 | Nedim Gürsel: Bir Varoluş Biçimi Olarak Yazı ya da Franz ile Felice |

Bir süredir karlı Berlin gecesinde –gecelerinde– neredeyse unutmaya başladığım Türkçe sözcüklerle boğuşurken, lambanın ışığında beyaz kâğıdın boşluğuna, uçumuna doğru çekilmeden –düşmeden– önce Kafka’yı düşünüyorum. Onun yalnızlığını, kendini tümüyle edebiyata adamak, adayabilmek için katlandığı acıları, dünyadan, aşklardan, yeryüzü nimetlerinin tümünden uzak durma kararlılığını. Eğer yazmak her sözcükle biraz daha derine inmekse, sonu belirsiz bir kazıya başlayıp kendini hırpalamaksa, “Yazılmamış Kitaplar Mezarlığı”nda söylediğim gibi derin ve karanlık bir kuyudan çekip çıkarmaksa sözcükleri, cümlelerle gelen o benzersiz ve büyük yalnızlığı kimseyle, hiç kimseyle paylaşmamaksa yazmak, Kafka’nın deyimiyle “salt edebiyattan ibaret” bir gölgeye, bir varoluş biçimine dönüşmekse, bu içe kapanışın elbette bir bedeli olmalı. Benim, yalnızlığımı daha da çoğaltan, derinleştiren, ikide bir “şeytanın iğvası”na uymama, onun peşine takılmama yol açan bu karlı Berlin gecelerinde ödediğim bedel, Kafka’nınkinin yanında hiç kalır. Yine de, karım ve kızımdan uzakta, bir bakıma bekârlık günlerime dönüş –ama geçici bir dönüş– olarak yaşadığım zamanları “kârhaneme” kaydediyorum. Kaydederken de, ister istemez Kafka düşüyor aklıma.
|
|
|