Özcan Yüksek, İmge Diktatörlüğü

Tek bir mülkiyet olduğunda, ürünler mala, hatta ürüne bile dönüşmüyor.

Kuzey Kore’ye arkadaşım Gürsel Göncü’yle birlikte gittiğimde, Güney Kore’de Dünya Kupası oynanıyordu ve kimsenin haberi yoktu. Atlas’ın kapağına Gizli Ülke başlığını bu yüzden koymuştuk. Sekiz günde, ülkenin daha önce yabancı hiç kimsenin ayak basmadığı bölgelerine, Kore Savaşı araştırmamız sayesinde girebilmiştik.

Tabii benim için Kuzey Kore çok özel bir ülkeydi. Mastır tezimi Sovyet planlı ekonomisi üzerine yapmış, Orwell’ın 1984, Zamyatin’in Biz romanlarını pek çok kere okumuş biri olarak, kitap sayfalarının gri, cansız tasvirleri yerine, canlı gerçekle karşılaşıyordum. Kuzey Kore’de bir kez daha anladım ki, gerçek, insan hayalinden çok daha güçlü bir yaratıcıdır. Gördüklerim, Orwell ve Zamyatin’in hayal gücünü çok aşıyordu.

Kuzey Kore’nin lideri Kim-il Sung 1994’te öldüğünde yerine Kim Jong-il geçmişti. O zaman Kuzey Kore halkına şöyle söylenmişti: Ulu Önder (Kim-il Sung) şimdi Sevgili Önder’dir (Kim Jong-il), Sevgili Önder, şimdi Ulu Önder’dir. Bugün Sevgili Önder’in yerine oğlu, “Büyük Vâris Kim Jong-un geçti, dün de parti onu başkomutan ilan etti. Proleterya diktatörlüğü kuramı, bir hanedan yaratabileceğini öngörmüyordu, ama üçüncü kuşağa bile geçildi.

Gerçeğin yerine resim
Kuzey Kore başkenti Pyongyang’da, hızlı bir aracın içinden görebildiklerimi, Gorbaçov Rusya’sıyla karşılaştırmaya çalışmıştım. Sovyet Rusya’ya, doksanlı yılların başında gittiğimde, bana en ilginç gelen görüntü, dükkânların ve market vitrinlerinin, raflarının boş olmasıydı. Nerdeyse hiçbir şey satılmıyordu. Onun yerine ürünlerin kocaman resimleri vardı. Koca bir et parçası, piliç veya elbise, bir çift ayakkabı resmi. Pyongyang’da bu marketleri bile göremedim. Zaten çok az sokağa ve caddeye girebiliyorduk.

Aslında Kuzey Kore veya Sovyetler Birliği ve aynı tip ekonomiyi uygulayan ülkeleri anlamanın yolu, marketlerdeki bu resimleri anlamaktan geçiyor. Çünkü ürün ve mal resimleri, lider heykellerine, propaganda afişlerine dönüşüyor, gerçeğin yerini imge almış oluyor. Bu durumda ülkeyi de imge yönetiyor. O kadar güçleniyor ki, Pyongyang’da yüz bin gencin kusursuz bir uyumla yaptığı ‘arirang’ adlı stadyum gösterileri renkli kartonlarla bu imgeleri çoğaltıyor. Arirang gösterisi sonunda Kore alfabesiyle şu cümle yazılıyor: TEK ZİHİN!

Tek düşünce, tek görüş, imgenin diktatörlüğü için yeterli bir seviye olmayacaktır. İmge, bütün zihinlerin tek olmasını talep ediyor. Duyguların tek olması da, bütün ülkenin aynı anda ağlamasını sağlıyor. İmgenin gerçeğin üzerindeki hakimiyeti markette başlıyor. Çünkü, bu ülkelerde market zaten yok, dolayısıyla mal ve para da yok. Bunların yalnızca imgesi var. Üstelik bunlar Marks’ın kitapları okunarak uygulanıyor. Kapital’de fiyat ve para bir ilişki olarak tarif edilir. İnsanlar arasında kurulan bir ilişki. Kuzey Kore’de, SSCB’de ve benzer ülkelerde sistem bu ilişkiyi ortadan kaldırıyor ama imgesini yaşatıyor. Gerçek yok, onun resmi var. Meta ilişkisi yok, dolayısıyla marketin kendisi yerine imgesi var, imge-marketlerde de meta yerine resimler var, zaten cebindeki para da paranın yalnızca bir imgesi. Olmayan metanın fiyatı ya da değişim değeri de imgesel.

Zaman 1950’de durmuş
Tek bir mülkiyet olduğunda, ürünler mala, hatta ürüne bile dönüşmüyor, kullanım değeri olmayan ürün benzerleri kapanın elinde kalıyor. Bu tür ülkelerin istisnasız hepsinde, dışarıdan gelen yabancının algıladığı ama tam olarak anlayamadığı tuhaflık da şu: Zaman durmuş!

Kuzey Kore’de zaman, 1950’de durmuştur. Teknoloji ve üretim, gerçek üretim ilişkilerine dayanmadığı için zaten duruyor. Ama televizyonu açtığınızda, tıpkı üretim ve teknoloji gibi olayların da yerinde saydığını görüyorsunuz. Tek bir kanal vardır ve haberlerde de tek bir haber vardır. ABD’yle savaş devam etmektedir. Haberlerin içinde mutlaka Kore Savaşı’nın siyah beyaz görüntüleri, Yüce Önder Kim-il Sung’un görüntüleri yer alır. Haberler biter, dizi veya film başlar, orada da aynı konu vardır. Emperyalist ABD ile savaş sürmektedir. Kuzey Kore halkı, insanın ayda yürüdüğünü bile bilmez.

Dünyadaki en gergin sınır
Pyongyang’da bizi film çekimine götürmelerini istemiştim. Yaklaşık Bahçeşehir büyüklüğünde bir vadiye 1950 yılı Kore’sini, Tokyo’sunu inşa etmişlerdi. Şehirler, sokaklar, tabelalar, yıkılmayacak şekilde, betondan yapılmıştı, çünkü her filmde burası kullanılıyordu. Sinama imgesi de betondan bir gerçekti. O esnada birkaç film çekiliyordu, saçlarını sarıya boyamış Amerikalı rolünde oyuncular dikkatimi çekmişti.

Kore, 19’uncu yüzyılın sonundan 1945’e kadar Japon işgalindeydi. Yalta’da varılan anlaşmayla 38’inci Paralel’in güneyine Amerikan güçleri, kuzeyine Sovyet güçleri yerleşti. Güneyde milliyetçi Syngman Rhee yönetimi, kuzeyde ise komünist Kim-il Sung vardı. Beş yıl sonra savaş patlak verdi ve kuzey güçleri tüm ülkeyi ele geçirdi. Ama ABD müdahalesiyle Kim-il Sung güçleri Çin sınırına kadar geriletildi. Bu defa Mao’nun ordusu devreye girdi, kuzey ve güney bugünkü sınırına yerleşti.

 

 

Özcan Yüksek

İZDİHAM

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: