Sıddık Bakır, Şimdiki Zamanla Çekimlenmiş Bir Yangın

-En sevdiğin çiçek?

-Dalında olan

Dudaklarımda bir yara, kaç zamandır komada. Öteleyemediğim efkârlar ıslık olarak dökülüyor bölük pörçük. Yaklaşık iki saattir klasik müzik dinliyorum ruhumu beslemek adına. İşe yaradığını söyleyemem. Azer Bülbül’den ‘Üzülmedim ki’ çalıyor sonra. Anında bir sigara yakıyorum. Coğrafyanın, kederi betimlemeyebilme gücü üzerine ciddi tezlerim var.

Evden çıkmak istemiyorum. Evde kalmak istemiyorum. Eve ısınamadım. Bütün hal ekleri de gelse yine de evi sevemeyeceğimin farkındayım. Yalnızlığım arttıkça, anahtar kilidin içinde daha çok dönmeye başlıyor. Mevsimler zamana sadık değil, sonbahardan sonra tekrar sonbahar geliyor. Yapraklarım içime düşerken, sokağa atıyorum kendimi; tıpkı kelebeğini kusan bir koza gibi.

Nedendir bilemedim, aklım ninemin anlattığı bir gözyaşında. Dedem maden göçüğünde öldüğünde, dört çocuğuyla yirmi iki yaşında dul kalmış. “Ben unutmayacağım o günleri, siz de unutmayın” der hep. Evde erkek olmadığı anlaşılmasın diye, üç yaşında ve tek erkek çocuk olan dayımı temsilen, koca adam ayakkabısı koyarmış kapıya. Nedendir bilemedim, aklım ninemin anlattığı bu gözyaşında. Hüzünden gebermek üzereyim.

Oysa kılıfına uygun bir çocukluk da yaşadım. Annemin, çarşamba günleri, kaza belanın önüne geçsin diye üzerimize çarşaf gerip döktürdüğü kurşunlarda çıkan büyük resimleri seviyordum. Sorun buradan kaynaklıyor olmalı. Korku dolu bakışlarıyla annem, hayal gücümün sınırlarını tıpkı bir kanaviçe gibi işleye işleye çerçeve içine dökerken; ben daha o zamanlar, korkaklığımın doğumunda yani, durmam gereken yer konulu tüm teorik ve pratik dersleri almış oluyordum.

Bazı şeyler hep böyledir. Kâbuslarımı Türkçe gördüğümün arifesi, uyandıktan sonraki şok, terleme ve sigara yakma süreci Kürtçe olmuştur. Üzerime sinen kokulara iki dilde isim veriyorum. İkisinde de ağlıyorum.       

Çocukluğumun geçtiği Bağlar’ın bütün kireç boyalı evlerini atlıyorum. Sonra kafamın içinden; Çarmıha gerili İsa’yı ikna ediyorum, araba kornalarını susturuyorum, alfabemdeki kırılgan Elif’e sarılıyorum. Derken infilak, intihar, imtihan ya da iftira. Kendimi affedip uzunca bir yolda gölgeme basıyorum. Haritalar baş aşağı duruyor bugün. Bütün atlaslardan tepeleme dökülen ırmaklara benziyor ömrüm.. Bir elin verdiğini öteki el saklayacakken, kibrimi canlı yayınlarda ifşa ediyorum.

Bugün günlerden çarşamba. Bunu ispatlayamam. Kafamın üzerinde kurşun kokusu. Eve gitmek istemiyorum. Üç defa kilitledim kapıyı.

Bugün günlerden çarşamba. Kederliyim. Kendimi ihbar ediyorum.

 

 

Sıddık Bakır

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın