Röportaj, Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu’nun Yeni Aktüel’de yayınlanan röportajını okumanızı tavsiye ederiz.
“Sağın ezber bozan adamı”, “İslamcılara lazım olan Sokrates” ve “Bir huzursuz adam”… Dücane Cündioğlu bu tanımlardan kendisine en çok “huzursuz adamı” yakıştırıyor. Kategorize edilmesi güç bir insan olan Cündioğlu için “sıradışı bir entelektüel” demek yanlış olmaz. Huzursuzlukla entelektüellik paralel gidiyor…

Otuza yakın kitap yazdı ama  ‘asıl eserlerimi daha yazmadım’ diyor… Mürit kıvamında yüzlerce öğrencisi var… Ama asıl mesleği bu değil. 13 yıl köşe yazısı yazdı ama köşe yazarı da değil. Söylediklerinin içeriği ile olduğu kadar sivri söylemiyle de dikkat çeken Cündioğlu’nun hayli enteresan bir hikâyesi var… Kırım göçmeni bir ailenin oğlu olan Cündioğlu daha 16 yaşında cezaevi ile tanıştı… Lise yıllarında hızlı bir ülkücüydü. Ülkücü olarak girdiği cezaevinde Kuran’la tanıştı… İlk orucunu 1978 yılının ramazan ayında cezaevinde tuttu. 4 seneye yakın tutuklu kaldığı cezaevinden çıktığında Melami-Bektaşi meşrepli bir babanın dindar oğlu haline gelmişti… Ülkücülükle arasına mesafe koydu. İslamcılık da zaten o dönemde devlet karşıtı idi. Eskiden takdis ettiği bütün kavramların ve kurumların karşısına geçti…

“Çıktığımda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tabii ideolojik olarak aldatıldığımı düşündüm. 12 gün bilfiil işkence gördüm. Çok sıkıntılıydı. Devlet Bahçelinin kendi otoritesini onaylamayan eski ülkücülere yönelik ‘işkencede öttüler’ sözleri çok inciticiydi. Ne yapalım, zulümden nasibi olmayan masabaşı milliyetçiliğinin nadanlığı bu! Cinsel organları kömür gibi olmuş bir sürü yiğit gördüm. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi ama ülkücüler işkence gördüklerine dair fazla açıklama yapmadılar.  Devlet zarar görmesin diye… Bir de tabii sağcılık dünyanın her tarafında böyledir. Daha erildir. İşkence o erkeksilikle bağdaşmıyor. Zannediyorum bu yüzden ülkücüler nasıl işkence gördüklerini pek anlatmadılar. O dişi, feminen duyguyu tatmak istemediler. Ayrıca sağ bilinçaltında işkenceyi sıradışı olana yapılabilecek bir işlem olarak algılıyordu. Kendisi hep merkezde olduğu için, kendine yakıştıramıyordu. İtiraf etmemek için de unutmayı yeğledi.”

Dücane Cündioğlu İslam’ın en marjinal taraflarına kaydı. İran Amerika’yı def etmişti ve o da  duygusal olarak İran devriminin yanında yer aldı. Fakat cezaevi sürecinin kazandırdığı bir kavrayışın gereği olarak hiçbir gruba angaje olmadı. “O dönem fark edememiştim ama İslamcılık da gerçekte o yılların siparişle gönderilmiş ürünlerindendi” diyen Cündioğlu İslamı entelektüelize etmeye başladı. Onun İslamcılığı düşünsel bir İslamcılıktı. “Sadece Kuran-ı Kerim’i anlamaya odaklanmıştım. O dönemde böyle bir eğilim vardı. Ben o eğilim içersindeydim. Sonra bu eğilimin içinden mealcilik diye bir hareket çıktı. Mesela sonradan Edip Yüksel, Yaşar Nuri Öztürk gibi isimler de bu eğilimden etkilendi. Gelenekle problemi olan, yaşayan İslam’la problemi olan bütün entelektüeller daha derinde kirlenmemiş, saf bir köken, bir kaynak arayışına girmişlerdi. Ne olabilir bu, Kuran olabilir.  Bir de peygamber efendimizin uygulamaları olabilir. Uygulamalar konusunda sorunlar var, kesinlik taşımıyor, o halde elimizde gözümüzü kapayarak yaslanabileceğimiz tek dayanak Kur’an kalıyordu, bense gözümü açarak sadece Kur’an’a dayanmayı tercih ettim.”

Bu arada Fehmi Koru gibi isimlerle Milli Gazete’yi çıkardı. Ama bu macera uzun sürmedi. Yayınevlerinde redaktör olarak çalışmaya başladı. 10 yılı böyle geçti. Bu arada muhtelif dergilerde yazıp çiziyordu.  Çalışmalarımı yayınlarsam geçinebilirim düşüncesiyle ilk kitabını çıkardı. Ama umduğu gibi olmadı. Neyse ki o sırada Yeni Şafak Gazetesi’nden teklif geldi. Köşe yazarlığı macerası başladı. Dücane Cündioğlu’nun dergilerde yayımlanan yazılarıyla oluşmaya başlayan hayran kitlesi, köşe yazılarıyla hızla büyüdü… Hep gündem dışıydı yazdıkları, filozoflardan, ressamlardan, yaşamın ta kendisinden bahsediyordu…   “Gündemden, güncelden hep nefret ettim, hala da sevmem. Gündem meşguliyetinin insanın sorunlarıyla yüzleşmesini engellediğini düşünürüm. Güncel içerisinde kavrulan bilinçleri, düşünce ve sanatın bir süreliğine de olsa zenginleştirmesi, beslemesi gerektiğine inanırım. O yüzden ısrarla güncele takılmamaya çalıştım.”

Dücane Cündioğlu’nun kitapları ama en çok da gündem dışı yazılarında dillendirdiği enteresan fikirleri ve çarpıcı tespitleri ile büyüyen hayran kitlesi vardı. Bu kitleyle konferanslarda, seminerlerde, derslerde buluşmaya başladı. Tefsir, tarih, dilbilim, mantık ve felsefe dersleri veriyordu. Artık fanatik takipçileri vardı… Cündioğlu’na kim bu hayranlarınız diye sorduğumuzda hayli enteresan bir cevap alıyoruz.   “Tutunamayanlar… Beni deliler ve ölüler çok sever. Son dersimde 300 kişiye yakın bir kalabalık vardı. ‘Felsefe ve Sanat: Bir Ressam Bir Tablo’ başlığı altında çok farklı dersler verdim. Venüs tablolarından, Adem ve Havva tablolarına varıncaya kadar sınırları zorlayan görüntüler eşliğinde dersler yaptım.  Mesela Maria Magdalena dersi. Hem fahişe hem mümine. Dibine kadar günah çamuru içinde yuvarlanmış. Fakat sonra İsa’nın ayaklarını saçlarıyla kurulamış. Sadakati, inancı sembolize eden bir kadın. Bizim geleneğimizde bu sembolün karşılığı yok.”   Dücane Cündioğlu yaygın kanıya göre sıradan bir Müslüman’ın ilgi alanı dışında kalan böyle ilginç konular üzerinden, modern insanın sorunlarını, sıkıntılarını anlattığı için sağcısından solcusuna gençlerin ilgisine mazhar olduğuna inanıyor…

“Dinin insan olarak içinde yaşadığımız varoluşsal krizle yüzleşmemizi kolaylaştırdığına inanıyorum. Bu noktayı vurgulayan pek kimse yok. İnsanlardan herhangi bir şey beklemeden, sadece onların kendi krizlerinin bir yansımasını görecekleri kimselerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum. Bizimkisi böyle bir hüzün ortaklığı diyebilirim. TÜBİTAK dindarlık üzerine büyük bir proje üzerinde çalışıyordu. Benimle de görüştüler. Görüşmeye gelen sosyalist arkadaş, ‘Yüze yakın dindar gençle konuştum, nurcusundan radikaline bu gençlerin beslendikleri ortak isim sizsiniz, bunun nedeni  nedir?’ diye sordu. O zaman bu durumu şöyle açıklamıştım: “Ben çağdaş dünyada insanın ilkeleri ile irtibatını koparmadan modernleşebileceğini temsil ediyorum. Ben o gençlerin olmayı istedikleri yerdeyim. Bunu kibir kokmadan nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama yazdıklarımın önemli bir kısmının 70-80 yıl sonra asıl muhataplarını bulacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye’de dindarlık henüz benim söylemek istediğim şeyleri duymaya hazır değil. Ben dindarlığın şehirleşmesi gerektiğine, inansın inanmasın, insanın Tanrı’yla şehirde karşılaşması gerektiğine inanan biriyim. Aksi takdirde İslam bir kabile dini haline dönüşür, bir köylülük ideolojisi haline gelir, ki öyle. Toplumsal gücünü de buradan alıyor. İslam şehirleştikçe bireyselleşecektir. Şehirde yalnızlaşan bireylerin ihtiyaç duydukları kaynaklardan biri de din dili olacaktır. İşte ben bu yeni din dilini inşa etmeye çalışıyorum.”

Dücane Cündioğlu hayli enteresan tespitlerini tez olarak öne sürebilmek yani kitaplaştırabilmek için, kendi deyişiyle ilk eserini verebilmek için, 200 koli kitabıyla  Büyükadaya kapandı… 13 yıllık köşe yazarlığı kariyerine de nokta koydu… Biz de  Cündioğlu ile inzivaya çekildiği Büyükada’da buluştuk. Cündioğlu ile kitaplarına temel teşkil edecek olan şaşırtıcı, ezber bozan fikirlerini konuştuk… “Sağcılık büyük bir anksiyetedir”   “Sağcılık her zaman sığdı, hep de böyle olacak. Çünkü sağcılık her zaman tatmine dayalıdır, sol tatminsizliğe… O yüzden dinin özünü sol bir refleks olarak algılarım. Politik tutumumu karakterize eden de bu muhalif reflekse sadakattir. Din iktidarla işbirliği yaptığı anda erkeksi bir görünüm alır, temel özelliklerini kaybeder… Sağ tatmin olmuşların ideolojisidir. Sığlık tatminden geliyor. Tatmin olduğunu sananların çoğu sığ kimselerdir.  Tatmin olmanın getirdiği bir arayışsızlık, bir kuruluk vardır sağda. O yüzden sağ edebiyat olmaz. Sağcılık bir sistem ideolojisi olduğundan, yönetmeye odaklandığından,  hep bir iktidar sorunu çerçevesinde örgütlendiğinden, hiçbir düşünce ızdırabı içermez. Sürekli kaybetme korkusu yaşar.

Sağcılık büyük bir anksiyetedir. Çünkü vatan elden gidecek, devlet elden gidecek, din elden gidecek… Sürekli kaybetme korkusu vardır. Avradın yerinde durması lazım, atın yerinde durması lazım, silahın yerinde durması lazım.” “Ufukta kadınların çok eşliliği sözkonusu”   “Toplumsal değişim farklı bireyselliklerin ortaya çıkmasını zorunlu kılacak. Evlilikler ciddi bir şekilde nikâh bağından kurtulacak. Birliktelikler sözleşme ihtiyacı duymayacak. Bağlılıklar azalınca çok eşlilik anlamsız hale gelecek. Alışılması gereken erkeklerin değil, kadınların çok eşliliği… O yüzden de eşcinselliğin bir süre sonra toplum içerisinde doğal bir görünüme bürüneceğini düşünüyorum. Dindarlık ister istemez bu olguyla da yan yana gelecek.”   “Ben yaşamdan çok ölümü tercih ettim”   “Sokrates ‘felsefe ölmeyi tercih etmektir’ der. Ben yaşamdan çok ölmeyi tercih ettim. Yüksek düşünce ve sanatın yaşamdan çok ölüme yakın olmakla gerçekleşeceğine inanırım. İslamcılar yaşamayı tercih edenlerdir. Ben ‘dindarlar’ demeyi tercih ederim. Zannediyorum dindarlık teriminin yaygınlaşmasında, benim bu sözcüğü kullanmamın da etkisi oldu. İslamcılık politik bir tanım ama dindarlık öyle değil. Dindarların İslamcı olması gerekmez, İslamcıların da dindar olması gerekmez.”   “III. Meşrutiyet evresindeyiz. Çok güçlü bir devrimin eşiğindeyiz…”

“Türkiye’nin içinden geçtiği devre sallantı değil, çalkantı devresi. Çok güçlü bir devrimin eşiğindeyiz. Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet. Hadi bir de çok partili hayata geçiş. Şu anda yeni bir evredeyiz, III. Meşrutiyet evresinde… Ankara bugüne kadar kendisini Londra’yla, Berlin’le, Paris’le, New York’la mukayese ediyordu. Şimdi Şam’la Tahran’la, Kahire’yle mukayese ediyor. İlk defa Türkler ‘o kadar da kötü durumda değilmişiz’ diyor. Yetişen insanımız, dünyayı algılama biçimimiz, en dindarımızdan en modernimize, İslam ülkeleri ile mukayese edildiğinde fevkalade çağdaşlaştı. Türkiye modernleşme ile batılılaşma arasındaki farkı anladı diye düşünüyorum. Artık batılılaşmıyoruz, modernleşiyoruz. Bu da dindarlık üzerinden gerçekleşiyor. Bürokrasi de güya direniyor. Bugün bütün olup bitenin AK Partinin veya dindarların marifeti olduğu düşünülüyor. Oysa bu sanı doğru değil. Dolayısıyla çalkantı var, bulanıklık var. Ama her şey yoluna girecek. Beyaz Türkler de bugün olanların en nihayet kendi lehlerine olduğunu çok geçmeden fark edecekler…”   “Gerçekte kadınların hepsi dindardır”   “Kadını anlamak benim için doğayı anlamının biricik yoluydu. Doğayla temas edebilmek için öncelikle kadını anlamak icap eder… Gerçekte kadınların hepsi dindardır, kadınlık özü gereği dindardır ya da dindarlık daha çok kadına yakışır diyebilirim. Annelik, sadakat, vefa, şefkat vardır kadında… Dişillik dindarca bir şeydir. Sevimsiz olmak pahasına söylüyorum, dişi olan zayıf olandır. O yüzden de güzel olandır. Tarkovsky ‘çirkin olan kalındır,  kütük gibidir, ölüdür. Çünkü güzel olan zayıf olandır’ der.”

“Dindarlar Kaybedenler Kulübünde olanlardır”   Dindarlık kavramı birkaç anlama gelir. Benim yüklediğim anlama bakılacak olursa, dindarlar biraz da Kaybedenler Kulübünde olanlardır. Yoksulluk vardır içinde, acziyet, kaybetmişlik, patinaj yapmak, tutunamamak vardır.Roma’ya giden aslanların ağzına atılan Hıristiyanları düşünün. Dindarlık orayla alakalı… Benim dindarlığım Vatikan’daki dindarlık değil. Ben öyle bir dindar değilim. Kiliseyi altınla, gümüşle, mermerle dolduran dindarlıkla hiç işim olmaz.”   “Birilerinin ‘nereye gidiyorsunuz’ diye sorması lazım…”

“Evimin cephesinde üç motto yazılı. Hemen kapının üstünde Yunanca ‘gnosei seauton’ (nefsini bil, kendini tanı) yazıyor. Bir diğeri: ‘memento mori’ (ölümü hatırla) diyor. Diğeriyse ‘quo vadis’ (nereye gidiyorsun?) diye soruyor… Kuran’da da vardır ‘eyne tezhebune’ (Nereye gidiyorsunuz?) sorusu. Durun, sakin olun, biraz nefeslenin anlamına gelen ilahi bir çağrıdır bu. Dindarlık en özünde ‘nereye gidiyorsunuz’ sorusunu sormaktan ibarettir. İktidarın, yani gücün kendisi ise bu sorudan pek hoşlanmaz.

Türkiye’de modernleşme dindarlar üzerinden yürütülüyor, mesafe de alınıyor. Memleket adına sevindirici. Ama birilerinin ısrarla ‘nereye gidiyorsunuz?’ diye sorması gerek. Bu aşırı toplumsallıktan rahatsız olması gerek. Aksi takdirde dinin asaleti nerede kalır?”

İşte tüm bu çarpıcı sözleri, şaşırtıcı fikirleri ve keskin dili yüzünden Dücane Cündioğlu, dinlenilesi, okunulası kısaca takip edilesi bir adam…

  

Özgül Apaçe/Aktüel

İzdiham

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın