Recep Kayalı, Anlaşılmayan Öyküler Yazan Adamın Öyküsü

Kadın yorgundu. Sanki bütün gece uğraşmış, dişleriyle yırttığı gökyüzünden kendisine bir yorgan yapmıştı. Onun yorgunluğu yeni bir güne başlamak için öncelikle geçmiş günlerden kalan anıları öldürmekle görevli olan binlerce meleğin yorgunluğuna bedeldi. Öğle güneşinden kaçıp, gölgesine sığındığı bir ağacın kaslı gövdesine kulağını dayamış, ağacın ona fısıldadıklarına gülümsemişti. Eve yorgun gelmiş, soyunmuş yüzüstü uzanmış, ağacın ona anlattıklarını düşünerek uyuyakalmış olmalıydı. Onu kutsallaştırmak için hikâyeler kuruyorum. Biliyorum az önceki gibi bir hikâye kurup buna inanırsam hayal kırıklığına uğramam kaçınılmaz olur. Ancak hikâyeleri hayattan daha güzel yapan tadının ekşi bir elma gibi olması değil midir? Daha gerçekçi bir hikâye kurmaya çalışıyorum. Kadın market alış verişinden dönmüştü. Marketin manav reyonundaki indirim onun doğuştan tüketim güdülerini kaşımıştı. Kilolarca domates almış, bir kısmıyla salça yapıp dolaba koymayı, bir kısmını salatada kullanmayı ama mutlaka kremalı bir domates çorbasını akşam önüme sunmayı planlayarak buraya kadar gelmişti. Hangisinden başlayacağını seçememiş ve uyuyakalmış olmalıydı. Bu sıcaktan yapış yapış çarşamba gününde, terlediğinde odayı fesleğen kokusu saran kadının kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. İş çıkışı eve her dönüşümde onu odamda yatarken buluyorum. Uyumakta olan bu kadına hikâyeler kuruyorum. Yatağın kenarına oturup onu izlemeye başlıyorum. Gözlerim saçlarının arasından başlayıp, çıplak iki omzunun tam ortasında sahipsiz bir bebek gibi duran ter damlasına takılıyor. Sık ormanların ve dağların arasından köylere ulaşan bir kaynak suyunu andırıyor teri. Mis gibi fesleğen kokuyor. Kadının vücudunun dokunulmazlığına ilk defa aykırı hareket ediyorum. Bu fesleğen kokusu beni içine çekiyor. Onu iki omzunun ortasından öpüyorum. Dudaklarımı çektikten sonra öptüğüm yerde tırnak izine benzer izlerin oluşmaya başladığını görüyorum. Bu izler bir yazıyı oluşturuyor. Ancak içine yavaş yavaş kan oturan sonra kırmızılaşan bu izlerden oluşan yazıyı okuyamıyorum. Kendimi tutamayıp onu öpmemin ona verdiği zararı görmek beni çok üzüyor. Sırtında oluşan (benim sebep olduğum)bu izi Tanrı jiletle kalbime atsa acım anca azalır. Gidip krem getiriyorum. Sağ elimin parmak uçlarına sürdüğüm kremi kadının omzunda öpücüğümün yol açtığı tırnak izlerine sürüyorum. Kremli parmaklarım yaranın üzerinden geçtiğinde boğuk bir insan sesiyle karışık cızırtılı bir melodi duyuyorum. Bu karmaşıklığı önlemek için bir daha yaranın üzerinden geçiyorum. Ancak boğuk ses cızırtılı melodiye aynı şekilde eşlik ediyor. Parmak uçlarımdaki kremi temizliyorum. Yaraya üfleyerek yavaşça kuru parmaklarımı kadının omuzlarından geçirmeye başladığımda rüzgârlı bir ortamda çalan yan flüt sesine karışmış bir insan sesi duyuyorum. Bu rüzgârdan yutulan ses, büyüleyici müziğe karıştığında söylenen kelimeyi anlayamıyorum. Üflemeden parmaklarımı yaranın üzerine geçirdiğimde ise kadının omzunda yazan kelimenin ‘Prens’ olduğunu söylüyor ses bana. Bu öpücükten oluşan yazım, el yazımdan bile kötü. Ben bu prens kelimesini ‘Peynir ‘ diye okumuştum. Prens kelimesinin tek başına bir anlamı olmayacağını anlamam uzun sürmüyor. Yara izinden oluşmuş kelimenin yanındaki boşluğa bir öpücük konduruyorum. Uyuyan kadının yüzünde bir acı ifadesi belirdikten sonra, içten gelen, acısı kulağımı yakan sessiz bir ‘Ah’ çıkıyor dudaklarından. Merakım onun canını yakıyor. Bu bir sınanmaysa bitsin istiyorum. Sırtında yeni yaralar, yaralardan oluşan yazılar beliriyor. Parmak uçlarım bu yaranın üzerinden tekrar geçtiğinde kelimelere piyanonun eşlik ettiğini duyuyorum. Yazının üzerinden geçtiğimde ‘ Uyan artık dedi ‘ diyor ses bana. İki yazının üzerinden geçtiğimde yaralarda oluşan cümlenin ‘Uyan artık dedi Prens’ olduğunu anlıyorum. Yazıyı sesli okuyorum. Kadın uyanıyor. Çıplak sırtı bana dönük gerinirken omzundaki yaralar kayboluyor. Ben hiç bir şey anlamadan o giyinmeye başlıyor. Kulağıma eğilip ‘Masalın geri kalanını mail adresine atarım ‘ diyor. Kapıyı çekip çıkıyor. Fesleğen kokulu ıslak yastığa yüzümü bastırıp bir süre duruyorum. Canım domates çorbası çekiyor.

Recep Kayalı
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: