Recep Kayalı, Balık

 

Balıklardan özür dilememiz gerekiyordu. Genç bir baba olarak yapmalıydım bunu. Bilirsiniz bizlerin örnek olması gerekir. Yoksa çevre sorunlarıyla fazla ilgili bir insan değilim. Bugüne kadar Kadıköy iskelesinde bana çevre dergisi satmaya çalışan genç kızı kibarca reddetmek dışında pek bir yararım olmadı doğamıza. O kibarlık da kız güzel diyeydi .( Neyse. İşin orasını kurcalamayayım). Çevre sorunu sayılır mı bilmem ama bir keresinde babaannem ’Acurların dibine işeme büyüyünce tadı acı olur ‘’ demişti şimdi onu hatırladım.

Bak yine oldu. Yine doğamızı düşündüğümde karnım acıktı. Aklıma bağ bahçe geldi. Yarın pazar var. Çarşıya inmeli. Meyveleri koklamalı. Köylü kadınlara bakmalı. Aklıma babaannem gelmeli. Babaannem çocukluğumdaki köy pazarında oturmalı. Fındığını satmalı babaannem. Kadınlar plastik yoğurt kaplarının içine böğürtlenler doldurulmalı. Böğürtlenler yoğurt kabının içini boyamalı. Beyazın üstüne bordo, mor benekler gibi durmalı böğürtlen izleri. Herkes bu büyülü tabloyu kaçırıp resim sergilerine koşmalı. Bir ben kalmalıyım orda.

Dikenlerin çizdiği kavruk elleri ve altında duran böğürtlen tablosunu seyretmeliyim. Kendimi tanıtayım. Ben, güzel bir şey gördüğü zaman kitlenip kalmak dışında hüneri olmayan adam. Hiç gitmedim resim sergilerine. Karım sever resim sergilerini. Resim öğretmenidir kendisi. Otuz iki yaşında ve İstanbul doğumludur. Allah’ın en güzel tablosu olarak yaşar aramızda. O güldüğünde odamız sakız ağacı kokar.

Ayağımın acısına rağmen yaz öykülerine konu olacak güzel bir gündü. Bütün gün gezip, denize girip, bisiklete binmiştik. Dondurma bile yedik. Çünkü güzel günler hep dondurmayla bitmelidir. Zıpkınla dalmıştım. Bir karagöz balığının peşine takıldım. Oğlumu bana hayran bırakacak güzel balık. Seni vurduğumda onun gözünde kelleşmeye başlamış bir süper kahraman olacağım. Anayasalarda geçmiyor olabilir ama babalar hep kahraman olmalıdır. Öyle olmasalar bile öyle hissetmelidirler. Devam etmek istiyorum ama babalık konusunda fazla nutuk atamıyorum. Zaten oğlan bir garip büyüyor, annesi kızıyor diye yanında küfür bile edemiyorum. Yavruşum falan diyor çocuğa. Ellerini sürekli kolonyalı mendille siliyor. Korkuyorum çocuk fazla hassas olacak. Böyle giderse lisede falan döverler bunu. Pısırık olur diyorum anlatamıyorum hanıma. En iyisi dönünce maça falan götüreyim. Giydireyim parçalıyı, ona Hagi’yi anlatayım. Karagöz’ü dikkatle takip ediyordum. Suyun altı çok güzeldi. Uçuyormuş gibi hissediyordum suyun altında. Karagöz kaçamadı benden, onu sırtından vurdum.

Ne kadar yüzdüm hatırlamıyorum ama başka balık vuramamamıştım. Tek balıkla akşam yemeği olmaz. Ama vurduğum balık büyükçe bir balıktı. Biz yemeyiz. Oğlana yediririz. Yemiyor ki. Zorla yemek yediriyoruz. Tazecik balık. Nerde bulacak böylesini. Kıyıya dönüyordum. Paletlerimle yürümek zor oluyor diye çıkardım paletleri. Paletleri çıkarırken oluşturduğum küçük dalga denizin dibindeki kumları oynatmış kumlar denizi bulandırmıştı. Bir sonraki adımımı göremediğim bir denizkestanesinin üstüne atmıştım. Ayağımın altına milyonlarca iğne batmış gibi acıyordu canım. Topallayarak kıyıya gelmiştim. Ayağımın üstüne basamıyordum. Oğlum kıyıya geldiğimi görünce koştu. Gülüyordu. Zıplayarak balığı kutluyor gibiydi. Zıpkının ucunda sallanan balığı görünce hayran hayran baktı bana. Öyle güzel baktı ki bırakın ayağımın acısını ayağımın varlığını bile unuttum. Topallayarak karımın yanına gittim. Balığı nasıl vurduğumu anlatıyordum onlara. Bire bin katıyordum. Oğlum ben anlattıkça heyecanlanıyordu. Balığı kıstırışımı, nişan alışımı anlattığımda küçük şaşkınlık sesleri çıkartıyordu. İşte budur. Baba bir av hikâyesi anlatır evlat onu böyle heyecanla dinler. Bir gün benim yerime geçip zıpkınla dalacağını hayal eder. Şu maça gidelim. Ligler başlasın. O zaman şahane olacak çocuk. Ben avcılığın sırlarını anlatırken karım ayağımın altındaki dikenleri çıkarmaya çalışıyordu. Oğlum balığın sırtındaki kanlı deliğe bakarken dişlerimi sıkıyordum. Acıdan ağlayacakmış gibi olmuştum. Ağlamadım tabi. Ayağımın acısıyla pansiyona döndük.

   Dönüş yolunda erik ağacı vardı. Ayağım sağlam olsa dalacaktım eriğe. Ya da dalmazdım şimdi milletin bahçesi ya haram falan çocuğun önünde yapılacak şey değil. Oğlum Karagöz’ün bir kısmını yedi. Bir kısmını diyorum çünkü balığı annesi ayıkladı. Balığı ben ayıklasaydım bir gramını bile israf etmezdim, ellerimi kullanırdım. Ama annesi balığı çatal ve bıçakla ayıkladı. Balığın yarısından fazlasını bırakıp büyük, beyaz, lezzetli parçalarını ekmek içine koyup çocuğun ağzına tıkıştırdı. Sonra kalktı. Ellerini defalarca yıkadıktan sonra yemeğine devam etti. Yemekten sonra balığın kalan kısmını kapının önündeki kedilere verdi. Onun merhameti başak tarlaları kadar güzeldi. Kedilerin hayır duasını almış olması şaşırtmamıştı beni. Oğlanı yatırdık. Topallayarak yatağımıza girdik. Çok yorgundu bir şey yapamadık. Önce uykuya hazırlandı. Ben onu izledim. Uzandı yanıma. O uykuya dalmadan kulağına şiirler okudum. Bayılır böyle sanat sepet işlere. Küçücük gülümsedi. Dudakları çamaşır ipi gibi oldu yüzünde. Kalbimi o ipe asabilir ve onu güneşte kurutabilirdiniz. Gıkım çıkmazdı. Uyumadan öptü beni. Uykuya daldı. Dedim ya yorgundu şiir falan da bir işe yaramadı.

  Ayağımın acısından uyuyamıyordum. Akşam yemeğinden kalma kolayı içmek için mutfağa giderken oğlumun ağlayan sesini duydum. Kâbus görmüş olmalıydı. Yavaş adımlarla yanına gittim. Ayağımı sarmıştık. Krem sürmüştük. Ben adım attıkça dağılıyordu krem. Oğlum koca adamlar gibi içli ağlıyordu. ’’ Neyin var oğlum ?’’ diye sordum. Ağlamaya devam ediyordu. Sarıldı. ‘’ Kâbus falan mı gördün? Canavar mı gördün? Ne gördün? Köpek mi saldırdı? Beni mi öldürüyorlardı? Korkma buradayım yavrum’’ dedim. Neler demişim Allah’ım korkmayan çocuk bile korkar. Ya hanım haklı daha dikkatli olmalı. Gözyaşlarını sildim. Yüzüne baktım. Gülümsedim. Kafasından öptüm onu. Bebek şampuanı kokuyordu. Al işte. Ya adam okula başlayacak hala bebek şampuanı. Bir şey demiyorum. Bir şey dediğim zaman ben kötü oluyorum. ‘’Geçti babacım’’ dedim. ‘’Anlat’’. ‘’Balık’’ dedi. Anlamamıştım. ‘’Ne olmuş balığa ‘’ diye sordum. ‘’ Öldürdük onu’’. Oğlum kalbinin tüm acısıyla kurmuştu cümlesini. Diyecek bir şey kalmamıştı. Cevap vermem lazımdı. Babaydım ben. Saçma da olsa cevap vermeliydim. Hiç böyle hayal etmemiştim ilk dertleşmemizi. Ben onun dalgınlığını fark edecektim.

Bir akşam yemeğinde çorbasına dokunmayıp boş boş salataya bakarken yakalayacaktım onu. En bilgin, en babacan edamı takınıp ‘’Kim bu kız ?’’ diyecektim. O utanacaktı. Hanımı komşuya yollayıp baba oğul dertleşecektik. O kendini tutamayıp ağlayacaktı. Az önceki gibi ağlayacaktı. Birden koca adam olacaktı önümde. Kız ona yüz vermeyecekti. Ben boşver diyecektim o boşvermeyecekti. Sonra anlayacaktı neden boşver dediğimi.’’ Haklıydın baba’’ diyecekti. Ben sırtına vuracaktım. Her şey beklediğimden çok daha erken olmuştu. Şu balık bozmuştu hayalimi. Oğluma doğanın kuralının bu olduğunu, bizlerin yaşamamız için bu besinlerden almamız gerektiğini anlattım. ‘’ Balık yemeyebilirdik, patates yiyebilirdik ‘’ dedi. Bir şey diyemedim. Bir şey söyleyememenin dünyanın en acı şey olduğunu bana ispatlayan bir andı bu. Balığı vurduğumda neşeli olduğunu, üzgün görünmediğini söyledim. Oğlum ise rüyasında balığın sırtındaki kanlı deliği gördüğünü söyledi. Ne zaman gözünü kapatsa o deliği görüyormuş. Balığın bir ailesi olabileceğini onu ailesinden ayırdığımızı söyledi. Çocuk cidden hassaslaşıyordu. Merhameti annesinden almıştı. Yaşlı gözlerine biraz daha baksaydım kalbinin güzelliğinin bana ilahi sırrı fısıldayacağına emindim. ‘’Ne yapabiliriz?’’ diye sordum. Balıklardan özür dilememiz gerektiğini söyledi. Çünkü kötü bir şey yaptığımızda özür dilememiz gerekirmiş. Çünkü annesi ona bunları söylemiş. Kadın ne güzel konuşmuş. Şimdi ‘’Evladım özür denilen şey hiçbir işe yaramaz. Onu bizler ikiyüzlülüğümüze kılıf olsun, işimize gücümüze bakalım, insanlarla alış verişimiz eskisi gibi devam etsin diye uydurduk’’ diye nasıl söyleyeyim çocuğa. Oğlum bana iyi insan olmayı öğretiyordu.

Kalktık. Giyindik. Sabahın erken saatlerinde çarşıda bulunan KITMİR PET SHOP’ a girip iki Japon balığı aldık. Oğlumun planına göre balıkları denize döküp hatamızı telafi edecektik. Acaba Japon balıkları denizde yaşar mıydı? Ben böyle düşünürken oğlum da bana Japon balıklarının denizde yaşayıp yaşamadığını sordu. Aynısını alt komşuda görmüş. Akvaryumda yaşayan balık denizde yaşar mıymış? ‘’Balık oğlum bu yaşar herhalde ‘’dedim. İskeleye geldik. Oğlum balıkları denize boşalttı. İkimizde kardeşlerini yediğimiz için balıklardan özür diledik. Balıkların kardeşleriymiş. Çocuk işte. Kırmayalım gönlünü. Acaba bizimkisi Küçük Kara Balık’ı kaç yaşında okuyacaktı. Özür diledikten sonra oğlum denize doğru bildiği tek duayı etti. Bende ona eşlik ettim. Unutmuşum zaten eskiden bir sürü dua biliyordum. Takılıyordum, karıştırıyordum ama iyi kötü bayağı dua biliyordum. Kendimden utandım. İlerde bizim gibi olmasın diye acaba çocuğu Kur’an kursuna mı yollasam? Diye düşündüm. Şu işi ayarlamalı. Balıklardan özür diledikten sonra eve döndük. Oğlum bütün gece uyumadığı için eve gider gitmez sızdı. Ben ise güneş yavaş yavaş tepeye çıkmasına rağmen uykusuna devam eden karıma bir süre baktım. Pansiyonun sahibi köy pazarına gitmek için bahçeden dışarı çıkıyordu.

Recep Kayalı

İZDİHAM

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın