Özer Turan, Ez-an

Ya kalkıp gitmeliydim artık, ya da bir şey istemeli.

Soğuk bir akşamdı. İçeriye girdim. Balkonda oturup bir sigara bir çay içip kalkacaktım. Etrafta her elin içinde başka bir el varken benim tek elle oturmam tuhaf karşılanıyor olmalıydı. Garsonla göz göze geldik bir bardak çay istedim. Büyük mü, küçük mü? diye sordu. Kendimde büyük isteyecek cesareti bulamadım. Küçük dedim. Belki bir acizlik bir sevimlilik veya bir acıma karşılığı bulabilir, burada biraz daha oturabilirdim. Fakat garson ucuzu seçtiğimi düşünmüş olacak ki pek memnun ayrılmadı yanımdan. Gerçi büyük deseydim de orada daha uzun kalmak için parasını konuşturan bir budala olduğumu düşünüp yine memnun olmayacaktı.

Çayım geldi. Afiyet olsun, denirdi normalde veya bir bayanla oturmuş olsaydım, başka bir isteğimiz olup olmadığı sorulurdu, olmadı.

Kafenin içinden hareketli bir müzik sesi geliyordu. Yolun karşısında ki camiden de ezan sesi. Öylece kalıyordum iki ses arasında. Kalkıp ezana gitmek hareketi kaybetmekti, harekete dönmek ise huzuru yitirmek. Kaldım öylece arada. Hem biliyordum, hangi yana gitsem diğer tarafta kalacaktım. Arada kaldım, sigara, çay, soğuk…

Çayım bitti. Sigaram da çoktan bitmiş. Zaten hiç beceremedim, çayla sigaranın son yudumlarını birleştirmeyi. Gerçi kararda vermiş değilim hala, önce çay mı bitmeli yoksa sigaramı. Hangisi sonra bitse hep yarım bitiyor sanki.
Bakışlardan rahatsız olmaya başlamıştım. Sürekli garsonlarla göz göze geliyordum. Havada gittikçe soğuyordu. Kalkıp içeri geçmeyi düşündüm. Kalabalıktı. Daha fazla yalnız kalmaktan korktum.

Garson balkonun kapısını açtı. Aceleyle bir elindeki bezle masayı silerken diğeriyle bardağı aldı ve yüzüme bile bakmadan, başka bir şey ister misiniz, diye sordu. Ya kalkıp gitmeliydim artık, ya da bir şey istemeli. Her istediğim şeyin beni biraz daha kalmaya zorlayacağını bilerek. Çay dedim. Çay.

İyice üşümeye başlamıştım. Çayım geldi. Ne güzel şey çay ve sigara. Bu kadar yalnız bir bünye içinde birbirine yakışan iki şeyi birleştirmek ne güzel.
Garsonlar camın ardından sanki yudumlarımı sayıyorlardı. Bakışlardan iyice rahatsız olmaya başlamıştım. Çayım bittiğinde kalkıp gideceğim diye düşündüm. Üstelik bahşiş bile bırakacaktım. Elimi cebime attım. Çıkan para ilk bardağı anca ödüyordu. İkinci bardağa yetmediğinden artık tadı değişmeye başlamıştı çayın, sigaranın, birbirine yakışan her şeyin…

Ne yapacaktım şimdi. Garsonu çağırıp durumu anlatmalıydım. Biraz daha orada kalsam donacaktım. Çağırdım, geldi. Bardaktaki yarısı içilmemiş çaya baktı. Onu soğutmuş olmamı kızdı yoksa beğenmediğimi düşünerek mi kızdı bilmiyorum ama bana bakışları hiç hoşuma gitmemişti. Buyurun, dedi. Şey dedim, şey diyecektim, çay. Bir bardak Çay, dedim. Bu soğudu da.
Şimdi ne olacaktı. Ödeyemediğim isteklerim giderek artıyordu. Aslında isteklerimin bedelini belirleyen kafeydi ve benim ödeyemediğim şey ise, kafenin dayattığı bedeldi.

Kalkıp gitmek istiyordum ya da içeriye girmek. İkisi de birbirinden imkânsız gibi duruyordu. çay geldi. İçtim.
İçerisinin cıvıl cıvıllığına ve sıcaklığına yanaşmak, sokulmak isteyen bir tarafım diğer yandan oraya ait olmadığımı ve böyle bir şey yaptığımda borcumun daha da artacağını söylüyordu. Kaçsa mıydım. Kimse görmeden belki sıvışabilirdim belki şuracıktan. Etrafımı kolaçan etmeye başladım. Birkaç garsonun bana bakıp bakıp bir şeyler konuştuklarını gördüm. Duymuş olabilirler miydi acaba kaçmayı düşündüğümü? Birkaç kez göz göze geldik. Çok belli ettim sanırım. Elimi kaldırdım. Bir çay dedim, yüzümde ceza evi kurallarına uyumlu sevimli bir mahkûm edasıyla.

Kafe yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Saatte epey ilerlemiş olmalıydı. Oysa yapılacak işlerim vardı. Hepsini ertelemek zorunda kaldım, güzel bir balkonda bir çay içmek uğruna.

Soğukta epey artmıştı. Artık dayanamıyordum. Çağırıp söyleyecektim durumu. Ne olursa olsundu artık. Birkaç çay borcu yüzünden beni ebediyen mahkûm edecek değillerdi ya. Hem bir insanın isteklerini karşılamış olmak verilen şey içim yeterli bir bedel değil mididir!

Sonunda cesaretimi topladım, nasıl olsa kendimi kandırmıştım, artık söyleyebilirdim. Garsonu çağırdım. Aramızdaki mesafe gibi cesaretimde giderek azalıyordu. Keşke bir çayı ödeyemeyeceğimde konuşsaydım. Bunca çayı affet beni bırak nasıl derim. Hem kim verdiğinin karşılığını almadan bırakır ki diğerini.

Geldi. Soğuktan titriyordu o da. Zor bela konuşmaya başladım. Şey, dedim. Şey, bir çay daha lütfen. Tamam, bile demedi. Hızlıca boşu aldı ve gitti.
Artık kafede kimse kalmamıştı. Ne içine alıyordu ne de bırakıyordu beni. Dışarıda soğuk iyice arttı. Kafe sıcaklığını esirgedikçe soğuk daha da şiddetleniyordu. Çayı getiren garson, masanın üzerine fırlatırcasına bıraktıktan sonra koşarak içeri girdi.

Dizlerimi hissetmemeye başladım. Elimi cebime atıp bir çay parası çıkardım. Bunu uzatıp, durumu anlatacaktım. Soğuğun dizlerimden yukarıya yürümeye başladığını hissediyordum. Özür dileyecek ve gidecektim artık. Bir elimde para bir elimde çay. Kalkmak istedim, olmadı, kalkamadım. Artık hiçbir yerimi hissetmiyordum.

 

Özer Turan

İzdiham.

“Biz yazılıya çalışmıştık, hayat bizi sözlü yaptı.” İzdiham Dergisi’nin 30 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye. İzdiham Dergisi'nin 30. Sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın