Şair Özgür Ballı ile röportaj yaptık

“BİZ DEDİĞİN KALABALIK OLSAYDI KEŞKE”


Aşkar dergisi şairlerinden Özgür Ballı’nın ikinci şiir kitabı Ben Seni Sonra Ararım, Ebabil Yayıncılık etiketiyle çıktı. Yağız Gönüler kendisiyle şiirine, kitabına, düşünce dünyasına ve günümüz edebiyatına dair bir söyleşi yaptı.

 

Bu yıl yeni kitap çıkaran şairlerle söyleşi yapmak hem daha fazla öğrenmek hem de şairi biraz daha tanıyıp, okuyucuya işaret edebilmek adına benim için değerli oldu. Özgür Ballı, İronika’dan sonra ikinci şiir kitabı “Ben Seni Sonra Ararım” ile yeniden okuyucuyu selamladı. Evvela kitabın ismiyle başlamak isterim. Bir öyküsü, bir derdi ya da neşesi var mıdır bu ismin? Özel değilse öğrenmek isteriz.

“Ben Seni Sonra Ararım”  kitabın içinde bulunan Tek.rar isimli şiirin bir dizesi. Kitabın ismini seçeceğim zaman epey düşündüm, dosyamı karşılayan, şiirimin derdini anlatabilen bir isim olsun istedim “İronika” da olduğu gibi sanırım. Modern insanın en önemli dertlerinden birisi olan zamansızlığı anlatan, içimizin sıkışıklığını anlatan, teknolojiyle olan münasebetimizin bizi ne kadar zorladığını anlatan bir kitap ismi olurmuş gibi geldi doğrusu.

Bir de işte şartlar yüzünden bir şeyleri hep ertelemek zorunda kalışımız var. Bir öyküsü var bence, çoğumuzun öyküsü.

 

 

Kitabı üç kez okudum. Bunda Özgür Ballı şiiriyle aramda bir rabıta kurmam vesile oluyor elbette. Öte yandan dikkat gerektiren, Türkçenin başka güzelliklerini keşfettiren ve İkinci Yeni’den siyasete kadar insan olmanın, insanlığın birçok derdi tasası var kitapta. Sorum şiirin teknik tarafından çok manasıyla alakalı olacak bu sebeple. Şiirini kurarken ilk önemsediğin şey ne oluyor? Yani kimileri dize dize çalışır, kimisi oturur bir mevzu üzerine şiirini kurar, kimisi de ekleme çıkarma yaparak. Özgür Ballı’nın şiirini oluşturma, kurma, geliştirme sürecini merak ediyorum. 

Şiir yazma süreci bende biraz farklı işliyor sanırım, yani bir şiir yazacağımı biliyorum ama bu his geldiğinde aklımda herhangi bir dize olmayabiliyor, bazen tek bir kelime bile. Fakat şiir yazacağımı biliyorum. Nasıl söylesem, bu zaten sık olan bir şey değil. Yani ben bir senede 7-8 şiir yazabildiysem o seneyi verimli  kabul ederim. Sonra işte şiiri yazıyorum, taslağını yani. Bir dizeyle başlıyorum. Bir dizeyle başlamak gerekiyor çünkü. Sonra şiiri yazıyorum taslak olarak elbette. Sonrası epey bir çalışma gerektiriyor. Ben hemen güvendiğim bir iki şair dostuma sorarım, bak bakalım bundan şiir olur mu diye. Olmayabilir çünkü. Ben o anın, duygunun sıcaklığıyla farketmemiş olabilirim şiir olmayacağını. Olur derlerse, benim de içime sinerse yazdığım şiiri biraz daha şiir yapmaya çalışırım artık. Ne kadar sürüyorsa işte, bittiğine ikna olana kadar çalışırım hem manayla hem biçemle ilgili. Yayımladığım zaman bitmiş olduğuna ikna olurum sanırım.

Manası demişsin ama ben tekniğini mi anlattım acaba? Öyle olmuş biraz sanırım. Şiir rahatsızlık üstünden çıkıyor bende sanırım genelde. Yani şahane bir şeyi şiire dönüştürmek nasip olsun isterim tabii, bazen kendimle ilgili şeylerde olabiliyor bu ama genelde benim şiirim rahatsızlıktan çıkıyor sanırım Yağız.

– Ben Seni Sonra Ararım’da iş toplantılarından ekmek derdine, müzikten siyasete, aileden sosyal medyaya kadar insanın 24 saatini doldurabilecek nice şey mevcut. Şair bazen patronuyla konuşuyor bazen de babasına mektup yazıyor. Dolayısıyla soru da şu: Şiirlerinde beslendiğin kaynaklar neler oluyor? Hayatın her sesi, her ahengi işime yarar diyenlerden misin yoksa o seslerden cımbızla “bir yere varacak” olanlarını mı seçip şiire dönüştürüyorsun?

Yaşamak çok kalabalık bir şey Yağız. Her şeyi yazmak mümkün değil, iyi ki de değil. Ve zaten ne kadarını algılayabiliyorsak o kadarında yaşıyoruz ya hani bu kocaman dünyanın. Benim şiirimin büyük meseleleri olmamasının sebebi bu olabilir, çünkü yaşadığım hayat ortada işte. Hani sorunda sorduğun şeylerle kurulmuş bir sistem sonuçta. Mesela sistem yazıyorum “system” olarak değiştiriyor yazdığımı bu sistem. Bence bu şiirle ilgili bir şey işte. Hayatın her sesi değil elbette ama benim duyduğum her ses şiire dönüşebiliyor oluyor böylece.

 

 

– “Ama gıkı çıkmayan, çocuklar öldürülürken gazze’de / sokağa çıkmayan bir milyon, diz üstünde pek rahat” dizelerinden sonra kendime sordum. Biz nasıl da böyle konuştuğunu yapmayan, miskin, elinde sürekli telefon, ağzında sakız gibi hep aynen aynen aynen, gönlünde aşka ve şevke dair bir şey kalmamış insanlara dönüştük? En önemlisi de şiir ki bizde bu kuyunun derinliği sonsuzdur, neden bu dönüşüme engel olamadı?

Sorduğun soru tokat gibi bir soru Yağız. Beni de çarpan bir soru. Yani işte bu sadece “sosyal medya” ile açıklanabilecek bir şey de değil. İletişim çağının bunca iletişimsizliği getirebileceğini hiçbirimiz öngöremedik sanırım. Şimdi insanlar bir olaydan sonra sosyal medya araçlarıyla olayı kınayarak vicdanlarını rahatlattıklarını düşünüyorlar. Acılar, tepkiler anlık. Oysa hiçbir şey yapmamak gibi belki. Aslında tam olarak hiçbir şey yapmamaya bulunmuş kılıf. Akşamları rahat uyumanın yolu. Ama olmaz Yağız, olmamalı. Etrafımızda olup biteni facebook’tan izlemekten daha fazlası lazım. Bir şeyler yapmak lazım.

Şiir engel olamadı çünkü şiir bunun içine katıldı. Ortalık meşhur dizelerle doldu ama şiirin bütününü okuyanlar çok azaldı belki. Like’lamak retweet etmek kolayımıza geldi. Yalan yanlış şairlerin adları alakasız şiirlerin altına yazıldı. Böyle dağıtıldı, çoğaldı. Türk şiiri zarar gördü mü bilmiyorum ama fayda görmedi bence.

Biz dediğin kalabalık olsaydı keşke, böyle dilerdim.

 

 

– Türkiye’deki edebiyat dergileri hakkında da konuşmak isterim zira şiirsiz dergi, dergisiz de şiir olmuyor. Özgür Ballı’nın özellikle okuduğu ve hatta okuttuğu dergiler var mıdır? Aramızda kalsın benim için daha önemli soru, Türkiye’de edebiyat dergilerinin bir seviye tutturup tutturamadığına dair. Edebiyat okuyucusu sence dergilerle bir yere gelebilir mi, yoksa odasına kapanıp kendince bir yol izlese daha mı sağlıklı olur?

Bir zaman önce biraz daha iyi bir dergi okuyucuydum sanırım Yağız. Bu son bir senede ancak bana ulaşan dergileri, ya da şehre gidebilirsem orada bulabildiğim dergileri okuyabildim ancak. Yine de düzenli takip etmeye çalıtığım dergiler var tabii. Aşkar bunlar başında gelir haliyle. Zaten kendi dergim. Hem yayın kurulunda olduğum için hem de şiir yazan şairleri takip etmekten keyif aldığım için Aşkar’I okuyorum. Hem iş hem keyif yani.

Bunun dışında  şimdilerde Nepal Fanzin’ e dikkat kesilmiş durumdayım. Gençlerin yaptığı işler beni heyecanlandırıyor.  Natama ve  Japonya takip ettiğim dergiler arasında. Mahalle mektebinin şiir damarının eskisi kadar kuvvetleneceği zamanları bekliyorum. Aslında fena da değilmişim yine. Eskiden çok daha fazla okuyordum ama hayat biraz zorluyor sanırım.

Seviye meselesi biraz göreceli Yağız. Hemen hemen her dergi bir manifesto ile çıkıyor. Çıkış sayısı bir heyecan yaratsa da bunu nitelikli ürünlerle sürdürmek güç oluyor sanırım. Manifestoyu besleyecek yönde şiirler yazılması da biraz eksik kalıyor. Bir de bizde dergicilik çoğu zaman kavga demek. Bazen poetikaların, bazen politikaların uyuşmaması yüzünden dergileri çıkaran kişiler arasında, kendi içlerinde yani bir müddet sonra çözülmeler gözüküyor ve dergi sona eriyor. Ya çünkü zor bir şey. Maddi anlamda da bir sürü zorluğu var dergi çıkarmanın. Ayrıca fiziksel emek isteyen bir yanı var. Bir de çok az kişinin okuduğunu düşünürsek çok zor tabii. Ama vazgeçmiyoruz, dergi çıkarmak istiyoruz, buna inanıyoruz, ben inanıyorum yani. Dergiler Türk şiirinin lokomotifidir. Genç bir sesi yazmaya bağlayan şey dergiler.  Bir şairin kendi şiirini basılı bir dergide görmesi kadar onu yazmaya devam etmesini sağlayan başka bir şey var mıdır mesela?

Okur ne yapsın. Okur dergilere inanmaktan vazgçemesin. Zamanında edebiyat dergileriyle şekillenen edebiyat ortamına dönme ihtimalimiz var. Benim umudum var yani. İyi dergiler var çünkü.

 

 

– Edip Cansever, “Sonra biz dağ başlarında apansız kurşunlanan / süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların” diyor. Sen de “Gençtik, canımız deli acıyordu / bir türkü tutturmuştuk hevesli içten / parkalı, anonim, haki yeşil” demişsin. Neden böyle şeyler yazıyorsunuz abi siz?

Sen yazmıyor musun sence? Yazıyorsun. Alıntıladığın dizeler Aşkar 37 de yayımladığım şiirden. Şiirin adı “Eksilen”. Eksildiğimiz için olabilir mi sevgili Yağız. Gün geçtikçe eksildiğimiz için bence. Bana öyle geliyor yani. Ayrıca Cansever’le beni “siz” gördüğünüz için teşekkür etmem gerekiyor. Teşekkür ederim.

 

– Geldik İkinci Yeni’ye. Kitapta sık sık atıflar var, yer yer şakalar var, Cemal Süreya ve Üvercinka mesela. Özgür Ballı’nın İkinci Yeni’yle alıp veremediği nedir bir sorayım istedim. Bilhassa geldiğimiz yıl ve yer itibariyle, İkinci Yeni bizim şiirimizi hırpalamaya devam ediyor mu yoksa artık elini eteğini çekti mi sence?

İkinci Yeni’yi aşma meselesi gibi bir meselemiz var bizim, olmalı mı emin değilim. Yani öyle aşılacak bir mesele gibi değil güçlü bir kaynak gibi bakıyorum aslında ben. Benim meselem İkinci Yeni’yi aşma meselesini aşma meselesi gibi biraz. İkinci Yeni’yle aram iyi,  kendisiyle görüşüyorum ve ciddi düşünüyorum Yağız.

Kitapta adı geçen şairleri çok önemseyerek okumuşumdur. Olumsuz bahsettiğim bir Küçük İskender var sanırım, onun da kendi kabahati olmayan bir husus aslında şikâyetçi olduğum. Bizim İkinci Yeni’yle kıyaslanmadan değerlendirilebilmemiz güç şimdilik ama daha sonra eminim 2000 sonrası yazılan şiir başka bir şey gibi görülecek, okunacak. Özmakas’ ın “Milenyum Kuşağı” tarifinin dışında söylüyorum bunu. Bir rahatlık geldi üzerimize. Sebebini anlamak güç gerçi. Ama daha cesur şiirler yazılıyor birileri tarafından, bu iyi bir şeydir.

“Şiir sokakta” başlığıyla sokağa çıkartılan şiirin bir tüketim malzemesine dönüşmeden okura ulaşması çok daha güzel olurdu bir yandan, dileğim bu hareketin bunun yolunu açmasıdır benim. İkinci Yeni’nin bize bir şey yaptığı yok Yağız, biz hırpalıyoruz bence kendimizi. Hak etmiyor da değiliz hani.

 

 

– Çok içimden gelerek soruyorum. Bir hikâye yahut roman yazmayı düşünüyor musun? Zira naçizane, dili kullanım yeteneğin ve görsel dünyanın çok zengin olduğunu düşüyorum. Ve bir okurun olarak bundan istifade etmek de benim hakkım. Mesela bir çocuk kitabı da olabilir bu.

Öncelikle teşekkür ederim ama böyle bir düşüncem olmadı şu ana kadar Yağız. Bundan sonra düşünür müyün inan bilmiyorum. Çocuk kitabı yazamam, o çok zor bir uğraş. Üç kızım var oradan biliyorum, çocuk kitaplarının ne kadar eksik olduğunu da üzülüerek görüyorum. Çocuk kitabı zor. Roman da zor açıkçası. Çok sistematik çalışma gerektiren bir dal, okuru olarak biliyorum, öyle hissediyorum. Bu tempoda nerdeyse benim için imkansıza yakın bir sistematiklik. Gerçi buradan vaktim olsa yazardım gibi bir anlam çıkmayacağını umuyorum. Hikaye, belki. Yani biraz daha şiirsel metinler üzerinden bir hikaye kitabı yazabilirim belki bir gün ama sen sorunca aklıma gelen bir şey bu. Üstünde düşündüğüm bir şey değildi. Olur mu, bilmiyorum inan şu an.

 

 

– Baba olan şairlere (baba şairlere, şair babalara) hususiyetle sorduğum bir soru var. Sana da sormak isterim abi. Baba olmak, şiirin neresindedir? Şiir, baba olmanın nesidir?

İronika’ nın ithafında  “yazdığım en güzel şiire; Sudeniz’e” demiştim. Öyle hissediyordum çünkü. Yani babalık duygusu kolaylıkla ölçülebilecek başa çıkılabilecek bir duygu değil, yakın zamanda baba olmuş birisi olarak eminim sen de bunu anlıyorsundur. Ben her bebekten sonra bir zaman kalemi alamadım elime, o duygu başka bir şeye yer bırakmayacak kadar güçlü gibi geliyor o an için. Insan bir zaman sonra alışıyor tabii.

Baba olmak şiirin merkezinde değilse de mutlaka her seferinde bir dizesindedir, duyarlı bakmayı, biraz daha şefkatli bakmayı, hassasiyeti getiriyor olabilir mi? Umarım öyledir. Biraz daha büyümeye mecbur kılan bir şey sanırım ayrıca.

 

 

– Son soru geleneğimi sürdürüyorum: 5 şiir kitabı (şiir de olabilir) ve 5 şarkı önerisi alsak, okuyup dinleyip şifa bulsak?

Beş kitabı seçmek zor benim için, ama beş şarkıyı söylemek daha zor sanırım çünkü müzik konusunda epey zayıfım Yağız. Şöyle olsun o vakit;

Şiir kitapları için;

1-) Hüseyin Karacalar- Cevapsız Aramalar (sen muşta uzak bir kışta şiiri son beş yılda okuduğum en sıkı şiirdir)

2-) Osman Konuk- Tehlikeli Belki

3-) İsmail Aslan- Sistem Çöktü Misal Çok Yalnızım

4-) Mihrap Aydın- Az Daha Güzeldik

5-) Mehmed Said Aydın – Kusurlu Bahçe

Bu kitapların yanında benimle birlikte Ebabil’den kitabı çıkmış şair arkadaşlarım İrfan Dağ, Mustafa Melih Erdoğan, Aziz Mahmut Öncel ve Musab Kırca’ nın kitaplarını da tavsiye edebilirim, ilk kitabı çıkan arkadaşlarım bunlar, şiirlerine bir şans vermek önemli.

Şarkılar için;

1-) Dang Show- Slowly Slowy

2-) Imany- Slow Down

3-) İrem Candar- Göğe Bakalım

4-) Karmate- Nayino

5-) Erdem Akın- Aykuri Yollarine

 

 

 

 

 

Röportaj: Yağız Gönüler

İZDİHAM

 

 

 

 

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın