Platon, Devlet

Platon’un Devlet Kitabı’ndan;

― Herhalde fark etmişsinizdir ki, duyularımızı yapan usta, görme ve görülmeye, ötekilerden daha çok emek vermiş.

― Hiç düşünmemiştim bunu.

― Düşün öyleyse: Ses ve duyma, duymak ve duyurmak için bir başka şeyi gerektirir mi? Öyle bir şey ki, onsuz biri duymaz, öteki duyulmaz olsun.

― Hayır, böyle bir şeyi gereksinmezler.

― Hepsi demeyelim ama, duyularımızın çoğu, böyle bir şeyi gerektirmez. Gerektireni var mıdır sence?

― Yoktur.

― Gözlerimizde istediği kadar görme gücü olsun, onları istediğimiz gibi kullanalım. Her şeyde istediği kadar renk olsun. Bir başka cinsten üçüncü bir şey işe karışmazsa, gözlerimiz görmez, renkler de görülmez.

― Nedir, bu demek istediğin?

― Işık dediğin şey.

― Doğru.

― Demek ki, görme ve görülmede, öteki duyularla nesneler arasında olmayan değerli bir bağ vardır. Ama sen belki tutar, ışık değersiz bir şeydir dersin.

― Hiç de değil, ışığı nasıl küçümserim!

― Sence, gökteki Tanrıların hangisi bu bağı elinde tutar? Hangisinin yardımıyla gözlerimiz, görebildiği kadar görür, görülebilen şeyler de görülür?

― Güneş Tanrı demek istiyorsun… Herkese göre ışığın kaynağı odur?

― Peki, görmenin bu Tanrıyla nasıl bir ilişiği olduğunu bilirsin?

― Nasıl?

― Görme yetisi ve bu yetiyi içinde taşıyan göz dediğimiz şey güneş değildir, tabii.

― Değildir, elbet.

― Ama, duyular arasında güneşe en yakın olanı gözdür, değil mi?

― En yakını tabi.

― Ondaki görme yetisi de, güneşten akıp gelen bir güç gibi değil midir?

― Doğru.

― Peki, görmenin kendi değil, sebebi olan güneş de, gördüğümüz bir şey değil midir?

― Doğru.

― Öyledir.

― Şimdi şunu iyi belle, iyinin doğurduğunu söylediğim varlık güneştir. İyi, onu kendine eş olarak yaratmıştır. Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da iyi düşünce ve düşünülen şeyler için odur.

― Nasıl! Daha iyi açıkla bunu.

― Bilirsin ki, renkleri gün ışığıyla değil de gece ışıklarıyla aydınlanan nesnelere bakıldığı zaman, göz onları güçlükle görür, kendini kör olmuş, gözü keskinliğini yitirmiş sanır insan.

― Evet.

― Ama, nesneler gün ışığıyla aydınlandı mı, aynı göz onları apaçık görür; kör olmadığı ortaya çıkar.

― Şüphesiz.

― Ruh için de şöyle düşün: ruh, bakışlarını gerçeğin ve varlığın aydınlattığı bir nesneye çevirdiği zaman onu kavrar, bilir ve tam bir anlayışa varır. Ama, karanlıkla karışık doğan ve ölen geçici şeylere çevrildi mi, yarım yamalak, bulanık görür onları. Bir görünüşten ötekine, bir uçtan öbür uca atlar; aklını işletemez olur.

― Öyledir.

― İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama, bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstünedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.

― Bilimi ve gerçeği doğuran, onlardan daha güzel olan bu iyinin sence görülmedik bir güzelliği olmalı. Ama herhalde iyiye zevk demeye kalkmazsın.

― Tanrı korusun. İyinin nasıl bir şeye benzediğini bak sana şöyle anlatayım.

― Nasıl?

― Güneş, görünen nesnelere, yalnız görülme özelliğini sağlamakla kalmaz. Kendisi gelmeden onları dünyaya getirir, büyütür, besler. Buna bir diyeceğin yoktur herhalde?

― Yok.

― Bilinen şeyler için de öyledir. Bilinme özelliğini iyiden alırlar. Bundan başka iç ve dış varlıklarını da ona borçludurlar. Böyleyken, iyi, hiç de bir varlık değildir. Varlıktan çok daha parlak, çok daha güçlü bir şeydir.

O zaman Glaukon kahkahayı bastı:

― Ey Güneş Tanrı! Ama da yükseklere çıktın!

― Kabahat sende, dedim, ne diye bu konuda düşüncemi söyletiyorsun bana?

― Sen gene kesme, söyle. Daha ileri gitmek istemesen bile, iyiyle güneş benzetmen üzerinde dur. Belki unuttuğun bir şeyler olmuştur.

― Elbette çok şeyler unuttum.

― Peki. Ne kadar önemsiz olursa olsun, hiçbir şeyi atlamadan söyle.

― Atlayacağım, hem de çok şeyler atlayacağım diye korkmuyorum. Ama böyle gelişigüzel bir konuşmada ne kadar mümkünse o kadar atlamamaya çalışacağım.

― Aman çalış.

― Dediğimiz gibi, iki şey düşün şimdi: Bunlardan biri, kavranan dünyanın başında olsun; öteki, görülen dünyanın başında. Göğün demiyorum, çünkü o zaman güneş kelimesini kaynakları üzerindeki bilgimi ortaya dökmek istediğimi sanırsın. Bu iki çeşidi, görülen ve kavranan iki dünyayı iyice anlıyorsun değil mi?

― Evet.

― Şimdi, iki ayrı uzunlukta, ortasında kesilmiş bir çizgi düşün. Bu iki parçadan biri görülen dünya, öteki de kavranan dünya olsun. Parçalardan her birini aynı orantıyla yeniden ikiye böl. Nesnelerin aydınlık ve karanlık derecelerine görü dünyada bir parça elde edeceksin: Yansılar parçası. Yansı dediğim şey, önce gölgeler, sonra suda, ya da parlak düzeylerde, görülen şekiller ve onlara benzer bütün daha başka görüntülerdir, anlıyor musun?

― Evet, anlıyorum.

― Şimdi bir tarafına yansı dediğim çizginin öbür yarısını al. Orada canlı varlıklar, bitkiler ve insanın yaptığı bütün nesneler bulursun.

― Peki.

― Şuna bir diyeceğin var mı? Görünen dünya sahte ve gerçek diye ikiye ayrılır. Bir şeyin yansısı, kopyası, ondan ne kadar ayrıysa, sanıyla bilgi de birbirinden o kadar ayrıdır, değil mi?

― Evet.

― Şimdi kavranan dünyanın çizgisini nasıl keseceğiz, onu düşün.

― Nasıl?

― Şöyle: Böldüğümüz çizgini ilk parçasında ruh, deminki parçaya asıllarını koyduğumuz nesneleri birer yansı olarak ele aldığı için, araştırmalarına varsayımlardan gitmek zorunda kalır; ilkeye değil, sonuca götüren yolda girer. İkinci parçada ruh, yansılara başvurmadan varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnız kavramlarla yapar.

― Bu dediğini iyi anlamadım.

― Peki, baştan alalım. Belki şöyle daha iyi anlarsın: Bilirsin ki, geometri, aritmetik ve onlara benzer bilimlerle uğraşanlar, tek, çift diye, üçgen, dörtgen diye, üç çeşit açı diye bir çok şeyleri varsayarlar. Bunları bilinen şeyler gibi ele alırlar. Bunlardan ne kendilerine, ne de başkalarına hesap vermeyi gerekli bulmazlar artık. Sonra, bu varsayılmadan kalkıp basamak basamak yükselir, bir sonuçtan ötekine geçerek, önceden kafalarına koyduklarını ispat ederler.

― Evet, bilirim.

― Şunu da bilirsin ki, bu adamlar görünen şekilleri ele alıp bunlar üzerinde fikir yürütürken asıl düşündükleri bu şekiller değil, bunların benzediği başka şekillerdir. Asıl düşündükleri soyut dörtgen, soyut köşegendir, kendi çizdikleri köşegenler değil. Kendi çizdikleri şekilleri –ki yalnızca bunların da gölgeleri ve suda görüntüleri vardır– birer yansı olarak kullanırız, yalnız düşüncenin görebildiği üstün şekillere varırlar.

― Doğru.

― İşte kavramlar bölümü derken bunları anlıyordum. Düşünce bunları ararken, ilkeye gitmeden varsayımlar kullanmak zorundadır; çünkü, varsayımların üstüne yükselemez. Öbür bölümdeki gölgeleri doğuran nesneleri birer yansı olarak ele alır. Bunları gölgelerden daha ışıklı,daha değerli sayarlar.

― Anlıyorum. Geometride ve ona benzer bilimlerde yapılanı söylemek istiyorsun.

― Şimdi kavramlar çizgisinin ikinci bölümüne gelelim. Burada aklın kendiliğinden dialektika gücüyle kavradığı şeyler vardır. Burada akıl, varsayımları birer ilke diye değil, sadece varsayım olarak, birer basamak, dayanak olarak alır. Bütün varsayımların üstündeki bütünün ilkesine yükselir. Bu ilkeye yükselince, ondan çıkan bütün sonuçlara dayanarak varacağı son yere varır. Bu arada görülen, duyulan hiçbir şeye başvurmaz. Kavramdan kavrama geçerek, sonunda gene bir kavrama varır.

― Anlıyorum, ama pek o kadar da değil. Çünkü, bu sözünü ettiğin araştırma pek kolay bir iş olmasa gerek. Bana öyle geliyor ki, senin ortaya koymak istediğin şu: Dialektika yoluyla ulaşılan varlık ve kavram bilgisi, varsayımlara dayanan bilimler yoluyla elde edilen bilgiden daha açıktır. Şüphesiz bilim konularını inceleyenler, duyularını değil, düşüncelerini kullanmak zorundadırlar. Ama onları ilkeye çıkmadan varsayımlara dayanarak inceledikleri için, sence ancak bir ilkeyle anlaşılabilecek olan bu nesneleri anlayamazlar. Anladığıma göre sen, geometri ve ona benzer bilimlere kavrama değil, çıkarma bilgi diyorsun. Çünkü çıkarma bilgi, sanıyla kavrama bilgi arasında ortalama bir şeydir.

― Çok iyi anlamışsın. Şimdi bizim çizgi üzerinde yaptığımız dört bölüme, dört türlü düşünüş yolunu uygula. En yüksek bölüme “kavrayış” diyelim, ikincisine “çıkarış” üçüncüsüne “inanç!”, dördüncüsüne de “sanı”. Sonra bunları aydınlık derecesine göre sıralayalım. Bunu yaparken de, bir şeyin gerçeğe ne kadar yakın olursa o kadar aydınlık olacağını unutmayalım.

― Anlıyorum, dedi, koyduğun sırayı da uygun buluyorum.

Not: Resimdeki pek Platon’a benzemiyor ama ne yapalım elimizde fotoğrafı yok ki.

 

Platon, Çevirenler : Sabahattin Eyuboğlu – M.Ali Cimcoz

İzdiham

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: