Özer Turan: Defter

Bir defter vardı hatırlar mısın? Çöplerin arasından çıkardığımda çok mutlu olmuştum. Yazılı sayfalarını yırtıp attığım ve geri kalan sayfalarını seninle doldurduğum o defteri. Yani seninle sayfalarında yaşamaya başladığım o kareli defteri. Kimseye söyleyemediğimiz, Çaresizliğimizi, İsyanımızı paylaşabildiğim o üçüncü şahsı.

Hiç yanımdan ayırmadım onu. Kimseye de okutmadım. Bitmedi çünkü. Henüz yazılacak daha çok sayfası var. Seninle veya sensiz. Hem bu hikâyenin devam etmesi için senin olmanda gerekmiyor ki. Yani seninle mi başladı ki seninle bitsin…

Gözlerini gezdirdiğin satırlara ruh verirken sen; ben, gözlerini izleyerek ruh buluyordum. Bir keresinde sana söyleyemediğim birçok şeyi oradan okumuştun da ‘bende’ diyerek sadece ‘bende’ kaçı gitmiştin gözlerin nemli.

Peşinden anlatamadıklarımı anlamaya devam etti o defter. Senin hiç bitmediğin fakat bittiğini sandığın birçok sayfa daha doldu. Hiç birinde dolaşmadı gözlerin ve onlar ruhsuz, sıradan, soğuk öylece kaldılar.

Belki de böylesi en iyisi oldu. Okusan tutuşacaktı sayfalar ve alevi saracaktı iki dünyayı da. Okumadın yine yandı iki dünya içten içe…

Bu defterle başladı her şey, birkaç cümleyle. Bitti mi. Hayır. Yazılacak daha çok intihar girişimi var.

Kelimelerle başlayan ancak kelimeler tükendiğinde bitecek.

Gerçi nasıl başladı her şey, miladı nedir bu yangının hiç anlattım mı sana. Yani gerçeği. Her şey isimle başladı. Eğer bu bir suçsa tek suçlu Âdem’dir.

Âdem’i suçlarken haklı buluyorum kendimi. Neden sanki her şeye bir isim takmak zorundaydı ki. Mesela su demeden içilse o sıvı gidermez miydi susuzluğunu. Sonra işi daha da ileri taşıdı. Ve ona da isim koydu. Havva dedi. O Havva dediğinde yanmaya başladı. Daha sonra ismi olan her şey de yakmaya.

Sonra insanlar bu alışkanlığı aldı yürüdü. İsimsiz hiçbir şey kalmadı. İsim vermek, hareketlendirmek gibi, hayat vermek, bizden yapmak, sahiplenmekti sanki. Belki de korktular karşılarına çıkan her yeni varlıktan ve basitleştirmek niyetiyle hemen bir isim buldular ona. Ama öyle olmadı. Her şey onların düşündüğü kadar bir isimle basitleşmedi. Ve sen…

Sana o ismi koyandır belki de tek hatalı. Belki de isimler sözlüğü. Belki de nüfus cüzdanıdır tek suçlu…

Kendimi nasıl atlayabilirim ki. Tabi en büyük hatayı ben yaptım. İsmini sordum. Sormaz olaydım. Söyledin. İşte o anda vücut buldu bütün eylemeler. Hareketlendi, hayat buldu, hızlandı ve yanmaya başladı artık Olympos.

Ve o soruyu soran ben, bu eylemler karşısında kalakalırken; geçmiş zamanda yankılanan bir isim ve önümde koca bir yangın arasına sıkıştım o anda. Senin haberin bile yoktu. Suyun var mıydı sanki veya Havva’nın…

Dediğim gibi bütün suç Âdem’indi. Havva dedi yaktı o ateşi bile bile. Öyle bir yangındı ki Mevla’sını da dünyasını da kaybettirdi.

Sen Mevla’ma dokunmadın. Ama dünyam mahvoldu. Belki hala aynı coğrafi koordinatlarda soluk alıp veriyorum ama insanın dünyası siyasi sınırlarla belirlenen değilmiş. Bunu her şey rengini yitirdiğinde anlıyorsun.

Sonuçta bir isimle başlamıştı her şey. Sonra cümlelere oradan da uzun günlüklere dönüştükçe, büyüdü ateş, büyüdü Olympos…

Evet defter diyordum. Herkesten kaçıra kaçıra dertleştiğim liseli sırdaşı… Neden yazmıştım onca şeyi. İnsan neden yazar ki. Unutmamak için mi. Neden bir gün unutacağımı düşünmüştüm ki.

Demek o zamanlar kendi kendime sessizce haykırmışım farkında olmadan bu gerçeği, bu günleri, bu geleceği… Fakat duyuramamışım, ne sana ne de kendime.

Farkındaydık deme sakın. Çünkü hiçbir felaket, gerçekten farkında olunarak ve hazırlanılarak bu denli büyük bir yıkıma sebep olmaz.

Defter ve cennetle başlayan bu yazı cehennemden yükseliyor. Renksiz, ruhsuz, vatansız bir bünyenin cehenneminden.

Yani isim ile ateş arasında kalan ben ismi geçtim şimdi ateşteyim.

Özer Turan

İzdiham

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın