Recep Kayalı, Islak Bir Kahramanlık Öyküsü

Kahvehanemin en sadık müşterisi Kahraman amca okuduğu gazeteden kafasını kaldırdı. Göz göze geldik. Söylemek istediği bir şeyler vardı. ”Buyur Kahraman amca ”dedim. Kafasını tekrardan okuduğu gazeteye eğdi. Kahvehanenin masalarını düzenledim, dükkânı süpürdüm. Kahraman amca gelirken hep poğaça getirir. Çayın demlenip demlenmediğini sorar, demlenmiş çay önüne gelmeden poğaçalarımızı yemeye izin vermez. Yanına oturdum. Kafasını bir daha kaldırdı. “Çayın var mı?” diye sordu.” Kazan kaynıyor birazdan içeriz.”dedim.”Aksın şöyle yağ gibi boğazımızdan” dedi. Öksürdü. Ağzına dolan balgamı peçeteye boşalttı. Peçeteye baktı. Midesi bulandı. Peçeteyi buruşturup cebine soktu. Ben televizyonu açtım. O televizyon izleyerek oyalanırken çay demlenmişti. Poğaçaları yedik. Televizyonda Türkan Şoray filmi vardı. Türkan Şoray’ı görünce adının aslında Kahraman olmadığını bu ismin ona sonradan verildiğini anlatmaya başladı. Cankurtaran olduğunu, Türkan Şoray genç bir kızken onu boğulmaktan kurtardığını o gün denize gelen halkın bu büyük başarıdan sonra ona bu ismi verdiğini söyledi. Gülerek ‘Kahramanlar kolay yetişmiyor güzel çocuğum ‘ dedi. Bana yalan söylese de, sırf eğleneyim diye bu hikâyeyi kurmuş olsa da o benim kahramanımdı. Can kurtarmasına, uçmasına, gözlerinden ışık çıkartmasına gerek yoktu. Sabahın ayazında benim için sıcak poğaça getiren bu adamdan daha süper bir kahraman düşünemiyordum. Hikâyeleri kurmaya başladı. Kendisine verilen bu Kahramanlık sıfatının altını doldurmak için bir sürü hikâye kuruyordu. Bir canlı bombayı konuşarak intihar saldırısından vazgeçirdiğinden tutun, geceleri mahallenin güvenliğini korumak adına şu yaşında elinde torununun bilyeleriyle balkonda beklemesine kadar anlattığı kahramanlık hikâyelerinin ardı arkası kesilmiyordu. ”Bilyeler ne iş?” diye sordum. ”Bu mahalleyi tehlikeye sokan herkesin kafasını yararım. Yukarıdan tam kafana isabet eden bir bilyeler düşün. Neye uğradığını şaşırırlar. Yamulmuş, eğri parmaklarını gösterdi. ”Hala ne kadar çevik olduğumu bir bilsen. ” ”Hiç kullandın mı bugüne kadar peki? ” diye sordum. Yüzünde kendisini tehlikeli göstermeye çalışan bir gülümseme oluşmuştu.
Boş çay bardaklarını geri götürürken, kahvehaneye bir insan yığını girmeye başladı. Dükkân kapısı çok hızlı bir şekilde kapanıp açılıyordu. Ardı arkası kesilmeyecek gibi hissettiren bir insan seli içeri girmişti. Islak saçların ve montların kokmaya başladığı, dağılmış rimellerin ve deri ceketlerinin üzerinde su damlalarının ince şeritler oluşturarak aktığı bir grup insan karşımdaydı. Ani bastıran yağmur sabah işine, okuluna gidecek bu insanları ele geçirmiş, onlarda sığınacak tek yer olarak kahvehanemi seçmişti. Kendimi Nuh peygamber gibi hissediyordum.”Sizleri modern şehrin tufanından kurtarıyorum kardeşlerim”diye bağırmak istedim ama yapamadım. Bunu demek yerine onlara çay verdim. Yağmur dinecek gibi değildi. Fakat gidilecek işler, okunacak okullar, kazanılacak paralar vardı ve yavaş yavaş dükkânı boşaltmaya başlamışlardı. Ancak içlerinden biri yeşil kadife örtülü masada uyukluyordu. Kollarını birbirine bağlayarak yastık yapmıştı. Yağmur hızlanıyordu. Cama vuran damlalar Tanrısal bir perküsyonun en afilli notalarını oluştururken, o yüzünü benden tarafa doğru çevirdi. Yüzü çok güzeldi. İçten okunmuş bir duanın ortası kadar güzel. Bu kız kesin şekerden yapılmış olmalıydı. Eğer burada olmasa dışarıdaki yağmurda kesin erirdi. Onun buraya gelmesi, bu masada uyuyakalması başka nasıl açıklanırdı. Tanrısal güvenlik devrede olmalıydı. Bütün günahlar birleşip asla bu kıza uğramayacağız diye yemin etmiş olsalar o ancak bu kadar masum görünebilirdi. Onu daha rahat izleyebilmek için çaprazındaki masaya oturdum. Kahraman amca kadın programı izliyordu. Kız uyurken sağ elinin işaret parmağını kaldırdı. Sonra indirdi. Sonra elini yumruk yaptı. “Rüyasında ne görüyor acaba?” diye düşündüm. Bir şey ona doğru koşuyor, o işaret parmağıyla ona doğru koşan şeyi bana gösteriyor, ben ona yetişemediğimden koşan yaratığa doğru bir yumruk sallıyor olabilir miydi? Rüyasında beni görmüş olsa ne güzel olurdu. Neticede yağmurdan kaçarken buraya sığınmıştı ve şuan önünde duran yarısı içilmiş çayı içi ısınsın diye ben koymuştum önüne. Uyumadan önce gördüğü son şey bendim. Rüyasında beni görme ihtimali ne güzeldi. Yağmur kesilmesin burada kalsın diye dua ettim. Belki duam kabul olmaz diye Kahraman amcaya seslendim”Kahraman amca âmin de. ” ” Yok ” dedi.”Neden. İçimden bir dua ettim âmin desen ölür müsün ?” ”Demiyorum güzel çocuğum. Çünkü yağmurun devam etmesini istemiyorum” dedi. Şaşırdım kaldım. “Ben duayı sesli mi ettim?”  diye sordum. ‘Hayır, kıza çok gürültülü baktın ” dedi. Utandım. Kız alt dudağının kenarındaki benini kaşıdı. Uyandı. Saatine baktı.’ Geç kaldım ‘ dedi. Yağmur durmamıştı. Hapşırdı. Burnunu çekti. Hasta oluyordu. Kızarmış gözleri hapşırıktan sonra yaşlanmıştı. Çayın parasını masaya bıraktı. Parasını almasını çayın ikram olduğunu söyledim. Teşekkür etti. Gülümsedi. Ama parayı almadı. Eğer eski dönemlerde yaşasaydım gülümsemesine binlerce köle azad ederdim. ”Yağmur durmayacak gibi isterseniz biraz daha oturun, hem size ıhlamur verebilirim ”dedim. ‘Gitmem gerek ‘dedi. Öksürdü. O öksürünce ağzıma bir kan kokusu gelmiş gibi hissettim. İçimde kopmuş bir yara kabuğunun bıraktığı kan göletinin kokusu yayılmıştı. ”İyi günler” dedi yağmura karıştı. Ağır yürüyordu. Uyku sersemliğini atamamış olmalıydı. Arkasından bakıyordum. Kahraman amca cebinden üç anahtar çıkardı. Birini bana uzattı. Anahtarın üzerinde yapıştırılmış bir kâğıtta ‘Toprak’ yazıyordu. Kahraman amca sokağı işaret etti. Yağmur hala yağıyordu. Kız daha fazla ıslanmamalıydı. Hasta olduğunu bile bir daha göremeyecek olmak zaten yeterince can sıkıcı bir durumdu. Dışarı çıktım. Yol kenarına dikilmiş ağaçlardan birinin toprağına anahtarı batırdım.”Sol ” dedi Kahraman amca. Anahtarı sola doğru yavaşça çevirdiğimde yağmur azalmaya, hava ısınmaya başlamıştı. Anahtarı sürekli sola doğru çevirerek ilk batırdığım pozisyona getirdiğimde ise yağmur durmuş, güneş açmıştı.”Dink” diye bir ses duydum. Sesten sonra gökkuşağı ortaya çıktı. Rahatlamıştım. O daha fazla ıslanmayacaktı. Sadece gidip kışlıklarını kaldıracaktı. Omzuma eğri parmaklarıyla Kahraman amca dokundu. Avucunu uzattı. Anahtarı avucuna koydum. İşaret parmağını ağzına götürerek ‘Sus ‘ dedi. ‘Sır tutabilir misin güzel çocuğum? ‘Kafamı yukarıdan aşağıya hızlıca indirerek evet dedim. Gülümsedi. Anahtarı cebine koydu. Uzaklaşmaya başladı. Toprak kurumuştu.
Recep Kayalı
İZDİHAM
İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın