Perihan Özcan, 140 Karakter Gençliği Ve Poe

Poe, insanoğlunun bütün tedirginliklerini, endişelerini, huzursuzluklarını, kötülüklerini ve korkularını açık ediyor. Bir nevi suçüstü yapıyor. 1800’lerde geceleri mum aleviyle aydınlanan nesille “140 karakter gençliği” bu yüzden aynı paydada buluşuyor.

O hayattayken dehşet dolu hikâyeleri fazla kimsenin umurunda olmadı. Güç bela bastırdığı kitapları çok satmadı. İsmini duyduğunda pek az kişi onu saygıyla selamladı. Edgar Allan Poe ne hikâyeleriyle ne de şiirleriyle gurur duymaya fırsat bulabildi. Beş parasızlığını alkolle unutmaya çalışan, kumar masalarında sabahlayan bir derbederdi. Kapısını çalan hayranları değil alacaklılarıydı. Yakacak alamadığı buz gibi evlerinde hastalanan karısı Virgina’yı yaşatamadığı için hep kendini suçladı. Onu sokakta kendinden geçmiş bir halde sayıklarken bulduklarında sadece kırk yaşındaydı. Geride yarım kalmış bir roman, öyküler, şiirler bıraktı. Marazi kahramanlarının gerçekle düş arasında gidip geldiği dehşetengiz hikâyeler polisiye yazarlarına ilham verdi, fantastik ve gotik edebiyatın temel taşları oldu. Bugün hâlâ en çok okunanlar arasındalar.

Okura suçüstü yapan yazar

“Yaşarken değeri bilinmeyen yazar” vurgusu için yapılmış bir girizgâh değil bu. Best-seller yazarlarının aldıkları yaratıcı yazarlık dersleriyle yayıncılarıyla birlikte kıvanç duydukları günümüzde, eğer bir yazarın hemen hemen iki asır önce yazdığı hikâyeler baskı üzerine baskı yapıyorsa durup düşünmek lazım. Mesele popülerin iyi mi yoksa kötü mü olduğu değil, eserin değeri. Bu noktada aklın üreteceği ilk soru şu: Bir edebi eserin değerini kim, nasıl belirler? Eleştirmenler mi, ödüllü yarışmaların jüri üyeleri mi? Eserin yazarıyla yayıncısına kazandırdığı para mı? Cevap: hiçbiri! Örneklerle görüyoruz, bir eserin değerini yaşadığı yıl sayısı belirliyor. Eserin ne kadar yaşayacağına karar veren ise okur. Çünkü insan kendini bulduğu hikâyeleri seviyor ve bu hikayeleri yazanları okuyarak ödüllendiriyor.

İşte Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinin iki asır sonra bile okunmasının ilk sırrı bu. Poe insanın karanlıklarına sokuluyor, âdeta aklından geçenleri okuyup ismini vermeden başka bir karaktere büründürüyor, gizlerini anlatıyor. Bütün tedirginliklerini, endişelerini, huzursuzluklarını, kötülüklerini ve korkularını açık ediyor. Bir nevi suçüstü yapıyor. Bütün o iç karartıcı mekânlarda hastalıklı, aklı uyuşmuş, delilik nöbetleri geçiren karakterlerin yaşadıkları, farklı çağlarda yaşamış insanları bu yüzden kendine çekiyor. 1800’lerde geceleri mum aleviyle aydınlanan nesille “140 karakter gençliği” bu yüzden aynı paydada buluşuyor.

Dışarıdan girilmesi mümkün olmayan kilitli bir odada işlenen cinayet, ilerleyen yüzyıllarda da ilgi çekecek ve “Morgue Sokağı Cinayetleri” nefesler tutularak okunacak. Çünkü bir cinayeti çözmeye çalışmak yarı katil yapar insanı ve aslında herkes potansiyel katildir. Veba salgınından korunmak için yüksek duvarlarla çevrili şatosuna çekilip demir kapıları içeriden lehimleten Prens Prospero’yu nasıl bir sonun beklediğini öğrenmek için “Kızıl Ölümün Maskesi” bir solukta bitirilecek. Çünkü herkes bencildir ve bencilliğinin cezasını ürkerek de olsa bilmek ister. Altın Böcek’te William Legrand’ın saf altın olduğu tahmin edilen bir böcek tarafından ısırıldıktan sonra peşine düştüğü hazineyi bulup bulamayacağı elbette merak edilecek. Çünkü herkes daha fazlasına sahip olmak ister. Sıra Kuyu ve Sarkaç’a geldiğinde, okuyan kör bir kuyuda üzerinde gidip gelen sarkaç altında kıpırdamadan bekleyen yarı baygın kahraman yerine koyacak kendini. Çünkü herkes en az bir kez feci biçimde ölebileceğini düşünür ve herkesin mucizelere inanmaya ihtiyacı vardır. “Yaşamak ile ölmek arasında fark görmeyecek kadar kaybetmiş olanların bile ciddiye aldığı konular vardır.”

Dostoyevski’nin Poe hayranlığı

Poe hikâyelerini okumak, onun gerçekle hayal arasında kurduğu köprüde kısa bir yolculuğa çıkmak gibi. Katilin maskesinin ardında yüz yoktur ama ortadaki tartışılmaz cinayettir. Tablodaki at canlanıp intikam peşinde koşar. Poe’nun “düş içinde düş” diye tanımladığı durumlara sizi inanmaya ikna eden onun matematik, tıp, mitoloji, psikoloji ve felsefeden beslenen hayal gücüdür.

Hak ettiği şöhrete öldükten sonra kavuşan Poe hakkında farklı değerlendirmeler yapıldı. Dostoyevski’nin hayranlığını dile getirdiği hayal gücünü D.H. Lawrence “mekanik” bulduğunu söyledi. Konu Poe’nun öyküleri ama şiirlerinin de tartışıldığını hatırlatmak gerek. Adıyla özdeşleşen Anabel Lee’nin de aralarında bulunduğu şiirlerini sözgelimi T.S. Eliot sevmedi ama Baudelaire ve Valery bu şiirlere methiyeler düzdü.

Poe hikâyelerinin bir özelliği de, aradan zaman geçtikten sonra tekrar ele alındığında yeni okunuyormuş hissi yaratması. Onu edebiyat klasiklerinden biri haline getiren ikinci sır da bu. Okuru kelimelerle sarhoş etmek yerine anlatmak istediğini anlatıyor. Sanki bir cümle çıkarsanız anlatı bozulacak.

Poe’nun hikâyeleri, Memet Fuat’tan Tomris Uyar’a farklı kişilerce birçok kez Türkçeye çevrildi. Öykü derlemeleri farklı başlıklarla yayımlandı. Aralarında en lezzetli bulunan, Hasan Fehmi Nemli’nin üç ciltlik çevirisiydi kanımca.

Poe’yu bugün yeniden hayatımıza almamıza neden olan ise Kuyu ve Sarkaç. İçinde Morgue Sokağı Cinayetleri, Şişedeki Mektup, Altın Böcek, Kızıl Ölümün Maskesi, Kara Kedi gibi on üç Poe klasiği olan kitap en iyi çeviri değilse de okunabilir.

Perihan Özcan
İZDİHAM
Kaynak: Radikal Kitap

KUYU VE SARKAÇ
Edgar Allan Poe
Çeviren: Nazire Ersöz
Can Yayınları
2014, 256 sayfa, 19 TL

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın