ama var. Dil ve edebiyat programlarında reform, işin en zor tarafı. Çağdaş uygarlık düzeyine erişeceğiz diye, dildeki gelişmeler, değişmiş dünya görüşleri eskiye olan bağlarımızı koparmış diye, Batılılaşma döneminden önceki edebiyatımızı geçemeyiz bir kalem. O dönemi de tanımak, sevdirmek gerekir. Atalarımızı boşlamak, kendimizi yadsımak olur. Goethe’nin güzel bir sözü: “Babandan kalan mirasa konabilmek için çalış!” Bu baba, yüzyıllar boyu har vurup harman mı savurdu? Bize büyük bir miras da bıraktı. Bu mirası da görüp değerlendirmek, zenginleşmelerimizi eski kaynaklardan da güçlendirmek, boyutlandırmak gerekir.

Eski milletlerin dili-edebiyatı, bir yüzyıl, bir dönem, tek bir anlayış, alt -üst yapı seçimi, görüşüyle kısıtlanamaz. Bir bütündür dil ve edebiyat; baştan bu güne. İkisinin de hakları eşit olarak gözetmeli; programları ona göre ayarlamalıyız. Öğrenciler den özce öğretmenlerin, diplomalardan sonra kendilerini bırakmamalı, asıl ondan sonra çalışmaya başlamaları beklenir. Programlar istenildiği kadar değiştirilsin, yenileştirilsin, öğretmen her yeni durumda öğrenciye yararlı olma tezcanlığından, bu sorumluluk duygusundan yoksuna her şey boşuna.

TÜRK EDEBİYATÇISININ BUGÜNKÜ TOPLUMDAKİ YERİ VE SORUMLULUKLARI

Bugünkü konuşmamızın konusu yazarların topluma ve kendine karşı sorumluluğu idi. Hareket noktamız budur. Ben yalnız bu açıdan görüşlerimi belirtmek isterim. Yazarın topluma ya da kendine karşı sorumluluğu şunlar olsa gerek: Yazardan bir şeyler sorulacaktır, bir şeylerin hesabı istenecektir ondan. Sen niçin bunu böyle yazdın diye sorulacaktır. Ya da sen bunları kimin için, hangi amaçla yazdın? diye sorulacaktır. Yazdıkların yalnız kendine mi kalacaktır, bunları niçin yayamıyorsun? diye sorulacaktır.

Bütün sorumluluk, bütün bu soruların toplamı olarak çıkacaktır karşımıza. Yazarın kendine karşı sorumluluğunu az sonra düşünmek isterim. Topluma karşı sorumluluğu deyince belki son yılların siyasal, toplumsal olayları etkisinde, bunu yazarın sadece halkın uyanmasında aktif bir rol oynaması şeklinde alıyoruz veya böyle düşünmek istiyoruz. Yani yazardan eserlerinde siyasal bir tutum bekleniyor. Bu yazarın özgürlüğünü kısıtlama olabilir pekala. Çünkü yazar bu takdirde öğretici bir niteliğe bürünmek zorundadır, bir siyasi görüşün savunmasını yapacaktır. Namık Kemal, Mehmet Emin, Ziya Gökalp bunu yaptılar. Fikret kısmen bunu yaptı. Bu gün de böyle toplumcu bir sanatı, sadece toplumcu sanatı yazarın topluma karsı sorumluluğu olarak görmek isteyen çevreler pek çok. Ama bu sanatı daraltma oluyor bence. Demin de kullandığım kelimeyi kullanayım.

Sanatı bağlamak, sanatı tek eksen tarafında toplamak, sanatın gelişmesi bakımından iyi değil gibime gelir. Bu noktada işte sanatçının kendine karşı sorumluluğu çıkar ortaya. Sanatçı, topluma karşı sorumluluğunu, topluma sanatın çok değişik cephelerini belirtmekle de ödeyebilir, yerine getirebilir. Öyle yaptığı vakit yani aynı potada yuğrulmayı reddettiği vakit sanatın yeni variyantlarını, yaşamlarını, başka başka insan ruhlarında yansıyış şekillerini, toplumdan gelen algıları kendi prizmasından geçirerek verişleri, ortaya koyduğu oranda sanatçı kendine karşı sorumluluğunu, ödevini yerine getirir bence, yani sanatçı toplumun herhangi bir dönemdeki isteklerine yahut topluma yönetici sınıfların, yönetici kliklerin ayartılarına,-ayartı demeyim de- çağrılarına hiç bir vakit boyun eğmemelidir.

O içinden gelen sesin peşinde düşmeli. O vakit kendine karşı sorumluluğunu yerine getirmesi kolaylaşır. Bu toplumun kolayca kabulleneceği ortamlardan kaçmak şeklinde belirecektir. Toplum siyasi havayı yansıtan eserleri kolayca kabul edebilir. Toplum alışageldiği edebiyat geleneklerine uygun ya da hislerini en üstün körü okşayacak eserleri kabul edilebilir.  İşte piyasa romanları pek makbul bazı şairlerin eserleri. Her iki durumda sanatçının kendine sorumluluğu, bunları bir yana itip daha zor sanatı yapabilmesidir. Ama bu sanatı topluma yayabilmek, toplum katlarında bu sanata muhataplar sağlayabilmek sanatçının elinde olan bir şey değildir.

Yetenek ve yatkınlığınızın dışında ozanlığınızı hazırlayan rastlantılar var mıydı?

Yetenek ve yatkınlık, çoğu zaman çocukluk tarlalarında boy atan delicelerdir. Yabanîdir, zehirlidir tohumları. Güzel görünür, bir işe yaramaz. Az zamanda anlaşılır fosluğu. Yeteneğe güvenmek aldatır. Uzun bir çaba, sabır ve dönüştürme gerekir. Islah edecek, uğraşacaksınız! Gür su, kanal düzenine, baraja sokulmazsa, boşuna akar gider. Rastlantıya da her zaman inanmışımdır. Ama sanat hayatımda, başlangıçta ve bir ömür boyu, bende yazma ihtiyacı yaratan şeyler, daha çok kişisel (Kişisel dedim ya, kişinin sınırları nerde başlar, nerde biter?) algılar, acılar oldu.

 

Aileniz ve içinden geldiğiniz toplumsal sınıfın sanatçı kişiliğinize biçim veren özellikleri nelerdir sizce?

(İlk soruya bağlıyorum.) O yüzden kendimde ve yakınımdaki çevrelerde gördüğüm, yaşadığım yitikler, hastalıklar, mutsuzluk ve uyumsuzluklar, benim dünyamı biçimlendirdiler. İnandığım kadarınca, sağlam biçimlenme kalıplarıydı bunlar. Olumlu şartlanmalar. Çünkü sanatta esas insansa benim de şiirlerimde insan pazarları görülür. Belirli yerlerde belirli günlerde sabah kurulup akşam dağılan pazarlar gibi –belki gürültüsüz, ama kalabalık, alışverişli– pazarlar. Filem, torbam hemen hep bu pazarlarda doldu. Lüks mağazalarda, süper marketlerde işim yoktu benim. Şikâyetçi değilim.

 

Gençlik dönemlerinizde o günün toplumsal değerlerinden hangileriyle çatışmanız oldu? Üzerinizde ağırlığını duyduğunuz baskı ve sınırlamalar?

Ben kavga adamı değilim. Çatışacağımı anladığım anda bırakır, çekilirim. Geçer bütün tozkoparan fırtınaları. Çünkü her sanatçı ayrı bir ağıt yakar hayata (içtenlik sahibiyse!).

 

Şiir dünyası sığınağınız mıdır?

Öyledir. Kendi tutarlılığımda yazıyorum, koroyu bozuyorum diye içerleyenler oldu. Oysa ben de çağın tanığıyım. Sığınakta da faydalı işler yapılır.

 

Kırk yıldır şiir yazabilmeyi nasıl açıklıyorsunuz?

Ben yazarım.  Ne zaman söylemiş Dağlarca: “İçimizden dışımızdan geçer vakit zâlim zâlimâne.” Vaktin zulmüne karşı yazmak gerek. Çünkü gözlerimi ne içime kapadım, ne dışıma. Dışa bakışım bir büyüteç bakışı ya da petekgöz (terim yerinde değil, yâni çok sayıda façetalarla her yana yetişmek isteyen göz demek istiyorum) bakışı değildir. Kendi açımdan, kendi bakışımla bakmak. Türk bakışıyla bakan şairlerimiz. Yüzyılların az çok ortak bakışı. Sanat yenileşmeler çevresinde tekrarlamalar toplamıdır. Hemen her şair, kendince önemli şeyleri bıktırıncaya kadar tekrar eder. Bezmişlere kurtuluş kapısı açık: Hür meydanlar, temiz hava.

 

Şiirin yeri ve öneminin gelişmiş ülkelerde azaldığını söylüyorlar?

–          Gelişmiş ülke, bir yanıyla tükenen ülkedir. Sorunsuz ülke açmaz beni. Bizim kişisel, toplumsal sorunlarımız var. Yani bizim yazacak şeylerimiz henüz tükenmemiştir. Bunlar bitti mi işte ancak o zaman oyun başlar, kireçlenme başlar. Hem sonra acaba gelişmiş ülkeler de yalnızlığı, ölümü, kişisel-çevresel ilişkilerde bocalama ve yanılmaları, akan nehrin yolunu kesen her türlü engel ve engebeleri tam düzlemişler, çözümlemişler mi? Şiir, havasını ortamını her zaman bu tür olgular ve durumlarla bulur, buluyor.

 

“Çağımızın parçalanmış, dengesini yitirmiş, iyice yabancılaşmış yaşamının…” (bu sözler sizin bir söyleşinizden alınma) kurtuluşunda şiir ve edebiyatın işlevine inanıyor musunuz?

Şiir ve edebiyatımızın katı, haince, şarlatan olmadığı ölçüde; insanlık, ahlak, uzlaşma, kaynaşma, beraberlik erdemlerini duyurduğu ölçüde hayatı düzenleyeceğine, güzelleştireceğine tabi, inanıyorum. İnsanlarda o erdemleri gerçekleştirme atılımlarını sağlarsa şiir sağlar, edebiyat sağlar.

 

Bir yerde “Ben toplumcu, realist bir şairim” demiştiniz. Toplumcu realist şiiri nasıl anladığınızı ve kendinizi her döneminizde bu tür bir şair sayıp saymadığınızı öğrenmek istesek?

Nerde, ne demişim izlemişsiniz! Sizden korktum! Nasıl başladımsa öyle gidiyorum. Özde, içerikte değişemem ben. Toplumcu realist şiiri nasıl anladığıma gelindikte: günümüzün maddeci dünyasında eskimiş sayılan kelimelerdir ya, sormak isterim: Kanaat nedir, feragat nedir, hakkına razı olmak nedir? İşini, görevini, faydalı, vicdanlı, hakkıyla yapmak nedir? Yani bütünüyle “Ethik, Ethos” nedir? Buınlar tam yerine getiriliyor mu? Realizm benim için biraz da dürüstlüktür, onurdur. Yırtıcı, bencil, keyfine düşkün olmamak ve çıkarı için, yaranmak için, art niyetlerle sanatı bir maşa gibi kullanmamaktır. Kuzu postunda, mağdur postunda kurt ve acımasız, insanları harcamamak da realizmin şânındandır. Sizin deyişinizle ben “her dönemimde” kendimi belki küçük, fakat toplumsal-yaygın realite ve yaşantıların şairi saydım.

 

En çok satan şiirin kitaplarınızdan biri kaç adet basılmış ve satılmıştır, söyleyebilir misiniz?

Hiç bilmem. Merak da etmedim hiç. Kendimi önemsetmek için büyük rakamlar mı yazmam gerek? Bazı kitaplarım yıllar önce tükenmiştir, ne yapar eder yeniden bastırabilirdim. Beklerdim, sonraki baskılar da tükenirdi. Fakat gerekli mi? Hep yenisine bakalım! Değeri baskı sayısıyla ölçmem ben! (Affedersiniz, övünmek mi bu?)

 

İstediğiniz ölçüde anlaşılıp okunuyor musunuz acaba?

“Okunmak” sözü de görece bir söz. Hele şiir, sanat spekülasyonlarıyla alçalıp yükselen bir para borsasıdır. Nice kalp akçenin, sanat sarraflarının pazarlama dümenleriyle ayarı tam sikke gibi kapışıldığı çok olmuştur. Böylesine kandırmaca okunmak istemem. Osmanlı kantarlarında hilesiz tartılmak! Eşlerde dostlarda sevildikten, düşmanlarda, hasutlarda ölüp gittikten sonra, çok ileride, biz artık yokken, yüreklere belleklere buruk tortular olacak mıyız? İnce eleyip sık dokuyan yazılara, eleklere dolgun konular olacak mıyız? Gerçek okunma, değerlendirme budur. Meydan okur gibi mi konuştum? Yoo, hayır, beni düşünmeyin! Ben sağlığımda istediğim ölçüde okundum, anlaşıldım. Bulup da bunamayalım! Bulunmaz Hind kumaşı değiliz hiç birimiz!

Altmışıncı yaşınızda yaşlılık ve sanatçı yanınızın bu doğal olgu karşısındaki durumu üstüne neler söylersiniz?

Bir, iki şiirimizden hatırladıklarımı: 1) Birazdı vardı çok denendi / geldiler almaya diyebiliyor musunuz: / geç bile kaldı 2) Çekilen bir teyel / Olur gider daha olmadı. 3) taş taş uzaklaş her şey yola gidiyor 4) Şimdi senin önünde bir takvim durmuyorsa / Yılların takvimi, hatta yalnız kendin / Neyi çıkaracaksın şu yazdıklarımdan 5) Yaşlanmak o her şeyin biraz yettiği.

Vesaire vesaire. Benden de size bir soru!

Buyurun!

Başka sorunuz var mı?

Sıkıldınız galiba! Başka ne olsun?

İyi! O halde benden de iyilik sağlık ve huzur dilekleri. Teşekkürler! Her şey sizin de gönlünüzce olsun!

Necatigil, Fuzuli’den bir beyit okudu ve sustu:

“Cife-i dünya değil kerkes gibi matlûbumuz / Bir bölük ankalarız Kaf-ı kanaat bekleriz.”

 

Tahsin Yıldırım

İzdiham

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: