”Saç” Tayfun Pirselimoğlu

”Saç” Tayfun Pirselimoğlu

Tayfun Pirselimoğlu ‘Rıza’ ile başlayıp ‘Pus’ ile devam eden ölüm ve vicdan üçlemesini ‘Saç’ ile sonlandırıyor. Biraz sabır ve bolca sükûnet gerektiren bu final filminde Pirselimoğlu yaşama bir türlü dâhil olamayanları yahut yaşamın bir türlü kabul etmediklerini çıkarıyor karşımıza. ‘Saç’ filminde yaşam iki şekilde ele alınıyor: yansıyan ve yaşanan. Hemen hemen hiç hareket etmeyen kamera ile yansıtılan durağan hayatlar ve bu hareketsizliğe inat arka fonda akıp giden yasam. Hiç bir karakter ne hayatına ne de yalnızlığına kimseyi dahil etmiyor, hepsi kendi kanıksanmış yalnızlıklarını yaşıyor. Sürprizden uzak, beklentisiz ve umutsuz. Yaşamlarında ısrarla aynılaşan aynılaştıkça yabancılaştıkları mekânlarına hapsediyorlar kendilerini.
Hamdi’nin kimsenin uğramadığı perukçu dükkânında hızına ayak uyduramadığı yaşamı pencerenin ardından seyretmesi, Musa’nın ise dünya ile aidiyet bağını koparanlardan yaşamın izlerini silmesi bu kenarda kalışın, başkalaşmanın en belirgin göstergesi. Birinin ölü bedenler diğerinin ise artık sahipsiz kalan saçlar yoluyla temas ettiği yaşam ile aralarında derin uçurumların oluşmasına neden olan aslında her ikisinin de yaptığı işler. Meslekleri yalnızlıkları ile yüzleşmelerine neden oluyor.

Hamdi’nin Meryem’e yaklaşması Musa’nın Meryem’den uzaklaşması ve Meryem’in de kendine sığınması hikâyenin merkezinde yer alan dışarıda kalma duygusunu bastıramıyor. Bazı noktalarda yaşam insanları çemberin dışında bırakıyor, filmin hemen her sahnesinde tanık oluyoruz bu kopuşa, boş sokaklarda yapılan takipler, Hamdi ile Meryem’in arka planda bir nehir gibi gelip geçen arabalara inat kıpırtısız ve silik göründükleri köprü sahnesi hayatlarımızdan bağımsız var olan yaşama dikkat çekiyor. Pirselimoğlu, aynı varoluş izlerini Perukçu dükkânının karşısında yer alan dev ekranda gösterilen hareketli karnaval görüntülerine odaklanarak ya da Hamdi’nin loş odasında sessiz bir şekilde yatağına uzandığı sırada pencereden görünen yanıp sönen neon ışıklarını mizansene katarak içerisi ve dışarısı ayrımını, hayat ile yaşamın başkalığını ısrarla vurguluyor.

Kimsenin başkasının sorumluluğunu almadığı ve kendi kapalı dünyasında yaşadığı ‘Saç’, esasen kabına sığmayan bir kentin taşıp dışarıda bıraktığı, toplumsallıktan uzaklaşıp mecburi bir aşırı bireyciliğe doğru evrilen insanların hikâyesini anlatırken insanın yaşamla temasının yine insanın insanla teması üzerinden olabileceğine dair ipuçları veriyor.
 

Radikal, Ümit Karaduman
İzdiham

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın