Süreyya Su, Selfie: Narsisizm Kültürünün Bir Semptomu

Günümüz dünyasında dayanışma, yardımlaşma, diğerkâmlık ve yurttaşlık ruhu toplumdan çekilirken, toplumsalın ölümü kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden toplum tepkisini yitirmiş cansız bir ceset gibi ve bu yüzden ilgimiz tamamen bedene yönelmiş haldedir. Bireysel çıkar, kamu yararının önüne geçince, “biz” ile başlayan cümleler de yerini “ben” ile başlayan cümlelere bırakıyor. Böylece, önce dile yerleşen birinci tekil şahıs zamiri, sonra düşünceyi ve duyguyu şekillendirerek bencilliği türetiyor. “Ben” ve “kendilik” günümüz kültürünü tanımlayan en önemli kavramlar haline geldi. İnsanlar, artık, sürekli olarak kendileriyle ilgileniyorlar; bu da narsisizmi psikolojik bir hastalık olmaktan çok sosyolojik bir semptom haline getirmektedir.

Dolayısıyla, narsisizm gündelik dilde kullanıldığı gibi, ne kendine hayranlık ne de bencillik anlamlarına gelir sadece. Narsisizm, günümüz toplumunun kültürünü tanımlamak için kullanılan sosyolojik bir terim aynı zamanda. “Narsisizm kültürü”, ilk kez Amerikalı sosyolog Christopher Lasch tarafından 1970’lerin sonlarında tüketim toplumunun ürettiği yeni kültürü tanımlamak için kullanıldı.[1] Lasch, 20. yüzyılın son çeyreğinde tüketim toplumunun durumunun hayli karamsar bir bakışla psikanalitik bir çözümlemesini ve eleştirisini yapmış ve narsisizmi, postmodern bireyin bulaşıcı ve şifasız hastalığı olarak tanımlamıştı. Eleştirileri, esas olarak 1970’lerin Amerika’sına yöneliktir ama bu eleştiriler pek çok bakımdan bütün Batı toplumları için geçerli olabilecek savlar içerir. Nitekim tüketim arzusu ve kariyer hırsı Batı toplumlarında hızla yayılmıştır. Bugün aynı durum Türkiye için de geçerli ve bu yüzden Lasch’ın savlarının Türkiye toplumu için de anlam kazandığını söyleyebiliriz.

Ona göre, narsisizm kültürü, tüketim toplumunu karakterize eder. Narsisizm kültürü, insanları olabildiğince bencilleştirmiş ve içlerine kapanmalarına neden olmuş, böylece de kamusal hayat yok olmuştur. Gerçi kamusal hayatın yok olma süreci, tüketim toplumunun ortaya çıktığı daha erken bir dönemde, 19. yüzyılın sonlarında başlar. Kamusal İnsanın Çöküşü’nde Richard Sennett, bu süreci çok iyi anlatır.[2]

Tüketim toplumunun ortaya çıkıp gelişmesiyle, kamusal hayat zamanla önemini yitirerek yerini özel hayata bıraktı. Bunun sonucunda, kent hayatı kozmopolit bir niteliğe bürünürken, yalnızlık bir değer haline geldi, “yabancı” tehdit edici bir unsura dönüştü. Kamusal hayat, sessiz kalarak, huşu içinde seyretmeye indirgendi. Geniş cam vitrinlerde, insanların arzularını kışkırtan fetiş-metaların sergilendiği mağazaları barındıran pasajlar, birer hayal âlemi olarak toplumun hayatına bu dönemde girdi. Tüketim toplumunda pasajları aylakça gezmek ibadetin yerini, vitrinleri hayranlıkla seyretmek de tapınmanın yerini aldı.[3] Bugün AVM’lerdeki insanlık durumu bundan farklı değildir.

Sennett, kamusal alanların yaşanan ve tarihî olan mekânlar olmaktan çıkıp AVM’ler ve havalimanları gibi gelip geçilen yerlere (ki bu yüzden buralara yok-yer denir) dönüşmesiyle paylaşma ve dayanışma duygularının nasıl zayıfladığını, özel hayatına kapanan kişiliklerin nasıl giderek güdükleştiğini, başka insanlarla muhabbet yeteneğini yitirmenin insanları nasıl eksilttiğini çarpıcı bir şekilde bize gösterir.

Bugün, kamusallığın yitimiyle, modern insanın bireyselliği radikal bir dönüşüm geçirdi ve monadlar gibi kapısız, penceresiz duvarların ardında izole; özgürlüğün yerine yalnızlığı, mutluluğun yerine hazzı koyan bir hayat üretti. İnsanlar kapandıkları evlerinden, özel alanlarından sadece birbirleriyle yarışmak, rekabet etmek için çıkıyorlar. Tüketim toplumunda insanların arasındaki başlıca ilişki biçimi yarışmak ve rekabettir. Herkes sadece kendini önemli görmekte ve sadece kendini mutlu etmeye çalışmaktadır. Nitekim narsisizm kültürünün belirleyici özelliklerinden biri de sağlığın ve kişisel gelişimin kolektif bir saplantı haline gelmiş olmasıdır. Ama buradaki sağlık, geleneksel anlamda, sıhhatin karşılığı olarak değil, performansla ilgili olarak, yaşlanma belirtilerine karşı mücadele olarak, yalnızca bedenin şekli, insanın fiziksel görünümü ve cinsel aktivitenin mekanikleşmesiyle ilgili olarak anlaşılmalıdır.

Medyanın, magazin haberlerinin, reklamların, TV ve filmlerin retoriği narsistik fantezileri kışkırtmaktadır. Magazin haberleri, özel hayatın gösterileşmesini teşvik etmektedir. Bunun sonucunda insanlar internet üzerinden özel hayatlarıyla ilgili durumları paylaşmakta ve buna tıpkı magazin yıldızları gibi varoluşsal bir önem atfetmektedirler. Reklamlar, insanları özel ve çekici olmaya özendirmektedir. İnsanlar tüketim aracılığıyla temayüz etmeye çalışmaktadır. TV programları ve filmler sürekli yarışma ve rekabet duygusunu beslemekte, ihtiraslı mücadele ruhunu yüceltmekte, zenginliği ve lüks hayatı değer olarak göstermektedir. Bunun sonucunda, merhamet ve şefkat zaaf olarak, tevekkül ve şükür tembellik olarak, emeğiyle kazanmak ve gösterişten uzaklık zayıflık ve eksiklik olarak görülmektedir. Diziler, ürettikleri fanteziler sayesinde ortalama insanlar üzerinde mutsuz bilincin oluşmasına neden olmaktadır. Gerçeklikten kaçan insanlar, teknolojinin sağladığı imkânlarla oluşturdukları simülasyon evreninde “şöhret”miş gibi yaşamakta ve her anlarını birer görsel imaja dönüştürmektedirler.

Gösteri toplumunda görsel imajların çoğalması, modern benliğin kuruluşunu sağlayan özne-nesne diyalektiğinde olduğu gibi, başkalarıyla kurulan dolayımlı ya da araçsal ilişkiye farklı bir boyut getirdi. İnsanlar, sanki bütün yapıp ettikleri ânında seyrediliyormuş ya da kaydedilip daha sonra dikkatlice inceleniyormuş gibi başkalarına yöneldiler. Böylece toplumsal bir varlık olarak insanın başkasıyla ilişkisinde yeni bir boyut ortaya çıktı. Hegel’den beri, modern birey olarak insan, varlığının bilincinde olmak için başkası tarafından tanınmaya gereksinim duyar.[4] İnsanın bilinçli bir varlık olması, başkası ya da başkaları tarafından bilinmeye, tanınmaya ve istenmeye bağımlıdır. Narsisizme sosyolojik anlamını veren de, “ben”in başkasının arzusuna duyduğu arzudur. Ben, başkaları tarafından tanınmak, beğenilmek ve arzulanmak ister. Tüketim toplumunda insanın ontolojik tanımı budur.

Bununla beraber ve buna karşılık, narsisist “ben”in başkasıyla ilişkisi yüzeyseldir; çünkü çıkar temellidir, araçsaldır. “Ben”, başkası tarafından kabul edilip istenme ihtiyacını tatmin ettikten sonra onunla ilişkisini keser. Başkasına bağlanmaktan duyulan korku, başkasına bağımlılığını yadsıma, sadakat ve şükran duymaktan kaçınma narsisizmin kişilik özelliklerindendir. Bu durum bir narsisist için bile şikâyet konusudur. Narsisistler, kendi gereksinimlerini başkalarınınkinden daha öncelikli görmekle, kendilerini sevmek ve büyük görmekle güçlü ve kendine güvenli bir kişilik sahibi gibi görünebilirler. Ama klinik psikoloji kayıtlarının da gösterdiği gibi, genellikle narsisistler içsel boşluk ve sahici olamama duygularından şikâyet etmektedirler. Narsisistler toplumda samimi iletişime geçmekte zorlanırlar. En uç noktasında narsisistlerin durumu, yükselmek adına toplumsal çevreleriyle kurdukları zayıf ve faydacı ilişkileri kendilerini hayatın insafına bırakılmışlık duygusuna itmiş olan, yalnız ve acımasız karakterlere benzer.

Narsisizm kavramı maalesef, günümüzde giderek daha yaygın hale gelen bir kişilik tipini tasvir ediyor. Lasch, bu bulaşıcı hastalığın şifası yok diyordu. Tüketim toplumlarının ortaya koyduğu insanlık durumuna bakınca gerçekten umutlanmak için pek gerekçe yok.

İnsanın kendini beğenmesi, sevmesinin saplantılı bir hal alması olan narsisizm, bugün modern insanın karakteristik bir özelliği haline gelmiştir. Eğitim sistemi, pedagoji ve diğer kültürlenme süreçleri bu durumu daha pekiştirici ve özendirici bir işlev görüyorlar. Suda yansıyan kendi görüntüsüne hayranlıkla bakan Narkissos mitinin yerini, tabletindeki kendi fotoğraflarına hayranlıkla bakan bireyler aldı.

Genellikle ünlülere benzemek için verilen pozlarına bakarken sıradan insanların ruh durumunu en iyi ifade eden söz, “benim neyim eksik” olsa gerektir. Bu özgüvenle, insanlar kendilerinin çeşitli görsel imgelerini/imajlarını üreterek ve hatta oldukça cesur pozlarını çekerek Instagram, Facebook, Twitter, Flickr, WhatsApp gibi paylaşım sitelerine ekliyorlar. Böylece herkes kendini ünlü hissediyor. En azından var olduğunu ispatlamış oluyor; çünkü zamanımızda göründüğün kadar varsın. Postmodern dönemde Descartes’ın önermesini şöyle uyarlayabiliriz: “Görünüyorum öyleyse varım.” Bu yüzden takipçilerinin olması ve hakkında yorumlar yapması varoluşsal bir önem taşıyor.

Görünürlüğün ve gösterişin ya da teşhirin önem kazanması tüketim toplumunun ortaya çıkardığı yaşam tarzının bir göstergesidir. Giyimden yemek alışkanlığına kadar tüketime konu olan her şey teşhir üzerine şekillenmeye başladı. İnsanlar önce bistro kafelerin açık mekânlarında yiyip içmeye başladılar; sonrasında yediklerinin ve içtiklerinin fotoğrafını çekerek teşhir etmeye. Magazin programlarıyla önce ünlülerin özel hayatları, gittikleri mekânlar, eğlenceleri teşhir edilmeye başladı, sonrasında herkes kendi özel hayatını, gittikleri yerleri, eğlencelerini teşhir eder hale geldi. Bu gösteriş ve daha sonra teşhircilik hayatımıza 80’lerden itibaren girmeye başladı.

Önce Özal zamanının yeni zenginleri lüks arabalar, rüküş elbiseler ve tavernalarda israf üzerine kurulu bir eğlence zevkiyle gösterişçi toplumun temellerini attılar. Daha sonra 90’larda ortaya çıkan “Televole” gibi magazin programlarıyla ünlü sanatçıların özel hayatları teşhir edilmeye başladı. 2000’lerde internet hayatımıza iyice girdi ve teknolojinin de imkânlarını sınırsızca sunmasının karşılığını insanlar kendi hayatlarını 24 saat izlettirerek ödüyorlar.

Aslında daha ağır bedeller var. Bir kere deneyimi yitiriyoruz. Hayatımızda olay olsun istiyoruz; bir daha asla tekrarlanmayacak bir an ve o ânı paylaşalım istiyoruz. Ne var ki, kamera vizörünün deneyimi ve kendiliğindenliği, doğallığı yok eden yapısı yaşadığımız hayatı bir simülasyona ve dünyayı da simülakrlardan (görüntü) ibaret bir ekrana dönüştürüyor. Bir imge kirliliği etrafımızı kuşatmış halde ve bu yüzden ne hakikatle ne de gerçeklikle sahici bir ilişki kurabiliyoruz. Günde yaklaşık elli milyon görsel imge paylaşıma giriyor. Bu imge bolluğu içinde ne bir düşünce üretilebilir ne de bir hafıza oluşturulabilir.

Hayatımızdaki ve dünyadaki her şey meta haline getiriliyor ve tüketiliyor. Daimi olarak çekilen selfieler, otoportreler, yeni doğmuş bebeklerin resimleri, yeni evlenen çiftlerin mutlu anları, eğlenen arkadaşların çılgın pozları, insanın kendisiyle ya da benliğiyle ilgilenmekten daha çok imajıyla ilgilendiğini göstermektedir. Çünkü bir arkadaş çevresine girmekten, bir aşk ilişkisini başlatmaya, bir işe kabul edilmeye kadar her sosyallik biçimi kişinin pazarlanabilir olmasını gerektiriyor. Bu da imajın önemini arttırıyor; insanlar bu yüzden kişiliklerini, görgü ve birikimlerini geliştirmekten daha çok nasıl göründükleriyle ilgileniyorlar, sürekli farklı imajlarını üretip bunları görselleştirerek paylaşıyorlar. Selfie, tüketim ve gösteri toplumunun bir fenomeni, narsisizm kültürünün bir semptomudur, diğer yanda ise postmodern ikonacılığın yeni bir ritüelidir.



[1] Christopher Lasch, Narsisizm Kültürü, çev. Suzan Öztürk ve Ümit Hüsrev Yosal, Bilim ve Sanat Yayınları, 2006.

[2] Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. Abdullah Yılmaz ve Serpil Durak, Ayrıntı Yayınları, 2016.

[3] Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, YKY, 1993.

[4] Tülin Bumin, Hegel: Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi, Yapı Kredi Yayınları, 1998.

 

 

 

 

 

Süreyya Su, Birikim Dergisi

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın