Sinema Mimarisi

 

İçinde mimari görüntüler olmayan hemen hemen hiç film yok. Bu söylem oldukça net ve doğru. Bina, gerçekten görünsün ya da görünmesin, bir resmin çerçevesi, ölçek, ışıklandırma vb… durumlar belirli bir yeri tarifliyor. Diğer taraftan, bir mekanı veya yeri tariflemek, dünya üzerinde insanın yerini işaretlemek, mimarlığın birincil işlevi ve görevi.
Martin Heidegger’in söylediği gibi, insanlar dünyadan atıldılar. Mimariyle beraber ise dışarıda olma deneyimleri ve yabancılaşmalarıyla, dünyayı bir ikamet yerine dönüştürüyorlar. Bir yerin, alanın, durumun, ölçeğin, aydınlatmanın, yani mimari niteliklerin yapılanması (insan varlığının çerçevelenmesi) kaçınılmaz olarak her sinemasal kareye sızıyor. Aynı şekilde mimarlık, alanı birleştiriyor, bir yandan da zamanı işliyor. “Mimarlık sadece alanı evcilleştirmiyor” diyor Karsten Harries, “bir yandan da zamanın terörüne karşı şiddetli bir savunma sağlıyor. Güzelliğin dili aslında zamansız gerçekliğin dilidir”. Zamanı yeniden yapılandırma, birleştirme, yeniden düzenleme, hızlandırma, yavaşlatma, duraklatma ve geri çevirme, aynı şekilde sinemasal anlatımın da temeli oluyor.
Yaşayan mekan tekdüze, değersiz bir alan değil. Tek ve aynı olay (bir öpüşme veya bir cinayet), nerede olduğuna bağlı olarak (yatak odası, banyo, kütüphane, asansör ya da teras) tamamen değişik bir hale girebiliyor. Bir olay, anlamını (aydınlanma, hava, ses farklılıkları nedeniyle) günün hangi zamanında gerçekleştiğine göre kazanıyor. Ayrıca her yerin kendine ait bir tarihi ve olayla ilgili simgesel çağrışımları var. Sinemasal bir olayın anlatımı ise alan, mekan ve zaman mimarisinden ayrılamaz bir bütün ve bir film yönetmeni mimarlığı bilmese de yaratmakla yükümlü. İşte profesyonel mimari disiplinin tam da bu saflığı ve bağımsızlığı, sinema mimarisini bu kadar usta ve anlamlı yapıyor.
“Tüm şairler ve ressamlar doğuştan fenomenolojistlerdir” diyor J.H. van der Berg. Sanatçının fenomenolojik yaklaşımı, geleneksel olarak veya entelektüel bir açıklamayla yükten kurtarılmış nesnelerin özüne saf bir yaklaşımı belirtiyor. Tüm sanatçılar, film yönetmenleri dahil, nesneleri sanki ilk kez insan tarafından gözleniyormuş gibi gösterdikleri için bir anlamda fenomenolojist. Mimarlık, alana yeni bir mitoloji kazandırıyor, panteistik ve animistik özünü geri veriyor. Şiir, okuyucuyu kelimelerin anlamlarını aradığı sözlü bir gerçeğe geri döndürür. Sanat, beyinle dünya arasındaki sınırları birleştirir. “Ressam ve şair dünyayla kavgası dışında başka ne anlatabilir ki” diyor Maurice Merleau-Ponty. Peki mimar ve film yönetmeni başka ne anlatabilir? diye bir soru zihinlerde canlanıyor.
Kabul edilmesi gereken ise tüm sanatçıların (yazarlar, ressamlar, fotoğrafçılar, dansçılar) tanımladıkladıkları ve kurdukları olaylar, farkında olmadan da olsa mimarlığın sahasına adım atıyor. Sanatçılar tarafından yansıtılan bu kentsel sahneler, binalar ve odalar deneysel olarak gerçek. “O (ressam) onları (evleri) yapıyor, yani tuval üzerine hayali bir ev yaratıyor. Hiçbir ev ifadesi vermiyor ama tüm gerçek evlerin belirsizliğini yansıtıyor’ diyor Jean-Paul Sartre.
Muhteşem bir yazar, okuyucusunu bir mimara dönüştürüyor, odalar, binalar yaptırıyor, öykünün gidişatına göre hayalinde bütün bir şehir kurduruyor. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı okuyucuya Roskolnikov’un korkutucu karanlık odasını inşa ettiriyor ve buna bağlı olarak St.Petersburg’un sonsuz meydanlarını gezdiriyor. Okuyucu kendi kafasında, Dostoyevski’nin edebi şaheserinin mekanlarını ve yapılarını oluşturuyor. Okuyucu tarafından yaratılan bu mekan görüntüleri ayrı ayrı resimler değil, şekillenmiş ve yaşanmış bir alanın deneyimleri. Bunlar, görsel değil zihinsel ve cisimleşmiş görüntüler. Bu mekanların, duvarlarının dokularından ve yankılarından hissedebileceğimiz kendilerine özgü sıcaklıkları ve kokuları var. Şehir, tanımlama, gösterme ve kayıt kapasitemizi aşan bir olay. Dolayısıyla deneysel olarak sonsuz bir olgu. Filmde bir sokak, ekranın kenarında bitmiyor. İzleyicinin etrafını saran bütün bir sokak, binalar ve yaşam alanları olarak genişliyor. İşte tam olarak bu hayalgücünün etkinleştirilmesi, pasif ve yüzeysel bir şekilde bilinçli olarak ortaya konmuş görüntülerin aksine, paha biçilmez bir edebi ve tüm sanatları kapsayan bir işlev oluşturuyor.
Kaynak: Calgary Üniversitesi
Yazan: Juhani Pallasmaa
Çeviren: Ilgın Külekçi
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: