Son Kitabı Aşk’el Yakin Yayınlanan Nihat Dağlı ile Röportaj Yaptık

 

Nihat Dağlı’nın son kitabı “Aşk’el Yakin”, bizi kendi içimize doğru uzun bir yolculuğa çıkarıyor

Lise yıllarımdan beri Nihat Dağlı’nın kitaplarını takip ederim. Yani yaklaşık 1998 yıllarından bu yana. Tabi o zamanlar, iletişim bu kadar gelişmemişti. Kitaplarını okuduğunuz bir yazara ulaşmak bu kadar kolay olmuyordu. Hepimizde olmuştur; sevdiğiniz bir yazarın kitabını okurken onunla sohbet ediyormuş hissine kapılırsınız. Bu durum bazı kitaplarda daha az hissedilse de, bazılarında derinden hissedilir. Nihat Dağlı denilince benim aklıma, zaman ve mekân boyutu olmadan gerçekleştirdiğimiz bu derin sohbetler geliyor. Çünkü onun kullandığı dil buna davet ediyor insanı. Bu sefer de yeni çıkmış olan kitabı Aşk’el Yakin’i bahane ederek bizzat kendisine kafamdaki bazı soruları sordum. Diyalogdan ziyade, bir metin bütünlüğünde çok da güzel cevaplar aldım. Tekrar tekrar okunulası cevaplar. Sorulara vermiş olduğu içten cevaplar için Nihat Dağlı abime çok teşekkür ediyorum.

Röportajı Yapan: İbrahim Varelci

 

Yazarken konuşuyor gibisiniz ama içsel bir konuşma bu. Özellikle bazı ifadeler sadece size özgü gibi, öte yandan okuyan kişi de kolayca içselleştirebiliyor. Yazma serüveninde kendinizi nasıl tanımlarsınız, kelime işçisi olarak mı yoksa gönül işçisi olarak mı?

Şeyh-i Ekber’in “ferdiyet” bahsinde söylediklerinden edindiğimle derim: Kişi diye görünen her ferd bütünüyle kendine mahsustur; çok şey olmakla birlikte aslında bir şeydir, kendincedir. Bir sabite gibi duran varlığın tümü bir tecelli silsilesiyken, varlıktan bir cü’z olan insan da andan ana görünen tecellilerin mekânıdır. Tecellilerin gelip doldurduğu bir form değil, tecellilerle görünür olan bir form ve mekân. Allah “bir”ken, tecellileri sonsuz. Böyle olduğu için sayıya gelmez “şey” var.  Hem çok ne’v/çeşit var, hem ne’v/türün çok cüzü… Ki cü’zler de bitmiş/tamamlanmış halde görünmezler, andan ana olan tecelliyle olmaya devam ederler. Ve de, “ben” ve “sen” aynı tecelliyle görünmeyiz, sadece ikimiz için olan bir tecelli silsilesiyle olur ve görünürüz. Bu anlamda her fert biriciktir; bir evren, bir âlem demektir. Biricik olmanın hakikati üzere olan da, başkasının kuramayacağı cümleler kurar, kendinden köklenen bir üslup ve eda edinir. Böyle olduğunda, insandan insana gitmek, bir âlemden diğerine seyahat gibi olur. “Bir insanı öldürmek âlemi öldürmek gibidir” hakikati bunu ifade eder. Ve insanı öldürmek sadece biyolojiyle ilgili bir durum değil, insanın kendi hakikati üzere yaşamasına imkân vermemekle de ilgilidir.

niht dagli

Derdi yazar olmak olan biri değilim. Hayatım, edebiyat türlerinden birinin içini doldurmak üzere akmıyor. İnsanın kendini fark etmesi, doğduğu bütüne ait olduğunu bilmekle beraber bu bütünden gayrı da olduğunu bilmesidir. Fark etmem de böyle oldu; bir bütünün içindeydim ama bütünden öte de bir şeydim. Ben ve bütün arasında akrabalık da vardı, gayrılık da.

Bütün ne, ben neyin nesiydim?

Kendi peşime düşmem böyle başlıyordu. Şüphesiz bu olurken ne oluyordu bilmiyordum, o vakt başka türlü davranamıyordum sadece. Sokaklardan kuytulara çekiliyor, küçücük dizlerime bıraktığım sahifelere düşerek kendimi iyi hissediyordum. Üzerime gelen hayatın ağırlığına, düştüğüm sayfalarda gidip oturduğum cümlelerle katlanıyordum. Gözüme kestirdiğim bir hedef yoktu, bana meçhul olan bilgiye ulaşmak üzere yolda değildim. Erkenden ten ve tinime sızmış bir ağrıyladım, kitaplara kaçarak iyileşiyordum. Ne yaptığımı, yaptığımın ne olduğunu bilmiyor, kendimi yaparken buluyordum. Yaşıyor ve yaşarken oluyordu her şey. Dışarı bana gurbetken kitaplar yurttu.

Gidip gidip cümlelere otururken, birçok yazar ve kitaptan cümle toplarken, gün geldi, konuşacağım bir kalabalık olmadığından, tenhada kendime konuşur gibi cümleler kurmaya başladım. Cümle toplamamda olduğu gibi, cümle kurmam da bana iyi geldi. O günden sonra okumama yazmam eşlik etti. Okumam kendimden dışarlıklı bir şey için olmadığı gibi yazmam da kendimden gayri değildi. Kendimin neliği dolayımında okuyor ve olduğum şey üzere yazıyor, görünüyordum.

Soruda bir öznelliğin altını çiziliyor, kimi ifadelerim için “sadece size özgü” deniyor. Şükrediyorum buna. Demek ki, biricik olarak var edilişime mutabık yaşıyorum. “Bütün”de kaybolmamış, neysem kendim o halde yerimi koruyorum.

Kelime işçisi miyim, gönül işçisi mi?

Denir ki, gül açar ama niçin açtığını bilmez. Doğrudur, gül niçin açtığını bilmez, sadece açar. Her ferd gibi ben de, bir tecelli silsilesi olan varlıktan geçerek Varlık olma gayretindeyim. Bir “yazar” değilim, içinden geçtiğimin içimden geçmeye başlamasıyla cümle kuruyorum.

 

Kitabın ismi oldukça dikkat çekici. Tasavvufta anlatılır:Bir kimse elmayı hiç görmese, elma kendisine anlatılsa İlmel-yakin bir bilgi elde etmiş olur, şayet elmayı görürse kişinin bilgisi Aynel-yakin boyutuna geçer, eğer ki o kimse elmayı eline alıp ısırırsa ve tadına varırsa Hakkâl-yakin bir bilgiye ulaşmış olur. Bu minvalde kitaba ismini verdiğiniz Aşk-el Yakin’i hangi kategoriye koyarsınız?

Edebiyat türlerinden birinin hakkını vermek maksadıyla metinler kurmadığım gibi, konu veya konuların inciği boncuğuyla da ilgili değilim. Kimim ben ve yaptığım ne? Ne olduğum ve ne yaptığım konusunda hep acziyet hissettim. Ben şuyum demekte zorlandığım gibi, kitaplarımın tür ve konularının da neye denk geldiğini ifade etmekte zorlandım. Ne olmadığımı ve neyi yapmadığımı söylemeyi tercih ediyorum.

Kitabın ismi, metni okuyan şair dostum Erol Çatal’ın tasarrufu. Kapağında aşk geçen bir kitabın yazarı olmak tedirgin etse de, bu tanımlamanın kalbimdeki yankısına kulak kesildiğim ve dostuma hayır diyemediğim için olanı kabullendim. İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakînlerin arkasına yeni bir kavramsallaştırma getirilmiyor. Aşk’el-Yakîn, bu kavram zincirinin işaret ettiği evrene akraba bir halin ifadesi belki. Net bir cümleyle tarif etmekten ziyade birinci soruya verilen cevapta göstermeye çalıştığım hale gönderme yaparak şunu derim:

Bir yerden ve bir yerinden aşka düşenler, artık kendilerinde sayılmazlar. Biraz da, belki de daha çok düştükleri şey ve yer şeklinde görünürler. Kendileri üzerinden değil de büründükleriyle bilinirler. İçinden geçtikleri içlerinden geçmeye başlar. Kişi ve hayatı arasında mesafe kalmaz; kişinin hayatından hayatın kişisine gidip gelinir.

2014’ün bağ bozumu mevsiminde, yirmi yıldır gitmediğim köyüme varmıştım. Doğduğum köye, çocukluğumun geçtiği evrene… Babamın vefat ettiği yaşlardaydım. Çocukluğumun gözleriyle bildiğim isimlerin çoğu babamın yattığı mezarda sıralanmıştı. Çocukken adımladığım yollardan yürüdüm, takip ettiğim patikalardan bir daha geçtim, kendimi attığım kuytularda oturdum, dallarına çıkıp nasiplendiğim dut ağacının gövdesine sırtımı verip düşündüm. Doğduğum yerden uzakta yaşıyordum. Epey yol yürümüşüm. Sadece mekânsal bir ayrılık yoktu, kalbi ve zihni evren açısından da epey farklılık vardı. Biyolojik akraba ve tanıdıklarımdan değildim. Köyüme dönebilmiştim ama oralarda yaşanan şimdiye ilişik değildim. Biyolojik yakınlarımla ayrı dünyaların insanıydık. Bunu ten ve tinimde hissettiğim o an, “Neyin peşine ve nasıl düştüm ki bu kadar uzağa ait olabildim?” dedim kendime. İzmir’e varır varmaz, postadan bir kitap çıktı bana. Nasıl meczup olduğunu anlatan Cibran’ın Meczup’u… Yazdığım dergiye bu kitabı yazmak üzere masaya oturduğumda, kendi soruma cevap bulmak için de geriye dönüp yeniden yola koyuldum. Gördüm ki, yaşadığım bir aşk hikâyesiymiş. Yolum her nereye varmış, kendimi her nerede bulmuşsam, aşka düşmüş gibi yaşamışım. Hayatıma giren ve kendilerinden geçtiğim kitap ve insanlarla aramda mesafe kalmamış. Onları kendim, kendimi onlar görmüşüm. İnsan vardığı her insanla biraz daha kendisine yürür. Vardığım veya bana varanların kuruculukları vardı üzerimde.   Bu sebeple Mirza Evin’in hikâyesi, Mirza Evin ile insanları arasındaki hukuk değildir. Gelin, Zeliha veya Lir aşık olduğu isimler değil, içinde yuvarlanıp durduğu aşkı görünür kılan formlardır. Mirza Evin’in anlattığı kimse değil, kendisidir. Aşk’el-Yakîn, edebiyat türü olarak bir roman değildir; aşk ile görmenin, dokunmanın, geçmenin, okuyup yaşamanın anlatısıdır.

nihat daglii

Kitabı okurken hayatın ve aşkın uzun bir yolculuk olduğu hissine kapıldım. Bu yolculuğun da insanın kendi içine doğru yapmış olduğu uzun bir yolculuk olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında daha net gördüm. Siz, hayat yolunda kendinizi nasıl bir yolcu olarak tanımlarsınız?

“İnsan olarak doğmayız, insan olmak üzere doğarız” derim. Olmuş bir şey olarak yeryüzüne bırakılmayız, eyleyerek olur veya olmayız. Ördek yavrusu doğar doğmaz göle yuvarlanır ve öylece yüzer, insan ise bunun için bir öğrenmeden geçmesi gerekiyor. İnsan doğduğuyla kalırsa öylece çürür, doğduğu mekânla kaldığında ise biricikliği üzere değil belirlendiği üzere olur. İnsana belirlenmek değil, olmak yakışır. Evet, insanda “kuvve” olarak duranın çiçeklenip fiile evrilmesi yol ve yolculuğu kaçınılmaz kılar.

Hayır, baktığımız dağların yerinde duruyor gibi görünmesi hakikat değil. Hiçbir şey kararında durmuyor. Doğduğumuz varlık, “kevn ü fesad” mahalidir, yani oluş ve bozuluş. Oluş ve bozuluşun hızlı, çok hızlı yaşanması sebebiyle her şeyi yerinde durur sanırız. Sadece insan değil, varlığın tümü yolda, hareket halindedir. Hayat harekettedir, hareket hayattır. Hareket ve hayat ise yola ve yolculuğa dairdir. Yolda olmayanın hayatta ve hayatiyet sahibi olduğunu söyleyemeyiz.

Sanırız ki, yol bizi bir yere, bir hedefe götüren ikincil, araçsal şeydir. Bu sebeple yola koyulurken yolu görmeyiz, yaşamayız. Yolun bizi taşıyacağını düşündüğümüz menzile kilitleniriz. Yolun her demini, her kıvrımını, her halini yoklaya yoklaya yaşamadığımızdan bir yere de varmış olmayız veya vardığımız her neresiyse bunun yaralarımıza merhem, sorularımıza cevap olmadığını tecrübe ederiz. Şükür, baştan bildiğim bir hedefim olmadı. Bir yere varmak üzere değil, sadece yürümek/yaşamak üzere yola çıkmışım. Kendimi yolda, yolda kendimi bulmuşum. Daha başta bir planım, bir projem yoktu. Plan ve projemi gerçekleştirmek için yol yürümememiş, yolu yürürken inşa ettiğim veya yıktığım şeyler olmuş.

Sadece yolu, sadece vakti, o an olan neyse ona tanıklık ederek bir kendilik, bir gelecek inşa edilebilir. İnsanın kendisi yolun bilmem kaçıncı kilometresinde öylece duran bir şey değil, yol yaşanırken ikâme edilen bir şeydir. Güzel yaşanarak insan güzelleşir. Yolu ve hayatı şiir olmamışların şiir yazmış olmaları çok anlamlı mıdır bilmem. Bir sanat eserini ortaya koyar gibi yaşamamışların imza attıkları sanat eserleri bir şey midir, bunu da bilmem.

 

Kitaba şiirsel bir dil hâkim. Daha doğru ifade edersem, şiirin nefesi hissediliyor cümlelerde. Şiirle aranız nasıldır?

Bir edebiyat türü olarak şiirin karşısına geçip oturanlardan oldum. Başına vardığım çeşmelerden biri de şiir oldu. Başlarda şiirde yatanı kavramasam da, onun çağırdığı oldum, onda kendime dair olanı duydum. Hemen her zaman çantamda taşıdığım, masamda tuttuğum bir şey olsa da, şiir yazmak gibi bir niyetim, bir meylim olmadı. Bende olup biten şiir formunda açığa çıkmadı, şiir olarak yazılmadı. Ama sanırım okumalarım ve yolculuklarım üzerinden vardığım yer, kendisine açık kaldığım hal şiirde yatan şeydi. Hölderlin, Hyperion’da, “Biz hiçiz, aradığımızsa her şey” der. “Hiç”in “herşey” karşısında ürpermesi gibi bir şeydi vardığım veya kendimi içinde bulduğum hal. Sınırlıda sonsuzun izini sürmek gibi… Heidegger, Hölderlin üzerine yazdığı makalede şiirde yatanın ne olduğunu şöyle anlatır: “Beş duyuyla kavranan gündelik kaba gerçeklikle yetinmediğimiz, bu gerçeğin sınırlarını aşmak, Öte’ye açılmak istediğimiz zaman, elimizden tutan düşleme yeteneğidir. Ânı ne denli sağlam kavrarsak o denli yoğun duyarız sonrasızlığı; sonrasızlığı ne denli yoğun duyarsak o denli sağlam kavrarız ânı.”

Kendi peşimde bir koşuydum, derdim kendimleydi ama “ben” diye görünen bir “bütün”e de dâhildi, Varlık’tan büsbütün ayrı ve gayrı değildim. “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek, “düşünen” ile “düşünülen”i ayıran, böylelikle korkunç ikiliği derinleştiren Descartes’e bir eleştiri olarak, “İnsan Varlık içinde var olur, düşünen düşünülenin içindedir” diyen Heidegger’e yakınım. Şair değilim ama memleketim şiirdir. Zira varlık, “kevn ü fesad”, olup biten, zahiren şu veya budur ama hakikatini bize sadece şiir söyler. Şiir varlığın, olup bitenin koynunda neyin yattığını ifşa eder. Şiir varlığın, insanın, hayatın batınına baktırır. Evet, insan memleketi gibidir; memleketinin edası, kokusu, edası ve aksanıyla konuşur.

 

 

 

 

Röportaj: İbrahim Varelci

İZDİHAM

 

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

2 Comments

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: