Rahime Kasım, Sana Hazırlanırken

“dünyanın en güzel sabrına”

Beşinci kattaki evimizin odama açılmış penceresinden atladım. Biraz yuvarlandım, ayağa kalktım. Dizlerim kanamadı. Yere düştü ciğerim, eğilip almadım çünkü vaktim yoktu. Yalınayak koştum şehrine. Sokağın en bitmeyen köşesinde başıma çığ düştü. Oradan başladım kendimi kıyılara vura vura başımı maviyle ezerek sana kurban olmaya. Bu şehirde deniz yoktu. Önce denizi buldum efendi. Yüzme bilmezdim, boğulmamaya çalışırken öğrendim. Limanlarda üzerimden kuru yük gemileri geçti. Martılara simit atmayı merhametinden sayanlar benim açlıktan bitkin düştüğüm iskeleleri görmezden geldiler. Suriyeli bir çocuk göreceğim diye korktum. Sudan çıktığım gün, sana kavuştuğum gün olsun diye yıllarca ütülenmemiş ama her gün giyilmiş bir ceket gibi yaşadım. Biliyordum ki o ceketi kuruyunca sen giyecektin.

Henüz seninle tanışmamıştık. Belki de tanışmamamız için bir sürü sebep bilerek sıralanıyordu. Önümde dursan arkamı dönmemi gerektirecek şeyler oluyordu. O şeylerin canı cehennemin dibine. Bir insan bir insanı ancak bu kadar tanıyamaz. Sen adımın ne anlama geldiğini bilmeyenler grubundandın, ben senin memleketine hiç gitmeyenler tayfasından. Ama ceketim ağırlaştı iyice, balıklar ve adını bilmediğim bir sürü deniz canlısı yakama yapıştı. Bir yerde durdum. Beş yaşımdaydım, evimizin balkonunda anneme seni soruyordum. Diyordum ki: kokusu ne renk olacak?

Büyüdüm. Koku ve renk. Duydum. Kokun ki evinin haritasını çiziyordu. Yusuf adında birinin cenazesini tulumun ağıt sayfasından okuyorlardı. Duyuyordum. Sen değildin. O koku o tabuttan gelseydi ceketimi asla kurutamayacaktım. On yedi yaşımda yazdığım bir şiirde sözünü ettiğimkadınların ceketini verme meselesi hayal olacaktı. Sen değildin, birinin ölümüne sevinmek haramdır. Affet Yusuf. Yürüdüm. Yürümedim süründüm. Süründüm, askerliğimi yapmamıştım. Kokunu bastıracak diye kanamadı hiçbir yerim. Kadınlar da askere gitseydi silahlar hep kötü adamları vuracaktı. Sana geliyordum, feminizmi yanlış ya da doğru, anlamıyordum. Hangi çiçekleri koklayarak büyümüştün de ben o kokundan haritayı üzerimden bir deniz geçmesine rağmen kaybetmiyordum?

Büyüdün. Kapındayım. Büyümeni değil, büyümeyi bekledim kapına gelmek için. Bana “bekle,  o gelecek” dediler. Ama ben sen bana “bekle, geleceğim” demişsin gibi geldim. Şuracıkta gel diye, sana kalmaya geldim. Kadın kapıya gelmez, kadın kapıdan alınır derler. Geldim. Yol uzak diye geldim. Gelmeye üşenirsin diye geldim. Gelmemen için hiçbir sebep kalmasın diye geldim. Ha cesaret. Ha gayret.

Tak tak tak.

Evde kimse yok. Uzun yola gitmişler. Haberin geldi. Kapımıza ellerini bırakan senmişsin. Kendine bozkırdan bir teselli burkmuş, yollara sürünmüşsün. Toz toprak toplamış paçaların, yakanı yırtmışsın.

Tak tak tak.

Beşinci kattaki evimizin odama açılmış penceresinden girmiş, beni su toplamış ciğerimden tanımışsın. Nasıl dönülür bu yoldan geri? Anne açma kapıyı, daha ceketim kurumadı. Kadere iman etmek bu meseleyi halletmektir efendi.

Bilhassa kendine iyi bak çünkü sonra sana ben bakacağım.

 

 

Rahime Kasım

İZDİHAM

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın