Recep Kayalı, İçinde Çingene Kız Geçen Hikaye

Dedem televizyon izliyordu. Haberlerde terörden bahsediyorlardı. Ölen her gencin adı okunduktan sonra dizlerine vuruyordu dedem. Kızgın mıydı yoksa üzgün müydü tam anlayamamıştım. Zaten yaşlı adamlar için ikisinin pek bir farkı yoktur. Bense onun kulaklarını bakıyordum. Kocamandılar. Her geçen gün kulaklarının, burnunun biraz daha büyüdüğünü görüyordum. Böyle giderse kafası büyüyen organlarını taşıyamayacak gibi geliyordu bana. Acaba kulakları düşseydi ne olurdu? Kulakları düşseydi babaannem onları yerlerine dikerdi. Ama babaannem sağını solunu hep karıştır. Ters dikerse kulakları dedem Picasso’nun tablolarına dönerdi. Eliyle gömlek cebini yokladı. Sigarasını bulamadı. Sigarasını aramak için etrafa bakındığında kendisini izleyen beni gördü. Gülümsedi. Gülümsemesi sığırcık kuşlarının toplu gösterileri kadar güzeldi. Beni güldürmek için ağzındaki takma dişleri eline aldı. Üst dişler ile alt dişleri birbirine çarparak ‘’ Merhaba. Ben Koca ağız. Nasılsın ‘’  gibi şeyler söyledi. Gülmedim. Dişlerini tekrar ağzına yerleştirdi.  Her hareketini büyük bir şaşkınlıkla izliyordum.  Kulakları, burnu büyüyen, dişleri sökülüp takılabilen bir adam olarak karşımda büyüleyici duruyordu. Onu dikkatlice seyretmem çok hoşuna gitmişti. 

 
Beni yanına çağırdı. Gittim.  Alnımdan öptü.  Nefesinden Maltepe sigarası akıyordu.  Saçlarımı okşadı. Elleri tütün kolonyası kokuyordu. Öğle namazından sonra çişini camii tuvaletine yapmış olmalıydı. Çünkü tütün kolonyası sadece camii tuvaletlerinde olur. Dedem camii tuvaletine gider, sadaka kutusuna üç beş kuruş para atardı. Aslında o camiinin hocasını hiç sevmezdi ama olsun neticede camii mahallemizin camisiydi. En küçük yardım bile önemliydi. Hoca ile aralarında olan husumet başka bu başkaydı. O yüzümü okşarken ben işaret parmağının ucunun olmadığını gördüm. Tırnaksız, son boğumu olmayan kalın bir parmak. Bu hayatımda gördüğüm en garip şeydi. En son sünnet olduğumda buna benzer bir şeyle karşılaşmıştım. Şaşırdığımı görünce gülümsedi. Ona parmağının ucuna ne olduğunu sordum. Düşündü. Hafızamda sonsuza kadar yer etmek istediğinden olsa gerek bir hikâye kurmaya çalışıyordu. Çünkü ölüm böyle bir şeydi. Kendisini ölüme yakın hisseden herkes birilerinin aklında kalmak için uğraşırdı.  Unutulmak kendimizi çürümüş bir diş gibi hissettiren acı bir duyguydu. Ve dedem unutulmak istemiyordu. Hikâyesini toparladı. 
 
Eskiden marangoz olduğunu söyledi. Kötü bir giriş yapmıştı. Parmağının acı geçmişinin tüm sırlarını ilk cümlesi ele veriyordu. Babam benim yaşlarımdayken ona yemek getirirmiş.  Yatak odasındaki dolabı, yemek masasını, oturduğumuz kanepeyi kendisinin yaptığını söyleyip,  bunların nasıl yapıldığı hakkında bilgi vermeye başlamıştı. Bunlar teknik detaylardı. Bütün bunların beni sıkmış olduğunu fark etmiş olacak birden sesini alçalttı. Bir gece camdan bir sehpa yaparken içeri bir kızın girdiğini söyledi. ‘’ HEH ‘‘ dedi.  Gülümsedi.  Kendisini benim için ölümsüz yapacak olan hikâyesini bulduğundan dolayı çok sevinçliydi.  İçeri giren kızı parmağının ucunun kopmasına nasıl bağlayacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey benim için harcadığı emeğin beni çok mutlu ettiğiydi. İçim şerbetleniyor sandım. Devasa bir revaniyi kemiriyor gibi hissediyordum. ‘’Kara bir kızdı, çingeneydi sanırım.’’ Dedi. Kapının üstünde asılı duran nazar boncuğunu işaret ederek ‘’ Şu nazar boncuğu mavisi gibi gözleri vardı’’. Ayağa kalktı, tekli koltuğun üstüne fırlatılmış olan ceketinin cebinden sigarasını çıkardı.  Derin bir nefes çekti. Anlattığı hikâyeye bağlanıyor gibiydi. 
Kızın onunla hiç konuşmadan yanından geçtiğini, camdan sehpanın üzerine çıkıp dans ettiğini söylüyordu.  Hikâyeye kattığı bu farklılık onu kendinden geçirmişti. Ağzıyla müzik yaparak onun cam sehpa üzerindeki dansını taklit etmeye çalışıyordu.  Kızın attığı her adımda camda bir gül bittiğini, bu güllerin dikenlerinin onun ayağına battığını ve son olarak cama düşen kan damlalarından bahsetti.  Hikâyesine devam edecekti ancak az önce dans ettiğinden dolayı nefes nefese kalmıştı. Kalp atışlarını evin diğer ucundan duyabilirdiniz. Oturdu. Elleriyle su istediğini anlattı. Getirdim. Suyu içti.  Yorgunluğu geçmemişti. Hikâyeye devam edip edemeyeceğini merak ediyordum. Dayanamayıp ’’ Parmağına ne oldu peki? Cam mı kesti ?’’  Diye sordum. Tanımadığım bir acıyla başını öne eğdi. ‘’ Makineye kaptırdım ‘’ dedi. Hikâyeye devam edememiş olması ikimizin de canını sıkmıştı. Sustuk. Sessizliği dedemin derin nefes alış verişleri yırtıyordu.  Kanepeye uzanıp televizyonu açtı. TRT 3 ‘de ‘’ Ebru Sanatı Belgeseli ‘’ vardı.
RECEP KAYALI
İZDİHAM

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: