Reşat Nuri, Hadiye’ye Mektuplar

Hadiye’ye Mektuplar, Reşat Nuri Güntekin’in yaklaşık on beş yıllık bir süreçte karısına yazdığı mektupları bir araya getiriyor. Yıllarca müfettiş olarak ülkenin her yerini dolaşan romancı, bu mektupları evden haftalarca, bazen aylarca ayrı kaldığı dönemlerde kaleme almış.

Hadiye’ye Mektuplar’ı okurken başlangıçta bir parça hayal kırıklığına uğradım. Yazar mektupları neşredildiğinde edebiyatçılarla ilgili bir dünyanın bilinmeyen koridorlarını arşınlamayı az çok bekleriz. Oysa Hadiye’ye Mektuplar, Reşat Nuri Güntekin’in, aşağı yukarı on beş yıllık bir süreçte eşine yolladığı mektuplardan oluşuyor ve tahmin edileceği gibi kitapta ailevi meseleler öne çıkıyor. Gelgelelim, yol aldıkça düşüncelerim değişti ve akıl erdiremediğim bir merakla bitiriverdim kitabı. Mektupların daima hüzünlü bir yanı oluyor. Yıllarca maarif müfettişi olarak ülkenin her yerini dolaşan Reşat Nuri’nin eşinden ayrılığı haftalarca, hatta bazen aylarca sürmüş. Ayrılık, iki tarafı da mutsuz etmiş. Öte yandan bu bitmek bilmez teftişler edebiyatımıza Anadolu Notları’nı kazandırdı. İlk mektuplarda karısına âşık ve hasretten muzdarip bir Reşat Nuri ile karşılaşıyoruz. Öyle satırlar kaleme almış ki, bir söyleşide dile getirdiklerini hatırlatmak isterim. Söyleşide ilkgençlik döneminde Servet-i Fünuncuları ne kadar sevdiğinden söz açıyor Reşat Nuri. Zaten kimi cümleleri, Mehmet Rauf’un ilk dönem romanlarından alınmışçasına melankolik: “Bu seyahat bende ne garip hisler, hatıralar uyandırıyor. Mektebin önünden geçtiğim dakikayı hatırlıyorum. Ne ümitsiz bir ızdırap ile oradan ayrılmıştım. Bu sene aynı yerlerden çok mesut ve muzaffer bir insan geçecek… Bir sene evvel kompartımanın bir köşesine başını dayamış, dışarıdaki kadar siyah bir elem ve ümitsizlikle düşünen zavallıya uzaktan bakıp acıyacak. Mamafih zannediyorum ki bu manzaralarda geçen seneden kalma bir hüzün bakiyesinin sirayetine karşı kendimi büsbütün müdafaa edemeyeceğim.”

 

Çocuk ruhlu romancı

Doğrusu uzun yıllar geçim sıkıntısı çeken, geç veya eksik para yolladığı için eşinden özür dileyen Reşat Nuri’nin durumu, birçok yazarımız için hâlâ geçerlidir. Belki romanlarından söz ederken öne sürdüğü düşüncelerin zıtlığı, maişet meselelerine yorulmalı. Sadece bir kez, roman bitirmenin çocuğunu ilk kez kucağına alan bir annenin hissettiklerine benzeyebileceğini söylüyor. Aynı Reşat Nuri, “Kendimi zorla gün haberlerinin pençesinden kurtararak o mânâsız masal âlemine girmek için âdeta nefsimle muharebe ediyorum.” diye bir cümle de kurmuş.

Mektuplarda beni en çok şaşırtan Reşat Nuri’nin çocuk ruhlu oluşu, daha doğrusu bu halini koruyabilmesiydi. Milletvekillerinin, müfettişlerin arasında, hatta toplantılarda önünde kalem kâğıt, Hadiye’ye gizli gizli mektup yazmaktan çekinmeyen Reşat Nuri, onca kalabalıkta yalnız, daima yalnız kalmış. Bu yalnızlık yazarın anlaşılamamasından ziyade mizacından geliyor. Hadiye’ye ve ailesine ne kadar düşkünse, insanlara o kadar uzak. Sık sık uzun tren yolculuklarında hayallere dalmanın lezzetinden bahsediyor. Akrabası Ruşen Eşref’in davetlerini hangi bahanelerle atlatıp odasına çekildiğini, arkadaşlarının düğünlerine gitmemek için uydurduğu mazeretleri birer zafer gibi anlatan Reşat Nuri, yalnızlığı dost bellemiş.

 

Reşat Nuri, Meclis’te

Yazar kimi önemli meseleleri mektuplarda sezdirse de devamını getirmiyor. Yine de bazı ayrıntıları yakalamak mümkün. Müfettişliği sırasında sık sık Ankara’ya çağrılan romancı, dil encümeninde önemli görevler üstlenmiş. Yıllarca mebusluk hayali kurduğu, mektuplardan anlaşılıyor. Ancak bu hayalin dönemin tek partisiyle yakınlıktan yahut bir mevki hırsından kaynaklanmadığını söylemeli. Maddî sıkıntıları biraz yola koymanın, çok sevdiği Hadiye’sinden daha fazla uzak kalmamanın bir yolu gibi görüyor mebusluğu. Yıllarca birtakım vaatlerle oyalanan Reşat Nuri, sonunda İsmet İnönü sayesinde muradına eriyor. Mektupların ilginç yanlarından biri, Atatürk ve İnönü’yle ilgili satırlarda gizli. Atatürk’e büyük saygı duyan, övgü dolu sözler işittiğinde mutluluğunu eşiyle paylaşan Reşat Nuri, yine de aralarında bir mesafe olduğunu hissettiriyor. İnönü’ye muhabbetinin daha fazla olması dikkate değer: “Sofrada bütün Dil Heyeti azası ve daha diğer mühim zatlar vardı. Gazi, ‘Çoktan görünmedin Reşat Nuri Bey. Böyle şey olur mu?’ diye beni haklı bir sitemle karşıladı. ‘Çağrılmadan huzurunuza girmek nasıl mümkün olur?’ diyemedim tabii. ‘İşlerim vardı paşam’, dedim.” Sonra her zamanki ketumluğuyla meseleye noktayı koyuyor: “Gecenin tafsilatını bir iki gün sonra kendi ağzımla sana anlatırım.”

İnönü’yle oysa, daha candan bir ilişkileri var: “Atatürk evvelâ bana hiç ehemmiyet vermiyor görünüyordu… İsmet Paşa yanıma geldi; nazik ve kibarane âdeti üzere omuzlarımı, yanağımı okşamaya başladı. Bu defa Atatürk de yanına çağırıp oturttu; uzun uzun konuştu.”

Dönem 1940’lı yıllar. Mebusları diğer mebusların seçtiği tuhaf bir devirden söz ediyoruz: “Kulağıma geldiğine göre İsmet Paşa bu defa mebusların tanınmış ciddi ve temiz adamlardan seçilmesi noktasında musırmış; Saffet Arıkan da bugün her zamankinden ziyade nüfuzlu imiş.” Hal böyle olunca mebusların bir günü de, çözüm bekleyen onca mesele arasında şu meyanda geçiyor: “Burada mütemadiyen okuyup yazmak, dinlenmek, Meclis koridorlarında politika münakaşaları yapmak ve gazinosunda satranç oynamakla vakit geçiriyorum.”

Hadiye’ye Mektuplar’ın kronolojisi bir tuhaf. Sözgelimi, 30 Ağustos 1929 tarihli mektuptan sonra, 28 Mart 1929 tarihli mektubu okuyoruz. 30 Kasım 1933 tarihli mektubu, 20 Kasım 1933 tarihli mektup izliyor. Metin kurmaca olsa belki daha heyecan verici olabilir ama burada sadece kafa karışıklığı yaratıyor. 27 Ekim 1936 tarihli iki ayrı mektup var. Aynı gün içinde iki mektup elbette gönderilebilir ancak içeriklerine bakınca böyle olmadığı anlaşılıyor. İlk mektupta, “Pazar günü Manisa’dan Denizli’ye hareket edeceğim.” diyor Reşat Nuri. Aynı tarihli ikinci mektupta ise şöyle demiş: “İzmir’de bir gece kaldıktan sonra dün Denizli’ye geldim.” Bu ufak tefek hatalar kitabın bütününe zarar vermiyor ama okuma zevkinizi bölebilir.

Edebiyat dünyasıyla ilgili fazla bir şey bulamayacaksınız Hadiye’ye Mektup-lar’da. Ama evcimen Reşat Nuri’nin halet-i ruhiyesi ve pırıl pırıl bir aşkın safhaları alâkanızı uyandırırsa okumazlık etmeyin.

 

 

Ömer Ayhan kaleme aldı.

İzdiham

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: