Öykünün Kedi Gözü

 

Şiir tutkuludur, roman ağır başlı. Öykü ise huzursuzdur; sürekli bir devinimde, arayıştadır. Zihnin olmadık kıvrımlarına, insan yaşamının ilk elde görülmeyen ayrıntılarına çevirir bakışını. Bir susuştan, bir virgülden, anın bir çatlağından inşa eder evini. Ama çok oturmaz.

Okur müdahale etmese bile o kendini rahat bırakmayacak, sağını solunu çekiştirecek, yıkacak, dağıtacak ve sonra bambaşka bir öykü, yeni bir ev olarak karşımıza çıkacaktır. Elbette bu evin harcını karan salt öykücüler değil. Eleştirmenler onu yalnız bırakmıyor; öykü zamandan zamana, mekandan mekana göçerken de yorulup istirahate çekildiğinde de yanı başından ayrılmıyorlar.

Edebiyatın ruhu ile el sıkışmak

Eleştiri yazınının önemli isimlerinden Semih Gümüş, öykünün inceliklerine kapı araladığı Öykünün Bahçesi’nden sonra, benzer bir izlek ve amaçla yayımladığı Öykünün Kedi Gözü’nde de öykünün anlamı, sorunları, usta ve genç kalemler üzerine düşüncelerini yoğun ama yormayan bir yapı içinde aktarıyor. Can Yayınları’nın okurla buluşturduğu kitap, öykü severler için bir rehber, öykü yazanlar için ise bir ders kitabı niteliğinde. Ortaöğretim müfredatı da bu tür eserlere aynı niteliği bahşetse ve gençler edebiyatın ruhuyla daha erken tanışabilse. Keşke.

Hayatın tedirginliğini en iyi öykü anlatır

Semih Gümüş’ün kitabında öykücülüğümüzün kısa bir tarihinin yanı sıra, Füruzan, Tomris Uyar, Onat Kutlar, Selim İleri, Murathan Mungan gibi usta isimlerin ve buna ilaveten Barış Bıçakçı, Behçet Çelik, Gürsel Korat, İnan Çetin, Faruk Duman gibi pek çok öykücünün yolculuğuna dair izlenimler ve öngörüler yer alıyor.

Gümüş kendisini öykü ile yatıp kalkmaya mahkum biri olarak ifade ediyor. Gürültü ve görüntü taarruzu altında yaşamın tadını ve sırrını yitiren günümüz insanı için belki de böyle bir mahkumiyetin özgürleştirici yanına dikkat çekmek gerek. Öykünün farkına varmak, yaşamın atlayıp geçtiğimiz pek çok ayrıntısının hatta genel kabul görenin dışında başka türlü yaşama olanaklarının farkına varmak için bir “giriş” olabilir. Çünkü öykü diğer edebi türlerin olamadığı kadar şaşırtıcı ve bin bir anlamlıdır. Gümüş de aynı sebeple öyküyü işaret ediyor: “İçinde yuvarlanıp gittiğimiz modern ve postmodern zamanlarda (ikisini bir arada yaşıyoruz), insanın kendi benliğini bulmakta çektiği güçlüklerin nedeni, parçalanıp durmak, toparlanamamak değil mi! Bu hayatın romanını yaratmak kolay değil, ama insanın parçalandığı her anın öyküsü yazılabilir ve yazılanların öncekilerden bambaşka olacağına da kuşku yoktur. Sürekli biçimde parça parça dağılıp yeniden yola düzülen hayatın tedirginliğini en iyi öykü anlatabilirdi.”

Eleştirel aklı öğüten değirmen

Semih Gümüş, bu kitapla öykünün sorunlarını da tartışmaya açıyor.

Özellikle Avrupa ülkelerindeki durgunluk sürecini; edebiyatın sıradanlaşması ve herkese mal edilmeye çalışılırken yazınsal değerlerin yerine kullanım değerlerine paha biçilmesi ile açıklıyor. Çünkü öykü yazınsal bakımdan yüksek bilişsel yetiler gerektirdiği gibi, okur anlamında da rafine edilmiş, incelikli bir edebi anlayış talep eder. Popülerleştirmesi, içinin boşaltılması, metalaştırması zor bir türdür.

Gümüş, bizim yazınımızın tıkandığı yeri ise, gerek anlatılanların, gerek anlatım biçimlerinin kendini çok sık yinelemeye başlamasıyla imliyor. “Genç öykücülerin yazdıkları yalnızca kendilerini tedirgin ediyor” diyerek, hep aynı iç dünyalara kapanmanın, başka yaşantılara uzak olmanın kısır döngüsünü anlatıyor. Bu noktada Gümüş’ün de değerine vurgu yaptığı Füruzan’ı hatırlamak anlamlı olabilir. Başkasının dünyasını, bilmedik-yaşamadık türden acıları bir görüntü ya da anlatı olarak ortaya koymaktan çok öte, can yakacak denli sıcak, yakın ve gerçek kılmak ustalığı ile Füruzan aslında bizi kendi dışımıza çağırmaz mı! Öykü şöyle bir durmaya, yaşamın kat kat anlamlarını soyarak özüne yaklaşmaya buyur etmez mi!

Gümüş’ün, Öykünün Kedi Gözü’nde can bulan derdi, edebiyatın çağrılarına tıkanmış kulaklara bu büyüyü fısıldamak biraz da.

50 kuşağı sen bize neler ettin!

Gümüş, 50 kuşağının gücünü; iç dünyaların karanlığına ve burada yatan korkulara eğilerek, insanda gizli kalmış olanı görme ve açığa çıkarma becerileri ile açıklıyor. Sözü edilen kuvvet; yeni bir dil, biçim, söylem çeşitliliği gibi arayışlarla birleştiğinde ortaya Doğan Hızlan’ın deyimiyle solistlerden oluşan bir koro çıkıyor. Ki bu koro, yenilik peşinde olmanın bedelini ‘kapalı ve anlaşılmaz’ şeklinde değerlendirilerek ödedi. Oysa anlaşılamayan, okura sundukları yeni ilişki modeliydi. 50 kuşağının yaratım çabası, kendisi bu kuşaktan olmayan Oğuz Atay’ın öykülerinden birine son cümlelik eden şu soruda ifadesini buluyor aslında: “Ben buradayım ey sevgili okur, sen neredesin!”

EDEBi SUÇLAR ÇADIRI

Semih Gümüş son dönemde yazın sanatında parıltılı bir dünyaya adım atma özleminin ağır bastığını belirterek yazıya sevdalılarla, kendine sevdalılar arasındaki uçuruma işaret ediyor ve ekliyor: “Yazarı yücelten görünür olmak değil, yazdığı yazıdır”. Çok satmak, çok görünmek, çok konuşulmak kaygılarının başındaki ‘çok’lar, nitelikli edebi metinlerin özündeki naifliğe tezat oluşturuyor çünkü. Gümüş, orta yerde kurulmuş piyasa çadırının içinde olup biten türlü rezalete öfkelenmemenin güç olduğunu ifade ediyor. Bu çadırı ayakta tutansa elbette edebi suçlar. Her büyük servetin arkasında büyük bir suçun gizli olması misali.

 

 

 

 

 

İzdiham

 

 

 

 

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: