Seyfullah Akkuzu’dan İlginç Bir Karga Metni

Eskiyi canlandır ama yeni olanı da bil;

o zaman öğretici olabilirsin.

                                -Konfüçyüs

   Güneşin, gri yağmur bulutlarının yoğunluğu arasında kaybolduğu boğucu sabahlardan birinde çayını içmek üzere taraçaya çıktı Behice; elindeki kâğıt parçalarını yavaşça masaya bıraktı. Bezgin bir şekilde sandalyeye oturup bakımsız bahçesini izlemeye başladı. Perşembe günleri adet haline getirdiği kahve seansları yüzünden sabaha kadar uyumuyor, saat sekize doğru soğuk duş ve şekerli çayla kendine gelmeye çalışıyordu. Aile üyelerinden kalma bu geleneği bırakmamış yaşına aldırmadan ısrarla sürdürüyordu. Başında hafif bir ağrı duymakla beraber, zihninde iç içe girmiş hızla akıp giden şeffaf ve karmaşık düşünceler, göz kapağındaki ağırlığı tutuyor, kapanmasına izin vermiyordu. Serin esintiyle sandalyesinde kıpırdandı. Karşısındaki küçük ceviz ağacına baktı. Dalların arasında bir kömür parçası duruyordu. Gözlerinin rengini anımsatan kara karga ona bakıyordu. Aslında her sabah aynı ağaç üzerindeki bu tuhaf kuş Behice’nin dikkatini bu sabah çekmişti. Karga, kendini göstermek ister gibi ön dallardan birine yerleşmiş, el sallar gibi ama büyük bir sessizlik içinde arada bir parlak kanatlarını açıp kapatıyordu. Behice, karganın tüylerindeki parlaklığa ve bütün endişelerden uzak büyük bir güvenle dalın üzerindeki dengeli duruşuna hayranlıkla baktı. “Karga yalnızlığı,” diye bir düşünce geçti aklından. Bu garip yaratıkların sürüyle dolaştıklarını sanıyordu. Karga, sessizliğini bozmadan yavaşça kendisini daldan bırakıp gri bulutlara doğru yükselmeseydi Behice saatlerce bu tuhaf kuşu seyredebilirdi. Karga, gri bulutların önünde, küçük siyah bir nokta haline geldiğinde şu meşhur sembol canlandı zihninde; iyiliğin içinde bir parça kötülük, kötülüğün içinde bir parça iyilik… “Çin diyalektiği,” diye mırıldandı ince sesiyle Behice. Dört sene önce hevesinden Çince öğrenmeye başladığında, hocalarının Çinli olmadığını görünce yaşadığı hayal kırıklığını düşündü. O uzak diyarın kalabalık olduğunu duymuştu ama hayatında o ülkeye ait bir kişiye bile rastlamamıştı. “Çok olmalarına rağmen etrafta olmayan küçük adamlar…” diye düşündü. “Acaba Türkler değişkenliği, Çinliler sabitliği mi ifade ediyor?” Kafasındaki düşünceleri bırakmak için bahane ararken elinin altındaki kâğıtlar geldi aklına. Kâğıtların arasında bir zarf vardı. Ayda üç beş sayfa yazmayı ihmal etmeyen tek kuzeni tarafından gönderilmişti. Üzerinde Belçika/Antwerpen yazıyordu. Avrupa ülkelerinin en ruhsuzu… Acele etmeden açtı mektubu:

“Biricik kuzenim Behicem, gözlerinden öpüyorum. Nasılsın? Bu mektubu bekletmeden bana yaz, buna ihtiyacım var. Buranın karanlık ve sıkıcı sokaklarından kurtulup yanında nefes alacağım günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Burada garip bir kasvet var, sokakların temizliği etraftaki kasveti daha da büyütüyor; içimdeki korku öyle bir noktaya geldi ki mecbur kalmadıkça evden dışarı adım atmıyorum artık. Bu uğursuz kentten sana hiçbir şey getirmeyeceğim. Bir haber de isteme benden çünkü kaygı verici gelişmelerden başka hiçbir şey yok. Korkum giderek büyüyor. Seni özledim. Yanına gelmek için gün sayıyorum meleğim. Seni sonsuza kadar sevecek olan Kerime A.”

İlk defa bu kadar az yazmıştı Kerime. Onun giderek büyüyen korkusunun ciddiyetine inanmıştı Behice çünkü benzer korkuları o da yaşıyordu. Ürküyordu. Dışarıda başına gelecekleri düşünmek bir yana ıslak çimlerin üzerine basmaktan bile ürküyordu. Karganın verdiği endişe içinde küçük bir korku olarak donup kalmıştı. Kerime’yi düşündü. Şu an burada olsa yüreğine ferahlık verebilirdi. İçindeki sıkıntıyı uzaklaştıracağını düşünerek, ince parmaklarının arasına aldı kurşun kalemi. Şunları yazdı:

“Sevgili sırdaşım, biricik kuzenim, yakında burada olacaksın, uzun yılların intikamını kollarımın arasında seni soluksuz bırakarak alacağım. Geçmişimizi hatırla, beni yanında düşün ve içindeki korkunun yanına yaklaşmasına izin verme.” Yazmaya devam etmek istiyordu ama kuru teselli cümlelerini peş peşe dizmek istemiyordu. Mektubu masanın en uç kısmına doğru sürdü. Kâğıtlarının arasından temiz bir sayfa çekerek günlük yazısını yazmaya karar verdi. Hayatında tanıdığı tek Çinliyi aklına getirdi. Bilge ihtiyarın şu sözüyle cümlesine başladı: “’Ben, bir şey bilerek doğmadım, eskiye düşkündüm ve onu şevkle aradım.’ der, Konfüçyüs. Eskiye düşkün olmak üzerine hiç aklımız takıldı mı acaba? Bu söz, duyguların küçümsenerek tanıtılıp, bunların üzerinden koca bir adımla atlanması gerektiğine dair zırvalara bir cevap olabilir. Günümüzde moda haline gelmiş bu hastalıklı düşünce her kanaldan üzerimize boca ediliyor. Güya gereksiz dedikleri, en insani duyguların üzerinden atlayıp onları aşabilirsek ele geçirdiğimiz büyük boşluğa kendimizi koyabilirmişiz. Bunlar şaşırmış. Bu bir deneyim olmayacak, anlayamadıkları nokta bu. Koca bir benlik bizi felakete götürür. Yaşama süresi kısaldıkça hayvanlaşma eğilimi artar. Ömrümün yarısına kadar tecrübe ettiğim her şeyi içine katarak bütün samimiyetimle söylüyorum: İlk insandan beri yaşanan bütün duyguları herkes yaşamalı. Hayat en uzun yollarıyla deneyimlenmeli. Geçmiş, biz geçmişi geçirmiş olduğumuz için vardır. Onu geçirmiş olmaktaki ferahlık sebebiyle gülümseme hakkını kazanırız. Otuzuna basmış büyük adamların içindeki çocuksu duygular büyük adam olmaya engeldir. Hatta bırakın büyüklüğü, adam olmaya bile engeldir. Ah şu özlemini çektiğimiz aklıselim büyük insanlar bu yüzden etrafta yoklar. Siz yanılıyorsunuz, geleceğe doğru gitmiyoruz. Gelecek sandığımızın içinde, geçmişte birikmiş, içimizde büyüttüğümüz çocukça fanteziler var. Geleceğe büyük adımlar diyenler yüzünden kapana kısılmış hareket edemeyen şaşkınlara dönüştük. Âdem Babamızdan beri var olan duyguların uzun yoldan yaşanmasından yanayım. Her seferinde hesap kitapla kestirip atmak haysiyete sığmıyor. Behice A. 1 Kasım ….”

Behice, kalemi elinden bıraktığında içindeki korkudan bir nebze kurtulmuştu fakat bu sefer yazının verdiği kaygı bir şeyleri tetikliyordu. Bir durumu çözdüğünü düşünmüyor ama içindeki korkunun bir kısmının, süt gibi bembeyaz bir sayfada, biçimsiz ve çirkin lekeler olarak döküldüğünü görünce rahatladığını hissediyordu. Karganın, ağacın dalında güvenli duruşunu anımsadı. “Karganın bilgeliği,” diye düşündü. Kargalar belli saatlerde mi yalnız kalıyorlardı yoksa bu karga sürüden kovulmuş olduğu için mi buraya sığınmıştı? Bu sabaha kadar hiç yalnız bir karga görmemişti. Her ne olursa olsun parlak tüyleri ve duruşuyla kararmış yaprakların arasından ateş gibi gözleriyle herkesi etkisi altına alabilirdi. Behice kuru yaprakların arasında gezinen serin rüzgârı dinliyordu. Bahçesinin dışındaki dünyayı düşündü.     İnsanların içindeki arada bir parlayıp sönen hüzün havasını fark ettiği günden beri küçük can sıkıntısının içine oturmasına alışmıştı. İnsanlarda gördüğü hüzün havası saf, masum, naif değil; kabuk gibi ruhsuz ve bütün sıcak duygulardan yoksun kuru bir hüzündü.

Rüzgâr, ceviz ağacının dibinde birikmiş kahverengi yaprakları dağıtarak kokularını Behice’nin burnunun dibine getirdi. Cansız ve kuru kokuyu iştahla içine çekti. Yüzünde bir tebessüm belirdi; aklına gelen minik bir hikâye içindeki son korku parçasını da kovmuş, tatlı bir heyecan etrafını sarmıştı. Kuzenine teselli edici cümleler yerine yazacak değerli bir hikâye bulduğu için sevindi; aceleyle yarım kalan mektubu önüne çekti ve şunları yazdı:

“Ruhsuz caddelerde içindeki korkuyu biraz olsun dindirsin diye bu bilgelik dolu küçük hikâyeyi seninle paylaşıyorum değerli sırdaşım; bir gün büyük alman şair üstad Wolfgang Goethe’ye sormuşlar: “Mutlu bir hayat yaşadın mı?” diye, cevabı, “Evet,” olmuş. “Çok çok mutlu bir hayat yaşadım.” “Ama,” diye eklemiş hemen ardından, “tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.” Duygusal şair gibi mutsuz haftaların mutlu senelere dönüşür inşallah. Seni ömür boyu sevecek olan sırdaşın, Behice A.”

Yuvarlak yüzünde tatlı tebessümünü koruyordu Behice. Son kez rüzgârın burnunun ucuna taşıdığı kokuları içine çekti; nemli toprakla birlikte havada asılı kalan buğunun hoş rayihası ve kuru yaprak… “Karganın bilgeliği,” diyerek iç geçirdi; yarın ve ertesi gün, aynı yerde bu harika hayvanı görmek için dua etti sessizce.

Seyfullah Akkuzu

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın