Said Doğrul, Ona Reddedemeyeceği Bir Teklif Sunacağım

“ah evet biliyorum demode lakırdılar bunlar
demode irrasyonalizm, antikapitalizm demode
dünya kocaman bir köy, en iyi sigara malbora…”
—Ah Muhsin Ünlü

Günümüzde ne kadar Doğu’ya gidilirse gidilsin, karşımıza Batı çıkıyor.

Galileo’ya referansla söylemiyorum.

Mahayana mezhebine mensup Bengalli bir kadın, Nijerya U17 Futbol Takımı’nda top koşturan bir genç, Lübnanlı Hıristiyan bir ailenin küçük oğlu, Moskova’da okuyan Kırgız öğrenci, Bolivarist eğilimlere sahip bir Kolombiyalı ve nihayet bayiinde Çin malı iPhone satan bir Türk. Örneklemin ekser numunesi, marka t-shirt giyiyor, günaşırı kola içiyor. Burger King’in ateşi onları çağırıyor. Neredeyse hepsi Rihanna şarkılarına aşina; Beyonce’un son albümü yaza bomba gibi giriyor. Eli klavye tutanları, CS timiyle Iraklı terörist avlıyor. Üzüldüğünde Nutella kaşıklıyor, sevincini Facebook’ta ifade ediyor. Starbucks’ın kahvesi ise diğerlerinden kesinlikle ayrılıyor.

Görüntüyle doyurulmaya alışkın muhayyileleri, ancak Hollywood ve fotokopisi prodüksiyonlardan haz alıyor. Yerel unsurlar giderek fersudeleşiyor. Birbirinin yeknesak müsveddesi olan ‘damak tadları’, bir önceki neslin alışkanlıklarına burun kıvırıyor.

Ve tercih zannettiğimiz, günbegün kadere dönüşüyor.

Sadece mezkûr günah keçilerinin değil, hepimizin mülemma olduğu bir tektipleşme süreci içerisindeyiz. French fries üstüne mayonez sıkmakta bir beis bulunmadığını düşünebilirsiniz; dünya halklarının yakın standartlara erişiminde ne mahzur var?

Pazarın büyümesine koşut biçimde ayyuka çıkan sömürünün izahını Marksistlere havale ediyorum, küreselleşmenin ekonomik boyutundan ziyade konumuzla kesişen kısımlarını ele alalım. [Bu meyanda Fatma Barbarosoğlu’nun, “Japon borsalarında duyulan bir hapşırık sesi, bütün dünyaya ağır bir gribal enfeksiyon bulaştırıyor” aforizmasını da anımsamak gerek.]

Her şeyden evvel, küreselleşme sayesinde benzer imkân ve fırsatlardan yararlananların kapıldığı bir illuzyon mevcut. Müşterek zeminde olunduğu, âdil bir düzende şansların eşit dağıtıldığına matuf sanrılar, kitlelerin dizginlenmesini kolaylaştırıyor.

Şüphesiz beklentilerin kontrolü, yadsınamayacak derecede önemlidir. Beklentilerin, yani tercih ve tepkilerin.

Baudrillard’ın misaliyle konserden yeni çıkmış insanlar, sevdikleri sanatçı vasıtasıyla ortak frekans yakaladıkları ‘yoldaş’larının jiplerine atladığını ve fakat kendilerinin otobüs durağına yöneldiğini müşahede edeceklerdir. Küreselleşmenin inşa ettiği sanallık ise uyanışı yeni morfinlerle biteviye engellemektedir. Böylece global bu köyün tarlalarını beraber süren kimseler için sınıfsal çelişkiler, tüketimin dozajı miskalinde ikinci plana atılacaktır.

Kısacası zahiren aynîleşme, derin farklılıklara perde çekecektir.

Münfaili yeterince bellediğimize göre, faile geçebiliriz.

Adına isterseniz Amerika, heyecanlıysanız dış mihraklar, yahut isabetli ifadesiyle kapitalizm, veya -hadi- kısaca Batı diyelim: Dünya ölçeğine yayılmış, tüm bölgelere şamil, bu denli mütehakkim bir ekonomi-politiğe evvelce rastlanmamıştı. “Doğaya, bedene ve ruha.. dünyaya el atmış bir İktidar!”.

İnsanlık tarihi, ilk kez gerçek İktidar’a tanık oluyor. Büyük puntolarla, bold harflerle yazılması gereken bir İktidar.

Fiziksel, siyasal, kültürel, iktisadî ve aynı zamanda bilişsel kıstaslar itibariyle dominantlığını tesis eden; nüfuz alanlarını genişlettiği kertede toplumu ve nitekim devlet aygıtını iktidarsızlaştıran bir yapıdan söz ediyoruz. Foucault’un ruhu şâd olsun!

Artık hem maddî, hem de düşünsel planda Batı’nın çekim gücüne kapılıyoruz. “Gerçek İktidar olmak, sadece bedene, ya da ruha değil, her ikisine de yön vermek demektir”. Bilimden sanata, ekonomiden hukuka, ve “algı her şeydir” fehvasınca iletişime dahî nüfuz etmiş bir yasa koyucu olarak bugün Batı temayüz ediyor.

Dikkat, yasa koyucu. Kuşkusuz, böyle bir İktidar’ın her ‘söylem’i, kendi gerçekliğini üretecek ve norm libasını giyecektir. Dolayısıyla normalin mahiyetine ilişkin algı değişecek, yeniden ve yeniden kurgulanacaktır. Aslında mümkün bütün izahların berisinde güzellik algısının evrimi, sanırım yalın bir fikir edindirebilir: 34 beden, bronz ten. İdeal telakki edilen bu özelliklere mugayir bir kadının, şişmandan çirkine türlü nitelemelere maruz kalmasına mukabil, geçmişte sıskalıktan ödü kopan, güneşten köşe bucak saklanan yığınlar mevcuttu. Sizce yarın ne buyrulacak?

Kural, istisna ve sapmaya ilişkin kategoriler de, yine özne kerteriz alınarak tarif olunuyor. Sözgelimi folklorik kıyafetlerde görüleceği gibi bele kuşak bağlamak, ‘anormal’ addolunurken; aynı kuşağı, kravat etiketiyle satın alıp boğazı sıkmaya medenîlik atfediliyor. Daha ilginci, çocukça bir ‘kabul görme’ şevkini ima edercesine, söz konusu yerel motiflerin tahfifine, hatta tahkirine meyelan ediliyor. Normun tüketicisi, muktedirin perspektifinden kendini sigaya çekiyor. Hindistan, yanı başındaki komşusunu, “uzak” doğu olarak tavsif ediyor. Takip ettiği literatür uyarınca Ortaçağ’ı pek ‘aydınlık’ bulmayan bir Mısırlı, kendi tarihini de zifire gömüyor.

Neyse, zülf-i yâre dokunmadan, fiile gelelim:

Mevzu sadece aynı markadan giyinip, aynı abur-cuburu tüketmekle kalmıyor. Zira beğeniden öte, düşünceleri, hakikat algısını değiştiren/düzenleyen bir fiilden söz ediyoruz.

Bu itibarla doğu, “Doğulu”laş(tırıl)mış, berikinin kendisini tanımlaması için kurguladığı bir ‘öteki’ olarak muhatap alınmıştır. Batı da kendisini tırnak içine alarak merkeze sabitlemiş, indî değerlerini insanlığa müjde olarak sunmuştur: “Biz daha iyisini yapana dek, en iyisi bu!”

Peki, ne yapmalı?

Tarihi bükmek suretiyle, insanî değerler nâmına kendini öncü addeden bu klasik tavrı ikrar ederek, gül gibi geçinip gidebiliriz. “Kılıcından kan damlayan Müslüman” imgesi de dâhil olmak üzere, yerleşik stereotipleri teyid ettiğiniz kertede kucaklanacaksınız, emin olun. Hele ki hukukçular, hak ve özgürlükler bakımından sadece ‘tüketici’ olmakla iktifa ederse, kariyerleri kayda değer bir ivme gösterebilir; kendimden biliyorum.

Tüm bunlara karşıt surette, “maçı biz kaybetmedik, suçlu hakem” ezberiyle ufunetlere gark olmak da mümkün. Yıllardır iğneden çok, çuvaldızlarla oyalandık, devam edebiliriz. Müdafaa pozisyonunda sıkışıp, edilgenliğin konforuyla sıramızı savabiliriz. Malzememiz bol: Batı’nın günahlarıyla bir ömür yürek serinletebiliriz.

Ama ikisi de olmaz. Bir şeyler yapmalı.

Ne apolojik tutumlara, ne de topyekûn reddiyelere artık iltifat etmemeli.

Evvela, artık rivayetlerle değil, riayet ile inanç ve değerlerimizi sahiplenebiliriz. Ahlâkın yirmi dört saat farz olduğunu unutmayarak; dürüstlüğü, güvenilirliği, feraset ve nezaketi şiar edinmekle işe koyulabiliriz. İlmimizle amel aderek cehaleti; infak ederek fakirliği; enaniyete gem vurarak ihtilafı bitirebiliriz. Tüketerek GSMH rekorları kırmak yerine, istiğna mefhumunu yeniden tedavüle koyabiliriz. Verili liberal değerlere karşı, alternatif üretmek suretiyle galebe edebiliriz. Başkalarının vâriyetini, emperyalist geçmişiyle izah etmek yerine, ucuz işçi sömürüsüne engel olup, alın terleri kurumadan haklarını teslim edebiliriz. Falancanın kirli çamaşırlarını faş etmenin, bizi temize çıkarmayacağını idrakle epey mesafe katedebiliriz.

Kimbilir belki de bir gün, anlam krizine girmiş modern dünyaya reddedemeyeceği bir teklif sunabiliriz.

Said Doğrul
İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: