Recep Kayalı, Lütfen Kuş Olup Gitme O Kara Trenle

Trenin sallantısı uykumun bölünmesine neden oluyordu. Uyuyabilmek için kendimi bir trenin içinde olmadığıma inandırmaya çalışıyordum. Bu güzel bir oyundur. Denemenizi öneririm. Mesela kendimi babaannemin açtığı yer yatağında yatarken, tertemiz nevresim kokusunun arasında uyumaya çalıştığımı hayal ediyordum. O yer yataklarının her çocuk üzerinde bıraktığı heyecanı içimde hissediyordum. Bu benim bulduğum bir oyundu. Oyun tren gerçeğinden uzaklaştırmaya başlamıştı beni. Artık o yer yatağına uzandığımda ayağıma bulaşan ilk serinliği bile duyumsuyordum. Uykuyla gerçek arasındaydım. Aklım kurduğum oyundaydı. Dalmak üzereydim ancak çevremde konuşulanları hala duyabiliyordum. Tren durdu. Tren her durduğunda yayılan o tuhaf gıcırtı uykumu parçalıyordu. Demirin sesi kendini tekrar etti. Ben uyandım. Bu sesten benden başka rahatsız olan yoktu. Bu kötü bir yalnızlıktı. Karşımdaki yaşlı adam iştahlı uykusuna hala devam ediyordu. Tren durduğunda güvercinler korkup uçmaya başladılar. Bunu gördüğümde içim rahatlamıştı. Çünkü güvercinler bir şeyden rahatsız oluyorsa hatayı karşı tarafta aramak gerekirdi. Onlar kendilerini zevk için korkutup, uçuşmalarını gülümseyerek izleyen insanlara kin gütmeyecek kadar asil hayvanlardı. Rahatsız oldukları bir şey varsa çekip gitmesini bilirlerdi. Kendimi bir an için güvercin gibi hissettim.

Genç bir kadın kompartımana girdi. Kucağına küçük bir kız çocuğu vardı. Kadın çok gençti. Anne olmanın kendisine hayatı öğretmesini bekliyor olmalıydı. Yüzü soğuktan kızarmıştı. Şalını kucağına aldığı kızının sırtına örtmüştü. Kızı sürekli ona bir şeyler söylüyordu. Kadın karşımda uyuyan yaşlı adamı gördü. Kızına susmasını amcanın uyuduğunu söyledi. Karşımdaki koltukta uyuyan amcanın yanına oturdular. Genç bir erkek olarak benim uyuyan yaşlı adamdan daha düşük bir güven oluşturacağımı düşünmüş olmalıydı.

Küçük kız başını annesini göğsüne yasladı. Kızı annesinin uyarısından sonra hiç konuşmamıştı. Yıl bindokuzyüzbilmemkaçtı. Tren dışarıdaki soğuğu yırtar gibi deliyordu dağları. Kadın kızına babasını özleyip özlemediğini sordu. Kızı esnedi. Ağzı küçücüktü. Akvaryum camına parmağımı dayadığımda kendisine yem vereceğimi sanan Japon balıklarının ağzı kadar küçük. Kadın kızına uykusunun gelip gelmediğini sordu. Kızı ‘Biraz ‘ dedi.’Ama hemen uyumam’ Kadın çok güzeldi. İri zeytin tanelerine benzer gözlerini kızına çevirerek ‘Baban bizi çok özlemiştir anneciğim’ dedi. Kızına sürekli babası hakkında bilgiler veriyordu.  Ona babasını hatırlatmak ister gibi bir hali vardı.  Babasının onu en son bebekten gördüğünü, onu hep koynunda uyuttuğunu, az bir zamanı kaldığını, sonra tekrardan onlarla olacağını anlatıyordu. Kızı ”Çok mu seviyordu beni?”diye sordu. Genç kadın gülümsedi. Dişleri göründü. Dişlerinin parıltısının yaşlı adamı uyandırmamış olmasına şaşırmıştım.’ Evet anneciğim. Baban seni her şeyden, benden bile çok seviyor.” dedi. Kızın gülümsemesini görmek için yanımdaki boş koltukta oturmalıydınız. Bir süre sustular. Uzun yolculukların sıkıntısı kaplamıştı hepimizi. Bu sıkıntıdan mı bilinmez elimdeki kitaba bir türlü odaklanamıyordum. Kadın kitabın adını okumaya çalışıyordu. Kitabı ona uzattım. Aldı. Kitabın içinde bir şeyler arıyor gibiydi. Aradığı bir şeyi bulan herkes gibi sevindi. Sevinci küçücük bir üzüm tanesi kadar gösterişsizdi. Şiiri okudu. Teşekkür edip geri uzattı. Kızı kitabı gördü. Bana utangaç bir bakış fırlattı. Derin bir of çekti. Kadın kızının sıkıldığını anlamıştı. ” Sıkıldın mı annem ?” diye sordu kadın. Kız kafasını salladı. Kadın kıza beklemesini söyledi. Çantasından içi kırmızı renkli sıvıyla dolu bir şişe çıkardı. Kız ‘Ay suyu ‘ dedi. Sanırım aralarında bir oyun başlatıyorlardı.

Kadın kızının başkahraman olduğu bir hikâye anlatmaya başladı. Bu hikâyeyi defalarca anlatmış gibiydi. Hikâyenin neresinde hızlanacağını, neresinde nasıl bir mimik yapacağını ezberlemişti. Kızı ise defalarca bu hikâyeyi dinlemiş olmasına rağmen ilk defa dinliyormuşçasına annesine hayranlıkla bakıyordu. Hikâye kötü kalpli kral tarafından tutsak olan babasını kurtarmaya çalışan küçük prensesin başına gelenleri anlatıyordu. Kızın gücü tükendiğinde ise bu ay suyundan içmesi gerekiyordu. Kadın kızına kırmızı sıvı dolu bir bardak uzattı. Diğer avucuna evde yaptığı kurabiyelerden bıraktı. Hikâyedeki kahraman halinin gücünün bittiği sahnede kız elindeki kırmızı sıvıyı bir dikişte bitirmişti. Ardından ejderhayı yenmişti. Hikâyenin sonunda kızı babasına kavuşuyordu. Kadın hikâyeyi benimde dinlediğimi fark etmiş olmalıydı. Ay suyu dedikleri şu kırmızı sıvıdan bana da ikram etti. Aslında hiç susamamıştım. Ancak bu sıvının ne olduğunu merak ediyordum. Bardağı kafama diktim. Bu bildiğimiz erik suyuydu. Hikâye o kadar güzeldi ki ben bile bunun ay suyu olduğuna inanmıştım. Garip bir huzur beni avucuna aldı. Uykunun huzur demek olduğuna inanmak için ne muhteşem bir andı bu. Kadına tüm güzelliğine ve anneliğine duyduğum hayranlıkla baktım. Aslında buna bakmak denemezdi. Trene bindiğinden beri sürekli kendimi ona bakarken buluyordum. Üstündeki bakışımı yakaladı. Gözlerini benden kaçırdı. Utandım. Bazen böyle olur. Damağımızda bir tat asılı kalır. Kaçırılan bir bakış içimizdeki kuzey yıldızına dönüşür.  Duygularınız her şeyi yavaşlatır. Mekânlar ve zaman anlamını yitirir. Zamanın sadece dizi kanayan bir çocuk için önemli olduğu anlar vardır. Yaranın kabuk bağlayışı. Kabuğunu koparttığımızda altından akan koyu taze kanı izleyişimiz. İşte bu genç kadın ne yapacağımı bilemediğim bir yara kabuğu gibi karşımda duruyordu. İçimde kırılmamış bir put bana gülümsüyorken, karşımdaki yaşlı amca uyandı.
Pilli radyosunu açtı. Ankara radyosunda doğudaki cezaevlerinin birinde meydana gelen ayaklanmanın haberi veriliyordu. Kadının yüzü bembeyaz olmuştu. Korkunun köpek dişlerinin onun kalbini paramparça ettiğini görür gibiydim.  Dudaklarını ısırdı. Gözleri doldu. Olanlardan habersiz uyuyan kızının kulaklarını kapattı. Haberler bitmişti. Radyoda Nesrin Sipahi çalıyordu. Yaşlı adam şarkıyı mırıldanmaya başladı.

Recep Kayalı
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın