Sinemada ‘terra incognita’yı Keşfedebilmek

Sinemada ‘terra incognita’yı Keşfedebilmek

 

Sinema, hem Avrupa’da, hem de Amerika’da aynı zaman dilimlerinde dünyaya gözlerini açtı. Ama şu ân Amerika’da sinema diye bir şey kalmadı; bağımsız sinemacılarla deneysel sinemacılar hariç tabiî. Zaten onlar da Amerikalı değiller; Amerika’daki Avrupalılar.

Avrupa’da da sinemanın bir sanat ve dil olarak yeni ufuklar kazandığını söyleyebilmek zor artık; hele de Antonioni ve Bergman da aradan çekildikten sonra. Sinema Amerika’da bitti; Avrupa’da ise bitmediyse de can çekişiyor.

Amerikalılar, sinemayı, hem Amerikan toplumunun, kültürünün ve sığ değerlerinin yeniden üretilmesinde, Amerika’nın bir erime potasına dönüştürülmesinde; hem de dünyanın Amerikanlaştırılmasında kötü bir propaganda makinasına dönüştürdüler ve bitirdiler.

Avrupalılarsa, 1960’larda, 1970’lerde gözlendiği kalibrede, çapta sinema yapamıyorlar artık. Avrupalılar da popüler ve vulger Amerikan kültürünün ayartıcı câzibesine kaptırmış durumdalar kendilerini. “Derin” Avrupa kültürü ve düşüncesi can çekişiyor çünkü.

Sinemayı, Amerika’nın ve Avrupa’nın dışındaki coğrafyalar -Çinliler, Latin Amerikalılar, İranlılar, Koreliler vs. yapıyorlar artık.

Sinema bir form’dur, bir vasıtadır. Güçlü bir sinema yapabilmenin yolu, köklü bir kültürün, medeniyetin oluşturduğu vasatın sinemaya esaslı bir ruh üfleyebilmesinden geçer. Yani sinema yapılan ülkenin kültür ve medeniyet vasatı ne kadar güçlü, köklü ve yaratıcı ise, orada yapılan sinema (vasıta) da o ölçüde güçlü ve yaratıcı olur. Yine normlarınız ne kadar güçlü ve esaslı ise bu normlardan ilham alarak üreteceğiniz bütün formlarınız da, bütün ifade biçimleriniz de, düşüncede, sanatta, edebiyatta kuracağınız bütün diller de o kadar güçlü, esaslı ve ses getirici olur, olacaktır.

Sinema, toplumu yansıtan basit bir ayna değildir. Sinema, toplumu yansıtan bir ayna olarak düşünüldüğü ândan itibaren biter. Amerika’da sinemayı bitiren şey bu sığ anlayıştır.

Aksine sinema; topluma, kültüre, düşünceye, sanata, kısacası hayata üzerinde düşünülmesi, kafa yorulması, fikir beyan edilmesi ve yeni fikirler üretilmesi için ayna tutan bir vasıtadır. Sinema, elbette ki bir vasatın ürünüdür. Ama sadece bir vasatın ürünü olarak kaldığı zaman, sinema olduğu yerde dona ve dura kalır.

Sinemanın yaratıcı bir vasıtaya dönüşmesi, hem içinde doğduğu vasatın ifadesi, hem de o vasatı yeni şekillerde, yepyeni bakışlarla yeniden ifade edebiliyor olabilme katsayısıyla doğru orantılıdır. Bu da, sinemanın toplumun aynası olmasıyla değil; topluma ayna tutabilecek yaratıcı bir ruhla ve kurucu bir iradeyle donanabilmesiyle gerçekleştirilebilir ancak.

Yani, sinema bir hakikat arayışı yolculuğudur. Hakikat ise, keşfedilmemiş bir kıta (terra incognita)dır. Hakikat arayışı, hem fizik, hem de metafizik alanları ihata edebilen derinlikli kültürlerde yaratıcı yolculuklara çıkarır ve yaratıcı keşifler yaptırır insana (=hem filmi yapana, hem de filme bakana).

Batı’da sinemanın can çekişiyor ve kötü bir propaganda aygıtına dönüşüyor olmasının nedeni, Batı kültürünün seküler / dünyevî, dolayısıyla fizik gerçekliği eksene alan, antroposantrik (insan-merkezci, insanı tanrının konumuna yerleştiren, insanı da, Tanrı’yı karikatürize ve yok eden) tek boyutlu bir kültür olmasıdır.

İnsanı hakikat arayışı yolculuğuna çıkarabilen yaratıcı, dönüştürücü bir sinemanın Batı dışı dünyada yapılıyor olmasının nedeni ise, bu coğrafyaların kültürlerinin aynı zamanda fizikötesi gerçekliğe de uzanabiliyor olmasıdır. Binlerce yıllık kültürlerin sinema yaparken topyekûn seferber edilmesi, sinemaya yepyeni soluklar, yepyeni boyutlar getirmiş, Batı sinemalarının ulaşamayacağı noktalara taşımıştır sinemayı.

Türkiye’de de bizim derinlikli bir kültür ve medeniyet birikimimiz var; ama biz, bu birikimin dışına fırlatılmış durumdayız ve “Kunta Kinte”leri oynuyoruz adeta. Böyle bir ülke kaçınılmaz olarak yetenekli insanlar mezarlığına dönüşür.

 

Yusuf Kaplan’ın  Yeni Şafak gazetesinde 10 Ağustos 2007 Cuma günkü köşesinden alınmıştır.

 

İZDİHAM

 

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın