Paul Austerın Kış Günlüğü

 Can Yayınları ocak ayını Auster ile açtı yine.

 Bir zamandır bir tuhaf halden muzdaribim. Sanki bağışıklık sistemimin bir türlü üstesinden gelemediği bir mikrobun ara ara yatışıp sonra nedensiz atak yapması gibi bir şey bu.

Hiçbir zaman iki kitabı bir arada okuyamamışımdır. Bu sebepten ne olursa olsun, çok beter olmadıkça bırakmam okuduğum kitabı. Lakin durum bugünlerde fena. Ortalıkta beş altı kitap, baştan sekiz, on bilemedin yirmi sayfası okunmuş olarak dolanıyor. Aslında sebebini biliyorum. Okuma listemin kabardıkça kabarması, okunacakların artık raflara sığamaması yüzünden bu. Bir şekilde aslında kendimi değil de onları yatıştırmaya çalışıyorum ama beyhude çabalıyorum, biliyorum.

Pazartesi günü işe gidemedim.Dört gündür üç yaşındaki kızım yukarıda anlattığıma benzer bir grip virüsü ile mücadele ediyor. Pazar günü iyileşti, artık okula gider derken geceyi zor sabah ettik. Baba işe, abi okula gittikten sonra ateşten pembeleşmiş yanaklarıyla salondaki kanepeye yatıp, televizyondaki çizgifilme dalgın bakışlarla bakmaya başladı. Göz kapakları kapanmak istiyordu, geceden kalma bir yorgun savaşçıydı. Yanına çağırdı beni. Masanın üzerinde duran okuduğum ve seksen sayfa kadar ilerlemiş olmaktan ötürü muhtemelen de bitireceğimi varsaydığım kitabıma doğru giderken bir anda küçük tuvaletin (kitaplık) kapısına asılı bir poşet içinde duran, haftasonu asılmış ve rafa henüz konmamış kitaba doğru yöneldim.

Sevdiğim İstanbul günlerinden biriydi. Ne sağanak ne çiseleme arası kararında asil bir yağmur yağıyordu. Sokaktan geçmekte olan servis araçları Pazar gününden kalan rehavet battaniyesini sokakların üzerinden kaldırırken bir bardak demli çay ile kızımın yanına, kanepeye oturdum. Başını dizlerime koydu. Ateş yüzünden kıyafetlerini çıkarmıştım, iç çamaşırlı bedenini örtmeye yetmeyen bebeklik örtüsünü çıplak omuzlarına doğru çektim, ayakları örtünün dışında kaldı. Kendi dizlerime bizim evle tezat leopar desenli polar battaniyeyi aldım ve eskilerden, çok eskilerden tanıdığım birinin sözcükleri ile evimize çöreklenen hastalık kasvetinin dağılmasını umut ederek okumaya başladım.

Şimdiden söyleyeyim sevgili okur, bu kısa bir yazı olmayacak. Zaten başlangıç bu kadarsa var sen anla ne kadar yazacağımı.

“Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.

 

Yataktan kalkıp pencereye giderkensoğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altı yaşındasın. Dışarıda kar yağıyor ve arka bahçedeki ağaçların dalları bembeyaz oluyor.”

Kitap böyle başlıyor. Altmış dört yaşındaki Paul Auster, Paul Auster’a geriye dönüp çocukluğuna dair hatıralarında kalan ilk anılarla başlayarak yaşamını anlatıyor. Bu bir yaşam dökümü kitabı. Yaşam dökümü…Evet, otobiyografiden daha iyi geliyor kulağa. Otobiyografi bende otopsi ile aynı kökten geliyor olmalarından olsa gerek insanın kendi hayatını bir bilirkişinin sahip olması gereken duyarsızlık ve duygusuzukla kesip biçmesiymiş hissi yaratır.

Paul Auster’ın yaşam dökümünü okurken, aslında seyrederken de diyebiliriz, insan anlattıklarının içinde kaybolup gidiyor. Bilen bilir, Paul Auster’dan filmleri okumak ne denli keyiflidir.

Paul Auster’ın bedeninde çoğu çocukluktan kalma yaraların izlerini sürerken kafamın içindeki aynada yüzümü santim santim incelerken buldum kendimi. Yakın zamanda sıkılan ve bir süre sonra yok olacak birkaç önemsiz sivilce izinden başka sağ yanağımdaki gebelik lekesini anımsadım. Onun da yıllar içinde eskisine kıyasla netliğinin artık kaybolmasına üzüldüm. Sol elime baktım. Bir zamanlar büyük bir cerrah olacağımın işareti varsaydığım başparmağımdaki benin çoktan yok olmaya yüz tuttuğunu, silikleştiğini fark ettim.

Yeniyetmelik yıllarına doğru ilerlerken sayfalarda yazarın kitaplarından tutkunu olduğunu bildiğim beyzbolu bu sefer yazarın çocukluğunun gözüyle okuyacak olmak heyecanlandırdı beni. Ardından bir erkek çocuğun yetişkin bir erkeğe evrimle süreci, deneyimleri, beklenti ve hayalkırıklıklarını okudum. Bu sayfalarda duraksadım, on yaşında bir erkek çocuk annesi olarak yakın gelecekte beni nelerin beklediğini biraz daha ayrıntılı öğrenmeyi umarak daha bir dikkat kesildim. Kaç genç erkeğin karşına gecenin bir vakti Baudelaire okuyan bir Sandra çıkar ve yalnızlığını giderir merak ettim. Aklıma Yeraltı Sakinleri’nde sevgilisinin dizine başını koyup yatarak Proust okuyan melez geldi.

Yazar yön bulma güçlüğünü anlatırken acaba insan dünyayı dev bir labirent olarak algıladığında yazarak içinden çıkmaya mı yoksa daha bir kaybolarak daha fazla zevk almaya mı çalışır, diye düşündüm.

Sonra birbiri ardı sıra kapılar açılıp kapanmaya başladı. Paul Auster’ın açtığı bir kapıdan girip diğerinden çıktıkça yazarın genç erişkiliğinden orta yaşına doğru yol aldım. Hemen her entelektüelin, hele ki o dönemdeki, olmazsa olmaz Paris hayalinin gerçekleşmesine tanık oldum. Paris’te çatıda bir hizmetçi odasının dar sınırları içinde kişi eğer olmak istediği yerde ise hissettiği varoluşsal huzuru tattım.

Provence’taki evi okurken kah kırsalında kırlarda dolaştım, kah küçük bir koruluğun başındaki, gövdesi kalın, kabuğu nemli bir ağacın gölgeliğinde kitap okuyup bir süre sonra ılık bahar esintisi yüzümü okşarken hafiften kaykılarak gözlerimi kapadım, tatlı bir uykunun kollarına kendimi bıraktım.

Tabii ki Vermont. Paul Auster’ın kitaplarını okuyup da Vermont’u bilmeyen yoktur herhalde. Vermont’taki o harap, her tarafı dökülen yazlık ev ve onun evden beter haldeki müştemilatı. Hani bir fırsat olsa da bir yazara bunca ilham veren evi görmek mümkün olsaydı, diye içimden geçirdim.

Kızım uyandı. Bunu fırsat bilip hastaneden doktor randevusu aldım. Okumaya ara verdim. Kitaba geri döndüğümde saat 2’deki doktor randevumuza gidip geri gelmiştik. Bir gece önce geçirdiğimiz huzursuz ve ateşli gecenin sorumlusu tahmin ettiğim gibi Östaki disfonksiyonuna bağlı otitti. Kızım yolda yine uyumuştu. Kucağımda taşıyıp kanepeye, başı sabahkinin aksi yöne gelecek şekilde iltihaplanan sol kulağı rahatlasın diye onun üstüne yatırdım. Sonra sabahkine benzer pozisyonumu alıp bu sefer bir fincan kahve eşliğinde yeniden okumaya koyuldum.

Paul Auster’ın annesi ile ilgili kısmı okurken bir insanın hayatında bunca önemli bir figür olmanın sorumluluğunu bir kez daha hissettim. Bir çocuğun annesine duyduğu sevginin, anıların, üzüntülerin yaşandığı sırada önemsiz gibi görünen anlarla nasıl beslendiğini gördüm. Yazarın annesini kendi gözünde bir çeşit aklama çabasını okudukça annesi ile alıp veremediği olmayan yok mu, diye düşündüm. Yazarın annesi öldüğünde kendisini dünyaya getiren bedenin yok oluşuna karşı duyduğu üzüntü belki de kitabın en vurucu kısımlarından biriydi.

Yazarın ölmekten korkmayı, yaşamaktan korkmakla bir tutuşunu sevdim. Böyle demesine rağmen büyük bir kadercilikle ölümle ilgili düşüncelerini bir şekilde “ölümün de hayırlısı” sonucuna bağlamasına şaşırmadım.

Akşam oldu. Eşim işten, oğlum okuldan geldi. Sıradan bir akşamı bir kere daha devirdik. Bir ara, eşim maç seyrederken oğlanın odasına gidip yatağına yattım. Kızım yatakta yanıma oturdu, çizgifilm seyretti. Biraz orada, oğlum ödevini yapar, kzım çizgifilm seyrederken uyukladım.

Son olarak eşi Siri Hustvedt (kendisi benim favorileri yazarlarımdan biridir) ve evliliği ile ilgili kısma da değineyim de bitireyim. Hani kimin umurundadır bilmiyorum ama bu çok sevdiğim iki yazarın evli olmaları bir kere daha kendi adıma beni mutlu etti. İki yazarın aslında nasıl birbirlerini besleyip desteklediklerini bir kere daha hissettim. Paul Auster evliliği “uzun ve kesintisiz” bir sohbete benzetmiş. Aklıma bir arkadaşımızın evliliğimizin ilk yıllarında bana evliliğin nasıl  bir şey olduğunu sorması geldi. “Oyun arkadaşının mızık yemeyeceğini bildiğin ve hiç bitmesin istediğin bir oyun gibi bir şey,” demiştim.

Kitabın son yirmi sayfasını okumadım, herkes yattıktan sonra okumak için bıraktım. Gece hepsi uyuduktan sonra ayağıma patiklerimi, sırtıma sabahlığımı giydim, salonda okuma lambasını açtım.

Son sayfanın son satırları da bittiğinde yazarın okuru karşısında çırılçıplak olmasa bile iç çamaşırları ile kalma cesaretine hayran kaldım.

Sunset Park ’ı okuduktan sonra yazarın zamanının azaldığı konusunda telaşa kapıldığını hissetmiştim.Yanılmamıştım, yazar ömrünün kışına girmişti ve benim için Paul Auster’ın kitaplarını o daha buralardayken yeniden okuma zamanı gelmişti.Okuma lambasını kapattım. Oğlumun üstünü kontrol ettim, kızımın ateşine baktım. Ateşi yoktu, rahat uyusun diye sol kulağının üstüne çevirdim. Gidip usulca oyun arkadaşımın yanına yattım.

 

 

Selgin Biber

İzdiham

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: