Sibel K. Türker, Şair Öldü

“Şair öldü”, öyküleriyle tanıdığımız Sibel K. Türker’in ilk romanı. İsmet Özel’in bir şiirinden alıntıyı koymuş romanın başına.
“…
Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için
…”

Babasız büyüyen 2 kızkardeşten erkek ismi taşıyan Ersin’in depresif kişiliği ile yaşa-ölüm sorgulanır. Şiirler yazan Hukuk Fakültesi öğrencisi genç kızın, ablasına gösterilen aşırı ilgi yanında, kendisinin doğumundan itibaren ihmal edilmişliği ile depresif bir yapıya sahip olduğu belirgindir.

Roman kahramanı Ersin’in adını ilk kez 30. sayfada görürüz. Dördüncü bölümden itibaren, kimlik sorgulaması başlar, içsel hesaplaşmalarla süren roman, günümüz Türkiye’sinde türban sorununa da değinmektedir.

“Ben bana şahdamarımdan daha yakınım, kendimin sahibiyim. Reddederim. Ölçüm kendimdir. Toplumun canı cehenneme. Eksikliğimi duymayacak toplumun canı cehenneme. Ruhları rahat bırakınız. Etiktir elbet. Etiğin ölçü birimi de insandır. Toplum diye bir şey yoktur, toparlanmış insan yığınları vardır.” (sf.32)

Yukarıdaki alıntı Nietzsche felsefesinden esintiler taşımaktadır. Toplumsal değerleri hiçe sayan, toplumla uyuşmazlık içerisinde, ilaç kullanma boyutunda depresif, aykırı bir kişilik vardır karşımızda. Seksen sonrası gençliğinin siyasi kimlik arayışlarını fark ederiz. Sol öğretilerden uzak gençliğin aşağılandığı vurgulanır.
“Onlardan zor kurtulmuştum bir zamanlar. İnsanı zorlarlar…Korkaklıkla suçlarlar, suçlarlar. Pulitzer’in kitabını burnuna dayarlar. Seni sıfır zannetmelerindendir bu. İşlenecek hammadde. Dört-beş yaş arası çocuk beyni. Sorumlu arkadaş size saz çalmayı öğretecektir. Rock nedir? Afyon. Böyle bir durumda gülmek, kendini bilmezliktir.” (sf.33)

Aslında taraf seçsem sol eğilimli olurdum der kahramanımız Ersin. “Beni iten hırçınlıkları, acelecilikleri, hamlıkları.” (sf.33) der taraf tutmamasına gerekçe olarak. “Yoksa sol terbiyeden geçmemiş, hayatı böyle bir okumaya açık olmayan insanları fazlasıyla aptal buluyorum. Tanrı’yı bile böyle okumalıyız bence. Varlığı ya da yokluğu fark etmez. Eşitliği düşünmek, yalnızca kendi kıçını kurtarmaya yazgılı olduğun bir dünyada insan olmanın gerçek marifetidir.” (sf.33) diye de sol eğilimi algılama şeklini ifade eder.

80 sonrası kuşağının yaşadığı genel sorunlardan biridir taraf tutmamak hatta apolitik, depolitize olmuş bireyler. Yazar bu romanda bu sorunsala değinirken kendi kuşağını gözlemleyerek tespitlerde bulunmaktadır. Bu romanın yazarıyla yakın bir kuşağa ait olduğumdan, depolitize olmuş gençler sorgulanırken 68 ve 78 kuşağının da kendisini sorgulamasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

68, ardından da 78 kuşağının geri dönüp kendilerini irdeleyerek, yaşadıkları hezimetin sebeplerini incelemeleri gerekir. Hala yaşamakta olan bu kuşağa ait bazı aydınların geçmişte yaşadıklarımız boşunaydı derken, 80 sonrası kuşağı apolitik olmakla suçlamak biraz acımasızlık gibi geliyor. Zira 80 sonrası kuşağın içindeki sol eğilimliler 68-70 kuşağının ortak birliktelik ruhuna gıpta ile bakmaktalar. Kendilerinden önceki iki kuşağın da, yaptıklarının boşuna olduğunu söylemesi aslında kendilerini inkar etmeleri anlamına gelmektedir.

Bu romandaki Ersin de 80 sonrası kuşağın bir genç bireyi, arafta kalmış bir birey olarak kendini sorgulamaktadır,
“Soruyorum kendime: Kimsin?” (sf.43)

“İçe Doğru” adını taşıyan beşinci bölümde de aynı sorgulama devam etmektedir:

“Beni buraya, bu olduğum, bugünkü olduğum yere taşıyan ne? Yaşamak için çıldırıyorum ama; bu oldurulmuş, yapılandırılmış hayatı sevmiyorum. Ben uyurken tıkır tıkır işleyen, hiç susmayan hayatı. Başkalarının dediği, başkalarının söylediği, düşündüğü, yaptığı, ettiği her şeye yabancıyım. İnsanlar üzeri yazılmamış beyaz kağıtlar gibi. Uçuşup savrulduklarını bilmiyorlar. Gitmelerinin ve gelmelerinin anlamını kavrayamıyorlar…” (sf.45)

Bu paragraf adeta günümüze ayna tutuyor. Yazılmamış beyaz kağıtlar, içi boşaltılmış, kendine yabancılaşmış bir nesli vurgulamıyor mu? Seksen sonrası kuşak kendini bu kadar sorgularken, önceki iki kuşağın da dürüstçe kendilerine “Biz nerede yanlış yaptık?” demelerinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Batıya özentili gençliğimiz, edebiyatımız da eleştiriliyor bu romanda.Bu konuda bu romandaki kişilik ile, doğal olarak da yazarla aynı düşüncede olduğumu belirtmek istiyorum.

“Batı’nın sıkıntılı, bunalmış bireyi değilsin sen. Burada yaşıyorsun, buralısın. Ama onlar gibi yazmaya çalışıyorsun. Oysa başkayız, maceramız farklı, anlamıyor musun? Hayat burada başka türlü akıyor, akmalı. Böyle şeyler bizim için lüks.” (sf.47)

Nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda da gerekli yanıt romanın içinde.

“Önce kendini tart, yokla. Durduğun yeri belirle, gideceğin yeri. Özgün olmaz yoksa yaptıkların. Kötü bir taklit olur. Bunları sana yazdıran ne ise, gözüne pırıltı gibi gözüküyor senin. Bence, olsa olsa ukalalık… Bir ülke edebiyatı bu tür şeylerle oluşmaz.”

Günümüz yazınında hızla çoğalan, tabana oturmayan, toplumumuzu yansıtmayan, değerlerin alt üst olduğu, gelip geçici ilişkileri bolca konu eden birçok romana gönderme yapıyor.

“Az gelişmiş, ancak bunu tarihi ve can acıtan bir gerçeklik olarak kabul edemeyen ülke insanı, yazıyı harf karakterine bakarak okur. Metnin özgürlüğü yoktur. Kim yazmış, neden yazmış, niye böyle yazmış???…” (sf.47)

Ülkemiz insanını da susmakla eleştirir. Zamanı kullanmayı bilmeyen insanlarımızı sorgular.

“Ülkemin otobüslerinde yüzler hep diğerini arar. Bakışlar birbiriyle karşılaşır. Sanki insanların birbirine söyleyecek bir şeyi vardır da yine de susarlar. Umursamazlık henüz bu yüzlere oturmamıştır. Bu kılıksız insanlar topluluğu birbirlerinin bakışlarının içinde ne bulmayı umar? Sanki bir söz atsanız ortaya herkes konuşacak. Ülkemde insanlar, konuşup anlaşmaktan henüz ümidini kesmemiştir. Meşguliyetsizlik, boşluk ve ölü zaman, diğerinin benliğini izleme ve kurcalama arzusuyla dopdoludur.” (sf.53)

Romandaki anneye kızgınlık da yazarın feminist düşüncelerini yansıtmaktadır. Ülkemizde kadınların hırpalandığı, ezildiği belirtilmektedir. Ezilen insanların da başkalarını ezmeye kalkıştıkları belirtilir, tıpkı şiddet gören insanların şiddet uyguladıkları gibi.

“Bir tek babamın erkekliği durduramamıştı seni. Hırpalanmaya alışmıştın çünkü, senin gibi kadınlar ezebildikleri her şeye böcek muamelesi yapar.” (sf.60)

“Şair Öldü” isimli bu romanda Sibel K.Türker, şiir, mektup, masal, röportaj gibi birçok türü roman kurgusuna yerleştirerek çok katmanlı bir yapı oluşturmaya çalışmıştır. Gündüz ve gece ve sonunu unuttuğu bir başka masal dokuzuncu bölümde arka arkaya yer almaktadır.

Romanda bir çok kez insanın yaradılışında doğuştan gelen bir eksiklik olduğu ve insanın bunun farkındalığıyla bir ömür bunu telafi etmeye çalıştığı vurgulanır.

“Kendimize ait köleliğimiz çok eskidir, insan azat edilme beklentisiyle doğar. Kıta, ülke, aile, cinsiyet,dil, din, deri, kaş, göz, burun ve hatta yaşadığımız şehir…Seçimin değil, belirsiz bir nedenin bizi attığı yerler.” (sf.98)
Ülkemizde okumanın zorluklarına da değiniyor yazar. Üniversite birçoğumuzun yaşadığı zorluklardan söz ediyor yine dokuzuncu bölümde. İyi okullarda okumuş gençlerin daha rahat okuduklarından, fakirlikten gelenlerin ise daha zor koşullarda okudukları, aidiyet karmaşası yaşadıkları anlatılmaktadır.

Dünyaca ünlü bazı yazarları birer kavramla özdeşleştirir. Korkaklığı- Kafka, inançsızlığı-Nietzsche, hayasızlığı Joyce’la bağdaştırır onuncu bölümün başında. (sf.123)

“Cehennem başkalarıdır” diyen Sartre’a da göndermede bulunur aynı bölümde. (sf.142)

“Sartre sevmem bilirsin. Avrupa’nın kalbinde bir sıkıntıdır kendisi.” (sf.142)

“80 sonrası gençliğinin gözlemlerinden biri de çok yalın bir biçimde dile getirilir. Önceden başı açık, Müge Göçmen isimli bir şair, sonradan başını örtmesi konusunda yapılan röportajda “Solcular beni hiçbir vakit sahiplenmedi.” diyerek serzenişte bulunur. Günümüzde solun bu kadar parçalanmışlığının sebebi de herkesin öncelikle kendini düşünmesi, birbirlerine sahip çıkmama değil midir?

“Solcuları anmamın sebebi bunca yıldır kendimi ait hissettiğim dünyanın aslında kör ve sağır oluşunu belirtmek istemem. Onlarda bir tür vefa aramam, bulamayınca da dillendirmem garip gelmemeli.” (sf.158)

Zaman zaman birçoğumuz aynı serzenişlerde bulunmuyor muyuz bu konuda?

Sağ görüşlü bir arkadaşının Doğu’ya ait hikayeler okumasını önermesi üzerine, roman kahramanı Ersin, Bin bir Gece Masalları’nı cinsel temalarla yüklü, hayli edepsiz doğu hikayeleri olarak tanımlar. Yazarın, roman kahramanına söylettiği yukarıdaki sözlerle, Boccacio’nun Decameron’una ve daha birçok yapıta esin kaynağı olan Binbir Gece Masalları’na biraz haksızlık ettiğini düşünüyorum. Tabii ki ardından Doğu edebiyatını esas almak gerektiği, özellikle de Mevlana’yı okumak gerektiği düşüncesini ben de paylaşıyorum, ancak yüzyıllardır var olan batı kültürünü de aşağılamamalı. On ikinci bölümün sonuna doğru Don Kişot’tan çok hoş bir espri alıntılar yazar.

“Don Kişot’un atı Rocinante’ye sormuşlar: Neden bu kadar metafiziksin diye. Açlıktandır demiş.” (sf.195)

Yazmak ile ilgili tespiti de ilginçtir.

“Yazmak bütünlenmek ile parçalanmak arasında bir şeydir, bir sarkaç.” (sf.222)

Romanın sonunda Ersin’in ölüp ölmediği kesinliği yoktur, şair Müge Göçmen’le bir röportaj daha yer alır. Bu röportajdan Müge Göçmen’in “Şair Öldü” isimli, Sibel K. Türker’in romanıyla aynı isimde, yeni bir kitabı çıktığını öğreniriz. Yapıt içinde yapıtın yer alması bu romanı romanı postmodern kurguya yaklaştırmakradır. Mor kâhküllü saçların altından hüzünle tebessüm eden bir kadın resmi görür gazetede. Tesettürlü şair başını açmıştır yine. Başı örtülü, eski şair Müge Göçmen’in ölümü nedeniyle kitabına bu adı vermiştir başı açık şair. Sibel K. Türker’in romanı bu şaire ait “Şair Öldü” isimli şiir kitabından olduğu belirtilen ama gerçekte Sibel K. Türker’e ait bir şiirle biter.

Romandaki tesettürlü Elif Avusturya’ya gitmeyi tercih eder. Bu romanda türban sorununun ele alınmasının, bu konuya haklılık payı çıkarmak niyetiyle olmadığını düşünüyorum. Romanda çok daha derinlikli, felsefi konuların irdelenmesi açısından “Şair Öldü” nün okunmaya değer olduğunu ancak Sibel K.Türker’in öykülerindeki lezzetin daha bir başka olduğunu belirtmeden de geçemiyorum.

Tülay Akkoyun değerlendirdi.
“Şair Öldü”, Sibel K. Türker, Can Yayınları
İZDİHAM

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yorumlar!

Bir Cevap Yazın