Stefan Zweig, Bir Yüreğin Ölümü Öyküsünden Bir Bölüm

Yaşlı adam soluk soluğa basamakları tırmandı: Odasına girmek, yalnız kalmak, kendine engel olmak, sinirlerini yatıştırmak, aptalca bir şeyler yapmaktan kaçınmak istiyordu. Tam üst kata çıkmıştı ki, -kor haline gelmiş bir pençe bağırsaklarını parçalıyormuş gibiydi- sendeleye sendeleye duvara yaslandı. Ah, bu şiddetli, yakıcı, ezici, sancı, haykırmamak için dişlerini sıktı. Birden bastıran sancının kıskaç altına aldığı bedeni inleyerek büküldü.

Adam neler olduğunu anladı hemen: Safrakesesi krampıydı, son zamanlarda ona sık sık acı veren o korkunç sancılardan biriydi, ama şimdiki gibi korkunç acı vermemişti hiç. Doktorun, “Heyecanlanmayın,” dediğini hatırladı acılar içinde kıvranırken. Ve sancısının ortasında öfkeyle kendi kendine şöyle dedi: “Heyecanlanma demesi kolay, nasıl heyecanlanmayacağımı da göster bakayım profesör bey, eğer insan.., ah… ah…”

Kor haline gelmiş görünmez pençe, acılar içinde kıvranan bedeni öyle oyuyordu ki, yaşlı adam inliyordu. Güçlülükle bedenini dairesinin kapısına kadar sürükledi, kapıyı açtı ve kendini divana attı, acıdan yastıkları ısırdı. Uzanınca sancının şiddeti azalmıştı, pençenin yakıcı tırnakları, yaralı iç organlarını o kadar şiddetli deşmiyordu. “Kompres yapmalıyım,” diye hatırladı, “damla alayım, o zaman hemen geçer.”

Fakat ona yardım edecek kimse yoktu, hiç kimse. Onun da öteki odaya gidecek ya da zile basacak gücü yoktu.
“Hiç kimse yok,” dedi acıyla, “günün birinde bir köpek gibi gebereceğim… bana acı veren şeyin ne olduğunu biliyorum, safrakesesi değil… içimde büyüyen ölüm bu… ben yaralı bir adamım ve hiçbir profesör, hiçbir kür bana yardım edemez… altmış beş yaşında insan artık sağlıklı değildir… içimi neyin oyduğunu, deştiğini biliyorum, ölüm bu, bundan sonra yaşayacağım birkaç yıl yaşamak olmayacak artık, sadece ölmek, sadece ölmek… Fakat ben ne zaman, ne zaman yaşadım ki?.. Kendim için, kendim için ne zaman yaşadım ki?.. Nasıl bir hayattı bu: Sürekli, yalnızca para kazandım, para, para, ve hep başkaları için, ve şimdi, şimdi bana ne yardım edecek?.. Bir karım oldu, gencecik bir kızdı onunla evlendiğimde, ona ilk ben sahip oldum ve bana bir çocuk doğurdu, yıllarca aynı yatakta aynı havayı soluduk… ve şimdi, şimdi nerede o… yüzünü tanıyamıyorum artık.., bir yabancı gibi konuşuyor benimle ve benim hayatımı hiç düşünmüyor, hislerimi, acılarımı, düşüncelerimi… her geçen yıl bana daha da yabancılaşıyor… Nereye gitti, nereye… Bir çocuğum vardı, büyüyüp serpildi, sandım ki yeniden yaşamaya başlayacağım, kendime layık bulduğumdan daha aydınlık, daha mutlu bir hayatım olacak, ölmeyeceğim… o ise geceleri benden uzaklaşıyor ve başka adamların kollarına atılıyor… Bir başıma öleceğim, yalnız başıma… çünkü onlar için çoktan öldüm… Tanrım, Tanrım, hiç bu kadar yalnız olmamıştım…

“Ağrının pençesi arada bir onu yeniden yakalıyor, sonra yine bırakıyordu. Fakat öbür ağrısı, şakaklarına gitgide daha şiddetle vuruyor, düşünceler, bu sert, bu sivri, acıması olmayan bu kor gibi çakıl taşları şakaklarına batıyordu: Şimdi düşünme, sakın düşünme! Yaşlı adam ceketinin ve yeleğinin düğmelerini açmıştı – gömleğinin altındaki şişkin, hantal ve biçimsiz bedeni titriyordu. Dikkatlice elini ağrıyan yere bastırdı. “Burada ağrıyan şey benden başkası değil,” dedi içinden, “sadece bu kadarım ben, ateş gibi yanan şu ten parçasıyım sadece… şu bedenin altında kıvranan şey yalnızca, sadece o ait bana, benim hastalığım bu, benim ölümüm… sadece buyum ben… bu, artık komisyon temsilcisi değil, artık bir karısı ve çocuğu, parası ve evi ve işi yok… gerçek olan sadece bu, parmaklarımla hissettiğim bedenim ve onun içindeki acı veren ateş… geri kalan her şey delilik, hiçbir anlamı yok artık… çünkü orada acı veren, sadece bana acı veriyor… beni endişelendiren sadece beni endişelendiriyor… onlar artık beni anlamıyorlar ve ben de onları.., insanoğlu yapayalnız, insanın bu kadar yalnız olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Fakat şimdi uzandığım şurada bunu hissediyorum işte, ölümün tenimin altında büyüdüğünü hissediyorum, çok geç, altmış beşine geldiğim, ölüme çok yaklaştığım şu sıra, şimdi onlar dans eder, gezmeye gider ya da orada burada keyfederken, o aşağılık kadınlar… şimdi biliyorum, sırf onlar için yaşadım, bana bir kez olsun teşekkür etmeyen bu kadınlar için, tek bir saat bile kendim için yaşamadığımı biliyorum şimdi… Fakat onlardan artık bana ne… beni ne ilgilendirir ki… beni hiç düşünmemiş o insanları niye düşüneyim ki?.. Onların rnerhametini beklemektense, geberip gideyim daha iyi… onları niye düşüneyim ki artık…”

Stefan Zweig
İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: