Rıdvan Gecü Röportajı, Ben Dünyayı Beğenmedim

Rıdvan Gecü, şair, 25 yaşında. İTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliği bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışıyor ve aynı bölümde doktora eğitimine devam ediyor. İlk kitabı bir şiir kitabı; Kırmızı Perfect, 2013’te yayımlandı ve yılın başarılı şiir kitapları arasında sayıldı, övgüler aldı. Şimdiyse Sünepe adında bir romanla karşımızda. Rıdvan Gecü’yle Sünepe’yi, edebiyatı, ülkeyi konuştuk.
İlk sorum magazinel. Balzac ‘ilk roman’ın “yazarının öznelliğini çok fazla barındırdığını” olumsuzlayarak söylüyordu. Olumsuzlamasına katılmadan soruyorum; Senin romanının baş karakteri ne kadar Rıdvan Gecü’dür? Bir sayısalcı olman hasebiyle net rakam istiyorum.
Balzac’la polemiğe girmek istemiyorum -ölü bir adamı yenemezsin-; fakat yanılıyor. Bahisleri yükseltelim, diyelim ki kitap, tamamen yazarının öznelliğinden ibaret olsun, burada okuyucuyu ilgilendiren hiçbir şey yok. Çünkü benim otobüste teyzelere yer verme üzerine görüşlerim hakkında bir fikre sahip değiliz Sünepe’yi okurken. Ben onun gibi de düşünsem, aksini de düşünsem; ortada bir karakter var, bunları söyleyen o. Okuyucu ondan sorumludur. Balzac’ın okuyuculuğunu olumsuzluyor ve asıl soruya dönüyorum: %17,8.
Sünepe bir isim problemi yaşıyor. Ad/adlar/etiketlerle ilgili bir problem. Saramago bir romanında “Kendi adını seçmek ve günde yüz kez onu değiştirmek insanın hakkı olmalıdır, bir ad hiçbir şeydir.” diyordu. Sünepe’nin problemi de benzer midir?
2013’te en çok konulan isimler listesinde üst sıralarda Ecrin, Belinay ve Hiranur var. Ebeveynlerimize “çocuğa isim koyma” konusunda güvenmememiz gerektiğini anlamamız açısından kıymetli bir veri. Sünepe’nin problemi bu değil tabii. Sünepe’ye adını unutturmuşlar, çünkü kullanmamışlar. Duruşu, bakışı da dahil olmak üzere her hareketine bir etiket yapıştırmaya, bir kulp bulmaya üşenmemişler, ama gönlünü almak için yalandan iki söz söylemeye erinmişler. Dünyaya dargın bir adam duruyor karşımızda, tek probleminin adlar/etiketler olduğunu sanmıyorum. İçerisinde insan barındıran her olguyla problemi var. Sevmiyor bizi.
PAMUK MESELESİ
İki kez rastladım; “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti ya da hayatımın en mutlu ânıymış bilmiyordumlarla örülü pamuk edebiyatlardan sonra kendimi nasıl kütlece aynı nicelikte olmasına rağmen pamuktan her anlamda daha ağır olmayı becerebilen demir edebiyatların içinde buldum bilmem;” ve “Pamuk, beş yüz doksan sayfa boyunca, bir müzeyi anlatabiliyor. Meselem Orhan’dan daha büyük, kredim Orhan’dan daha az” dediğin bu pamuk meselesi ne?
Benim o konuda biraz kafam karışık, Sünepe kadar net değilim (metnin bütün düşünsel ve eleştirel kısmını karaktere yükleyip işin içinden sıyrılmaya karar verdim şu an). Soruyorum, Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi’nde bize ne anlatıyor? 590 sayfa. Roman bize bir şey anlatmalı mıdır sorusu gelebilir, gelsin. Cevabım elbette ki “yoo” olacaktır. Ama şu var, 2002’de Paris’te Masumiyet Müzesi için bilgi toplarken çektirdiği fotoğraf, kitabın arka kapağında. Altı yıldır bu romanın üzerinde çalıştığı bilgisi, arka kapağında. “Nobel ödüllü büyük yazarımız” ifadesi, arka kapağında. Ben bu işten bu kadar para kazanıyor olsaydım, böyle bir eserle insanların karşısına çıkmaya utanırdım. Edebiyat, benden hep götürüyor, o yüzden hem ekmeğini yiyip hem dandik metin yazanlara karşı öfkeliyim. Öfkeliydim. Bilmiyorum, kafam karışık dediğim buydu. Sonra sonra edebiyattan para kazanılması fikri hoşuma gitmeye başladı. Allah hepimize Hakan Günday olmayı nasip etsin. Amin. Tövbe.
‘MASUMİYET MÜZESİ EDEBİYATI SIFIRLAMIŞTIR’
Sadece Pamuk da değil zaten başka isimler de “kötü edebiyat”a örnek olarak geçiyor kitabında. Popüler olanın genelde kötü veya vasat olması sebebiyle “popüler”e toptan bir red gibi bir tavır da var. Bu ayrımı kendi adıma ben de her zaman sağlıklı yapamıyorum. Senin kötü edebiyat ve nitelikli edebiyat tanımın ne? Bazı kitap isimleri vermişsin Sünepe’nin ağzından. Tanpınar’ın Huzur’u, Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı vs. gibi. Bunları sana göre diğerlerinden ayıran ne? Bilal’e anlatır gibi anlatır mısın?
Türkiye’ye seçme ve seçilme hakkı fazladır. Biz bu hakkın, hakkını veremiyoruz. Yalnızca edebiyatla sınırlanacak bir şey değil; o da popüler olduğu için şu an Recep İvedik diyebiliriz, örnektir. Esasında ülkede canavar mizah var, okurken izlerken dinlerken mest olduğum şeyler yapılıyor, ama izlenme rekoru kıran tek komedi filmimiz Şahan’a ait. Başka örnek. Hırsıza, katile -cezasını çekip çıkmış olsa dahi- evimizin kapısını açmayız, iş aş vermeyiz, işi bırak, yağmurda su vermeyiz, ama ülkeyi bir hırsızın üzerine yaptık. Hep birlikte. Bizim insanımız iyi bir insanı, iyi bir eseri tanımlayamayacak kadar kötü donatılmış. Bunların onayladığı her şeyi reddedeceksin. Ben bu çöplüğün içinden Tanpınar, Peyami Safa, Oğuz Atay, Barış Bıçakçı, İhsan Oktay Anar gibi isimler çıkabildiğini gördükçe seviniyorum. Bana diyorsun ki Tanpınar’ın Huzur’unda olup da Pamuk’un müzesinde olmayan ne? Ben bunu izah etmeyi okuyuculuğuma hakaret kabul ederim. Masumiyet Müzesi, edebiyatı sıfırlamıştır.
Aslında buna da gelecektim. Sen benden önce gelmiş oldun. Benzer şeyleri habersiz olarak yazdığımızı daha önce konuşmuştuk. Örnek olsun Marks’la Engels’in tanışması aynı dönemde, ayrı ayrı yerlerden benzer yazılar yazması üzerineydi. Ben de bizim durumumuzu buna benzetmiştim. İkimizin durumu demiyorum. Kendi adıma ben yazacağım bir şeyi yaptığım bir şakayı aynı günlerde Twitter’da görüyorum. “Pişti olmak” denebilir. Çok yaygın. Sen de muhtemelen aynı fikirdesindir. Bir “zamanın ruhu”ndan bahsedilebilir mi?
Sorma, yazacağım her şeyi çalıyorlar. Hepsini not alıyorum, benden önce davranan herkesin bir karakter olduğu ve sonunda işkence edilerek öldürüldüğü bir roman yazacağım vaktim olunca. Habersizce aynı yerlerde dolanmak çok normal; her çağda olmuş bu. Aynı havayı soluyoruz, aynı haberleri izliyoruz, dünya ikimize de dönüyor. Bence bu kadar ortak paydayla bir sol örgüt kurulur, bunu düşünelim. Zamanın ruhu var, ama bugüne hakim olan daima “eski zamanın ruhu” olmuştur. Herkesin kendinden bir öncekinden daha iyi fikir üretebileceğini unutuyoruz. Sünepe hatırlıyor bunu, o yüzden mesafeli. Hepimize.
‘BEN DÜNYAYI BEĞENMEDİM’
Sünepe’nin konumunda çok fazla insan var diye düşünüyorum. İnsan davranışlarının otomatikleşmesinden alabildiğine rahatsız. İki insanın ilişkisinden devletle ilişkisine kadar problemli bir tip. Sünepe bu durumda da edilgen konumunu koruyor. Yalçın Armağan “eserin niyetiyle yazarın niyetini ayırmak gerektiğini” söylüyordu. Seni Sünepe’den ayırarak soruyorum. Başka bir dünya mümkün mü?
Ben dünyayı beğenmedim. Bir ton soru işaretim var, cevabı yok. Yalnız soru sormak için yaratılmış olamam, bazı cevaplarım da olmalı. Bu akış, bu “timeline” içerisinde ne işe yaradığımın peşindeyim, beni elbet bir yere götürecektir. Oraya “başka bir dünya” derim. Benim başka dünya anlayışım o kadar. Çünkü kastettiğin başka dünya için iyi insanlar lazım. “Bu dünya”da onlar yok.
Kitapta bir zaman yok. Günümüz olduğunu düşünüyorum. Mekân konusunda da otobüsü saymazsak eğer referans verebileceğimiz bir mekân yok. Örneğin zabıtalarla ilgili bahiste işportacıların yoğun olduğu bir yer tarif edilebilirdi, etmemişsin. Fakat incelikli pek çok ayrıntı, tespit, gönderme var. Dolayısıyla zaman ve mekân meselesinde bunu bilerek tercih ettiğin sonucuna vardım. Neden?
Kitabın “bu zamanda” ve “bu civarda” geçiyor olduğu bilgisine ulaşabiliyoruz; okurken bir şekilde yerleşiyor. Sadece cümle içerisinde kullanılmamış, kahramanımızın kaybedecek vakti yok diyelim. Bu bilinçli bir tercihti ama hangi bilinçle tercih edilmişti? Şimdi kitap yazılıp bittikten sonra bunu bir sebebe dayandırmak kolaydır. Yazarken düşündüğüm şey ise Sünepe’nin zaman ve mekâna ihtiyacı olmadığıydı. Sünepe her şeyden önce, “olmaya” çalışıyor, kendini gerçeklemeyi başarırsa, zamana ve mekâna da ihtiyaç duyacaktır elbet. Kaldı ki sır değil; o otobüslere Akbil basılıyordu.
‘ŞİİR KİTABIMLA SÜNEPENİN YAZILIŞLARI EŞ ZAMANLI’
Şiir kitabına dönüyorum; “kimsenin beni sevmeyi denememesi üzerine” şiiri öykünün ana teması gibi duruyor. Osman, Pelin ve elleri orada da karşımıza çıkıyor. “Halka İlişkiler” şiirinde “boğazına şeker yapışan kardeş” var şiirde ölmüyor; bir de ilk soruya not düşüyorum “Suskunlar ve Ahmet Abi” şiirinde romanından bahisle “karakter çoğu yerde, kendimdi oysa” diyen Rıdvan var. Bir metinlerarasılık mı demeliyiz; şiirin bir şerhe mi ihtiyacı vardı yoksa bu temayı çok mu sevdin? Neyin peşindesin?
Sanırım az önce %17,8 olarak üfürdüğüm oranı biraz daha yukarılara çekmem gerekecek, fena yakalandık. Nasılsa kimse fark etmeyecek yanılgısıyla atıp tutuyordum; ders olsun. Şiir kitabımla Sünepe’nin yazılışları eş zamanlı sayılır, o süreçte ikisinin de tek okuyucusu ben olduğum için rahat davrandım. İç içe geçsinler, birbirlerini dışlasınlar, çelişsinler, pekişsinler, bunlar renktir; ben hoşlanıyorum. Sünepe’nin çıkış noktasını “adam resmen yer vermek zorunda kaldığı teyzeden intikam almak için roman yazmış”a bağlasak bile, o karakter ben değilim. Örneği şöyle vereyim. Halkla İlişkiler şiirinde boğazına şeker yapışan kardeş benim kardeşim, ama Sünepe’de boğazına şeker yapışan kardeş benim kardeşim değil. Benle ilgili illa gerçek bir bilgiye erişilmek istenirse, Kırmızı Perfect daha faydalı olacaktır, Sünepe’yi o şekilde okumaktan kaçınalım.
Kitabın şiir kitabınla eşzamanlı yazıldığını söyledin. Bu oldukça uzun bir süre eder. Bugün baktığında Sünepe o günkü Sünepe mi, bugün olsa bunu yazmazdım veya bunu yazardım dediğin şeyler var mı?
Sünepe’yi 2012’de bitirmiş ve basacak kimseyi bulamayınca rafa kaldırmıştım. Yayınlanması yeniden gündeme gelince bu yıl oturup baştan okudum, küçük düzeltmeler, eklemeler ve çıkarmalar da yaptım. Sürekli gelişim halindeyiz, beğenilerimiz de yerinde saymıyor. Ama 2014’te güncelleme yaparken 2012’deki zevkimi muhafaza ettim. Eleştirilecekse 2012 zevkim eleştirilsin. Bunu kaldırabilirim.
ROMANDAN BÖLÜM
Osman’ın evindeyiz. Osman çocukluğundan beri, prensipleri gereği yengesiyle beraber yaşayan bir adam. Yengesi altmış dört yaşında. Osman’ın anne ve babası, prensipleri gereği bir trafik kazasında ölmüşler. Yengesi kırk beş yaşındaymış o zaman. Osman’ın en sevdiğim huyudur bu. Onun takvimi, yengesidir. Osman biz ne zaman tanıştık? Yengem elli sekiz yaşındayken. Osman Fenerbahçe en son Türkiye kupasını ne zaman aldı? Bilmem, çoktur. Yengem daha doğmamıştı. Osman işte böyle bir adam. Ve benim en iyi arkadaşım. Ve cumartesi diyesim var, günlerden bir gün, Osman’ın evindeydik.
Röportaj: Fatih Mutlu
İZDİHAM
Kaynak: haber.sol.org.tr
İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın