Ömer Lütfi Mete, yiğidin borcudur ölüm

YİĞİDİN BORCU ÖLÜM!

Şair, yazar, senarist, sinemacı, dava adamı, halk adamı, gönül adamı üstad Ömer Lütfi Mete’yi 4 yıl önce bugün kaybettik. Allah rahmet eylesin.

 

Kuşçu karakterinde gizlendi, Gülce şiirinde kalbini önümüze serdi ve hep uçurumun kenarında bekledi. Ömer Lütfi Mete bu toprakların hikâyesini anlatan en güzel adamlardan biriydi. Gerçek anlamda boşluğu dolmayanlardan oldu, ne mutlu ona.

Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır 

Ölümünden çok kısa bir süre önce, Kadıköy-Kızıltoprak’ta bulunan Pana Film ofisinde ustayla görüşmeye ya da kendi tabiriyle ‘Gülce şiirinin hesabını sormaya’ giden Güven Adıgüzel, senarist Ahmet Turgut’un da eşlik ettiği çok sıkı bir Ömer Lüfi Mete sohbeti gerçekleştirmişti.

 

Ömer Lütfi METE;  Bir şeyi bildiğimi sanıyorum: O da mutlak iktidarın Allah’ta olduğudur.

 

Ömer hocam Allah’ın selamıyla başlayalım. Emin Gürsoy’un hayat verdiği ‘Kuşçu’karakteri kimdir? Kuşçu siz misiniz yoksa?

Kuşçu ben değilim, nihayetinde hayali bir kişi. Bir kere ben çok günahkâr bir adamım, Kuşçu hiç günahkâr değil. Kuşçu toplumun vicdanıdır. Tasavvufsuz vicdan olmaz. Kuşçu benim olmak istediğim kişidir.

 

Matbaa çıraklığından başlayarak gazeteciliğe kadar yükselmiş bir isim olarak, genel anlamda gazeteler, özel olarak ise ‘gazeteciliğin inandırıcılığı’ konuları hakkında ne düşünüyorsunuz? Mevcut medya düzeni ve -namuslu gazetecilik anlayışı- bir yerlerde kesişiyor mu dersiniz?

Namuslu gazetecilik dünyada yok. Türkiye’de de. Dünyanın en yaygın ve ciddi yayın organı BBC’dir. Benim için o da güvenilmezdir. Çünkü onun da hangi işi hangi amaçla yaptığını görüyorum. Özellikle BBC’nin Türkçe internet sitesini takip ettiğimiz zaman Britanya imparatorluğunun çok akıllı bir öncü kuvveti gibi davrandığına şahit olabiliyorum. Öyleyse basın her halükarda -en özgür olanı bile- belli bir güç tarafından en azından bir dereceye kadar kullanıyor demektir.

BBC’deki kullanılma oranı hissedebiliyorsam ki çok rafine bir yayıncılık yaptığını dünya kabul eder.Amerika’nın sesi radyosunu dinlerseniz mesela sırıtır Amerikancılık. Doğuda ise Alman radyosuna baktığımız zaman güya Alman devletinin derinliklerinin diyaloglarının sözcüsüymüş gibi, objektif kaynakmış gibi haber sunar ama işin erbabı onun da yalnızca Alman çıkarları için yayın yaptığını bilir. Alman çıkarları için çalışırken inandırıcı olmaya çalışır yine de. Sade vatandaşsa bunun Alman çıkarlarına nasıl hizmet ettiğinin farkına varamaz. Meraklısı hele hele gazete tecrübesi varsa hangi haberin niçin öne çıkarıldığını, niçin yapıldığını bilir. Bu en düşük düzeyli BBC de seyredilir. BBC’nin yanında İngiliz çıkarları için yayın yapmış olma tercihi de olabildiğince izlenir. Bunu söylemeye çalışıyorum yani rafine yayıncılık meselesiyle ilgili.

Türkiye’de ise bizimkinin üç temel kullanım gücü tarafından görünmez hale getirildiğini düşünüyorum. Birincisi; özellikle son 20 yıl içerisinde basın kartı sahibi olanların kendisini kullananın çıkarları için -öncelikli olarak bunlar için- yayın yapmıştır. Kamuoyuna ayna olmak, haber sunmak, sağlıklı yorum yapabilmek gibi bir amacı olmamıştır. Bir kısmı da şu ya da bu inancın tetikçiliğini yapmak için yayın yapmıştır. Bir kısmı da şu ya da bu ideolojinin tetikçiliğini yapmak için yayın yapmıştır. Hangi sebeple hangi gazeteyi hangi yayın organını izlerseniz izleyin her birinde bir ön kabul vardır.

Kimi de güya vatanseverlik adına, en çok duyarlı olduğu alan olan vatan memleket meselelerine duyarlı gibi davranmıştır, aslında o kendi dar ideolojik penceresinden yayın yapmıştır yalnızca. O da o pencereden tetikçilik yapmaktadır. Kimisi dini değerleri ön plana çıkararak kendi penceresinden yayın yapmaktadır.

Sermayenin yaptığından bir farkı yoktur. Sermayesi nasıl kendi gazetesini ya da televizyonunu herhangi bir işi halletmek veya herhangi bir yaptırım için uygulatabilmek için kullanıyorsa, diğerleri de ideolojileri ve inançları için kullanıyor. Bu yüzden Türkiye’de hiçbir gazete ve hiçbir televizyon inandırıcı değil. Gittikçe daha çok inandırıcı olmaktan uzaklaşıyorlar. Bunu bence artık hayra alamet olarak saymak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü medya tamamen tetikçilik üzere oluşmuş bir meslek artık.

 

Gazeteciliğe adım attığınız Bab-i Ali dünyasından senaristliğe doğru yatay bir geçişiniz söz konusu. Bu geçişte ekonomik sebepler ne derece etkili oldu? Senaristliğe bir meslek olarak mı bakıyorsunuz?

Ben biraz emir vaki ile bu işe başladım. İlk önce bir durum var onu söyleyeyim. Film seyretmeyi seviyordum. O zamanlar sadece yabancı diziler vardı. Türkiye’de dizi yapılmıyordu. 1986 yılında Mehmet Akif Ersoy’un vefat yıldönümü nedeniyle bir belgesel -drama tarzı yapım gerçekleştirmek istiyordu TRT. Fakat geç kalmıştı. Hızlı bir şekilde bunu yapabilecek birisini aradılar. Denk geldi ve bana da öneride bulundular. Bu ilk deney olarak senaryoyu yazdım. Salih diye bir yönetmen vardı. Genç bir yönetmen. Onun tarafından çekildi ve gösterildi. Olumlu tepki alınca benim çevremdekilerin bu işi yapabileceğim konusunda telkinleri artınca, arkası geldi. Teklifler geldikçe senaryo yazmaya başladım. Ben hala ısmarlanmadığı sürece senaryo yazmıyorum.

Roman yazmayı seviyorum. Daha çok kafamda gönlümde bu işin var olduğunu-yattığını söyleyebilirim. Bir konuyu romanlaştırmayı hayal ediyorum hep. Bu işi daha iyi yaptığımı düşünüyorum. Bu konuda gelişimimi sağlıyorum. Romanlarımın kitaplarımın getirisiyle ciddi bir getiri sağlayamıyorum tabi. Senaryolarımın sayesinde geçiniyorum.

Sinema filmi söz konusu olduğunda bir kere akan sular durur. Hep isterim bunu. Ama şu olmadı, oturup yeni bir proje de tasarlamaya vaktim olmadı. Sürekli meşgul olduğum bir iş bitmeden yenisi gündeme geldi. Böylece ya dizi ya da sinema filmi her zaman meşgalem olmuştur. Daha çok sipariş işler, ısmarlama işler yapmış oldum böylece. Birkaç tane senaryom var çekilmemiş. Kendi isteğimle kaleme aldığım. Yapımcıların ısmarladığı işler yaptım evet ama kendi isteğim hep roman yazmak oldu.

 

Şimdi yayın hayatında olmayan TGRT zamanında çekilen; senaryoları size ait Ahmet Bedevi ve Veysel Karani filmleri için neler söyleyeceksiniz? Aradan 15-16 yıl geçti ama dönemin şartlarıyla değerlendirecek olursak; başarılı işler çıkardığınızı söyleyebilir miyiz?

Bunlar çok düşük bütçeli filmler. 90’lı yılların başlarında yapılan o filmlerin bütçesi TGRT’nin çektiği evliya filmlerinin bütçelerine göre çok daha küçük bütçelerle yapılan filmlerdir. Yani o furya bittikten sonra çok küçük paralarla çekildi. O küçük bütçelerine göre kötü olduklarını da düşünmüyorum. Bunda tabi yönetmen İsmail Güneş’in de büyük payı oldu.

Hikâyenin kötü olmadığını ve iyi çekildiğini yani hatalarla ikisini bir arada peş peşe aynı kadroyla yapmak suretiyle normalde o işin en az dört katı bütçeyi gerektirmiş. Dörtte bir fiyatına ortaya çıktı bu projeler. Ben o filmlerden hep olumlu tepkiler aldım. Hala o süreçte o furyada yapılmış evliya filmleri içinde farklı olduğunu düşündüğüm işlerdir. Bunu sadece senaryodan kaynaklandığını söylemiyorum. Belki senaryonun da muhakkak payı vardır ama yönetmen iyidir.

 

Sabah gazetesindeki 17 Ocak 2006 tarihli ‘’Komploya inanma, komplosuz kalma’’ son yazınızdı. 3 yıldır yazdığınız Sabah’tan ayrılma süreciniz biraz olaylı oldu, çeşitli açıklamalarda da bulundunuz. Fatih Altaylının sizle olan probleminin kaynağı nedir? Bir de veda yazınızda yazmış olduğunuz bir kıssa var ‘’nasıl insan oluruz’’ adında, orada kime atıfta bulunuyorsunuz?

Fatih Altaylını ‘ne zaman adam oluruz’ diye köşesi var. Bizde ‘ne zaman insan oluruz’ diyerek ona gönderme yaptık aslında. Komploya inanma komplosuz kalma yazısı aslında alaylı bir yazı. O yazıyla alakası yok. Herhangi bir şey sezip de yazmadım. Ben o yazıyı gönderdikten sonra öğrendim Fatih Altaylı’nın benimle çalışmak istemediğini. Gazeteden Kenan Sönmez arkadaşımız aradı beni, doğrudan bir tebligat şeklinde bildireceklerdi. Bunu ben sana söylemek istedim dedi. Tebligat olarak haber vermelerini uygun görmedim. Seninle çalışmak istemediklerini ben söylemek istedim dedi. Ben de hayırlı olsun dedim. Fatih Altaylı’nın benimle çalışmak istemediğiyle alakalı bir tahminim var. Bana özellikle kastı olduğunu düşünmüyorum. Gerçi tarzını beğenmem, hoşlanmam o ayrı mesele. Galatasaraylıyım, Galatasaray’da yönetici yapmasında bir Galatasaraylı olarak rahatsızlık duymuşumdur o ayrı. Böyle bir yöneticilik anlayışına inanmam. Hakkında bir yerde bir şeyler söylediğimi de hatırlamıyorum.  İleri geri yazı da yazmadım. Aslında aklıma gelen bir şey var; bunu ilk defa burada açıklayacağım.

Sabah gazetesinin yılbaşı etkinliği vardı. Yılbaşından birkaç gün önce kokteyl verme şeklinde düzenlediler. Biz de davetliyiz, ben de gittim. Masa masa dolaşırken tanıdık arkadaşlarla, ahbaplarla tokalaştık muhabbet ettik. Sonra tanıdık başka bir gruba doğru giderken yan gruptan bir arkadaş Fatih Aksoy selam verdi. Bir iki adım geldi. Ben de ona doğru geldim tokalaştık, öpüştük. Onlar da üç kişiydi. Yanlarında birisi daha vardı. İçimden bu kim acaba dedim. Ben bunu tanıyorum ama neden çıkaramadım bir tuhaflık oldu. Fatih Aksoy bana doğru geldiği için selamlaştık. Ama diğerlerini tanımadıkları için, bende tanır gibi olup tanıyamadığım için onlara bir şey demeden geçtim. Başka bir gruba geçtim. Bu sırada bu Fatih Altaylı değil miydi dedim. Sonradan hatırladım, tanıdım. Bazen oluyor böyle. Zaten daha önce yakından görmüş değildim kendisini. Medyadan tanıyordum. Böyle bir durum oldu.

Şimdi Fatih Altaylı’nın yerinde olsanız, şöyle düşünürsünüz; ben bu gazetenin genel yayın müdürü oldum. Resmiyete bağlanmasa da kesinleşti bu. Herkes biliyor. Ömer Lütfi Mete de biliyor. Acaba beni adam diye mi saymadı? Arkadaşıyla tokalaştı, merhabalaştı. Bana niye selam vermedi? Hayırlı olsun demedi. Ben böyle bakarım. Bundan dolayı olabilir mi diye düşünüyorum. Başka mantıklı bir sebep bulamıyorum. Benim kendisiyle hiçbir polemiğim olmadı. Fatih Altaylı gibi bir insanla polemiğe girmem. Ben bunu hakettim. Fatih Altaylı’yı genel yayın müdürü yapan bir gazeteye benim hemen istifamı vermem gerekirdi.

 

Bir gazeteye transferinde bile ‘derin senaryoların ustası’ olarak lanse edilen bir yazarsınız.  Yekten soralım o halde size; Derin-Devlet nedir? Dizilerimizin derinliği, devletimizin derinliğini döver mi mesela?  Derin Devlet nasıl bir edebiyat türüdür?

Aslında bu ihtiyacı duyulan yapının yokluğundan kaynaklanan bir edebiyat. Derin devlet olmadığı için sadece gevezeliği var. Derin devlet; -şu anda tutuklanan, Ergenekon çetesi ismiyle içerde tutulan ve gözaltına alınanlar için söylüyor değilim- genel anlamıyla derin devlet diye zannedilenlerin çoğu derin çetedir. Teorik olarak kitaplarımda bunları anlatmaya çalıştım.

Yani bir güç, odak karanlık işleri devletin herhangi bir yerinden ruhsatlı olarak yapıyor diye derin devlet olmaz. Bu derin çete olabilir. Derin devlet ne olmalıdır onu da söyleyeyim; (İngiltere’de gizli hükümet denir buna mesela) devletin hayati çıkarlarını belli bir hiyerarşik disiplin içerisinde bazı karanlık operasyonlar yaptırarak koruyan ve bu yapmış oldukları eylemlerle tarihe ve millete hesap verecek olan oluşumdur.

 

Adnan Menderes’in iktidara geldiği dönemin o meşhur söylemini hatırlayalım; ‘şimdi yönetimi hasolara, memolara mı bırakacağız yani’ demişlerdi açıkça. Yerleşik seçkinlerle( bunun içinde bürokratik eliti de katabiliriz.) en alttan gelen yeni sınıfın çekişmesinin adı iktidar savaşları mı oldu sizce? 

Bu çok karmaşık bir konu… Türkiye’de batı toplumlarıyla paralel bir sınıf yapısı olmamıştır. Ayrıca genel geçer sosyolojik tasniflerle da aram yok. İktidar nedir, ne kadarı kimindir, kim nereye kadar muktedirdir? Bu soruların kesin cevaplarını bilmem. Yaşadığım dönemlerle okuyarak öğrendiğim dönemler arasında çok sağlıklı kıyaslamalar da yapamam. Bir şeyi bildiğimi sanıyorum: O da mutlak iktidarın Allah’ta olduğudur. Gerisi ayrıntıdan ibarettir.

 

Avrupa Birliği konusunda en sert açıklamalara sahip bir yazarsınız. AB Türkiye için karşılıksız bir aşk mıdır?

Avrupa Birliği, artık Türkiye için karşılıksız aşk bile değildir. Bugün itibariyle Avrupa Birliği, kendi sonunun başlangıcındadır. Bu yapının anlamlı bir var oluş ve gelecek kazanması, Türkiye’yi benimseyebilmesi ve üye almasıyla mümkün olabilirdi.

Fakat bu, da kendilerinden çok Türkiye’nin büyümesine yol açardı. Onun için de benimsemeleri zaten mümkün değildi. Artık AB, Avrupa için belki karşılıksız aşk sayılabilir.

 

Metal Fırtına adlı kurgu bir roman yazıldı geçtiğimiz yıllarda ve oldukça da ses getirdi. Metal Fırtına çok uzak bir ülke midir?

Bu kitabı okudum ama çok etkilendiğimi söyleyemem. Genç yazarlarını, büyük yankı uyandıracak bir çalışma yaptıkları için takdir etmem ayrı bir bahistir. Benim o kitaptakine benzer bir çatışma beklentim yoktur. Türkiye’nin er geç ABD ile de hesaplaşmak durumunda kalabileceğini kabul ediyorum ama çok yakında değil. Ayrıca Metal Fırtına’da anlatıldığı şekilde de değil. Daha zayıflamış bir ABD ile, daha güçlenmiş bir Türkiye olarak hesaplaşacağımızı tahmin ediyorum.

 

Kosova’nın bağımsızlığını nasıl karşıladınız? Avrupa’nın göbeğinde Müslüman bir ülke sevinci mi yaşamalıyız yoksa yeni bir ABD üssü tedirginliği mi, ne dersiniz?

Kosova için pek değişen bir şey yok. Daha önce ağabeyleri Rusya’yı şimdi ise Amerika. Yine de bağımsızlıklarını ilan etmeleri sevindirici.

 

Türk sinemasında yeni kuşak yönetmenlerle birlikte ilerleyen özgün bir dil kurma çabası takdire şayan mı? Nasıl görüyorsunuz bu yeni sinema işlerini?

Türklerin hiçbir alanda kendine ait bir politikası ve üslubu yok. Maalesef bu sinemada da böyle. Bu toprağın en önemli gerçeklerinden biri olan Müslümanlık hep görmezden gelinmiştir. Bu toprakların hikâyeleri anlatılmamıştır çok fazla. Bir İran sinemasından söz edebiliriz, az da olsa bir Suriye sinemasından.

Ama bir Türk sinemasından ve bir Türk sinema dilinden bahsedemeyiz. Tarkovski’nin sinemayı tanımladığı çarpıcı bir ifadesi vardır, benim de çok hoşuma gider; Mühürlenmiş zaman, der o. Yaşanmışı yansıtmak değildir yani, bir fotoğraf değildir. Bir kader yaratmaktır. Sinema bir hayaldir. Güzel hayaller kurmak lazım.

 

Sizin Mevlana filminiz ne durumda? En son senaryosunu yazma aşamasındaydınız, 2007 Eylül Şeb-i Aruz törenlerine yetişmesi planlanıyordu, bir problem mi oldu, son durum nedir?

Senaryo birinci yazım olarak bitmiş durumda. Aradan bir zaman geçti. Bir araştırma, yapımcı, yönetmen, oyuncu gibi konuların çözümlenmesi için Konya Büyükşehir belediyesi herhalde bir süre araştırmalarını sürdürdü ki film aralık ayına yetişemedi. Bugün itibariyle 2008 aralık ayına da yetişmesi de zor görünüyor ama bundan bir kaç ay evvel bizden yani Pana filmden bu filmin bütçesini çıkarmamızı istediler. Biz de şimdi titiz bir çalışmayla filmin bütçesini çıkarmaya gayret ediyoruz. Bu senaryo ne kadar bir bütçe gerektirir o belli olsun. Ondan sonra ne yapılacaksa hangi aşamaya geçilecekse Konya Büyük Şehir Belediyesi karar verecek. Burada işi ısmarlayan Konya Büyük Şehir belediyesi. Bu büyük bir yapım.

Büyük bir bütçe gerektiriyor. İnşallah süreç doğru işler. Böyle projeler yani dünya çapında umut ettiğimiz bir yapım için 12 sene çok değil. Keşke daha önce başlasaydık. Hem senaryoya da çalışmak için daha fazla zaman ayırmış olurduk. Daha iyi olurdu. Biz biraz 2007 yılı Aralık ayına yetişecek diye senaryo konusunda acele ettik. O yüzden aynı senaryo üzerinde ikinci veya üçüncü defa çalışma yapacağız. Değişiklikler olacak. Bunlar işin diğer unsurlarının belirlenmesiyle de alakalı. Yönetmeninin, özellikle sanat yönetmeninin belirlenmesiyle alakalı. Bu hususlar ortaya çıktığında senaryo üzerinden yeniden konuşulabilir. Şu an itibariyle elimizde aslında Mevlana’nın hayatından yapmış olduğumuz özet var. Ve benim hazırlamış olduğum senaryo aşağı yukarı 3 saatlik bir film senaryosu. Bu çok uzun: üç  saatlik film yapacaksın ya da 1,5 saatlik vesaire. Burası kısaltılması gerekli. İlgili uzmanlara gösterdik. Çünkü Mevlana’nın her şeyini anlatmak gibi bir gayesi olamaz bir filmin. Hem sığmaz hem de bir felsefe filmde anlatılmaz. Bir dünya görüşü, bir büyük sanat okyanusunu filme almak mümkün değil. Biz o döneme ve Hazreti Mevlana’nın büyüklüğüne dair başından sonuna kadar dikkatle izlenilebilir bir film çıkarabilme derdindeyiz.

 

BSF Akademi Sinema TV Okulunda Öğretim Görevlisi olarak çalıştınız. Sinemada Alaylı-mektepli çatışmasının şiddeti kaç desibeldir?

Bizde sinema var mı ki alaylı olanla, mektepli olanın üstünlüğünü kıyaslayalım. Türk sineması yoktur. Türkiye’de kendine özgü bir sinema dili oluşturmaya yönelik araştırıcı çabaların yeni yeni başladığını belki kabul edebiliriz. Geç kaldık ama başarabileceğimizi umuyorum. Tarihimiz bu iş için müthiş bir hazine. Oradan alaylı olan da, mektepli olan da bize özgü sinema şaheserleri çıkartabilirler.

 

‘Gülün Bittiği Yer’ filminiz bir dönem yasaklılar arasındaydı. Sansüre uğramış bir senarist olarak, yasaklara nasıl bakıyorsunuz? Birde sizden sonra da bir çok 12 Eylül filmi yapıldı, bazı filmler direk 12 Eylül’ü anlattı, bazıları darbeyi bir aşk masalının fonu olarak kullandı. Türkiye’de 12 Eylül filmleri gerçekçi yapıldı mı? Siz en çok hangisini beğendiniz mesela?

Bir kültürü sorguladık aslında biz o filmde. Şiddet kültürünü sorguladık. O dönemde herkes çekindi filmi yayınlamaya, doğru dürüst gösterime bile giremedi. Gülün Bittiği Yer filmi bir milattır ülkemiz için. Diğer dönem filmlerine gelince; hiçbirini çok iyi bulmadım. Doğal olarak tarafım zaten. ‘Gülün Bittiği Yer’ bana göre en az sorunu olanıydı. Ancak her zaman için daha iyisi yapılabilir.

 

The İmam filmi size çokça soruldu ama; senaryonun kopuk olduğuna ve hikayenin akmadığına dair eleştiriler için son kez neler söyleyeceksiniz, ‘The İmam’ filmini kariyerinizde nereye koyuyorsunuz? Ayrıca daha geniş bir zamanda bir imam hatiplinin hayatını konu alan yeni bir senaryo çalışması yapmayı düşünür müsünüz?

Bu, bana, ana hatlarıyla ısmarlanmış bir öykünün senaryosuydu. Bir mülakatta söylediğim gibi, ‘Hayal gücümü kiralayarak’ bu çalışmayı yaptım. Tamamen özgür şartlarda bir hikâye geliştirmem söz konusu değildi. Ancak, filme yönelik eleştirilerin filmden çok daha iyi olduğunu söyleyemem. Bir kere bu filmde imam hatiplilerin meselelerinin çözümünü bekleyenlere şaşırıyorum. Hiçbir film, bir sosyal konuyu tahlil edecek makale çalışması olamaz. Mesele, anlattığınız maceranın inanılır bir şey olup olmadığıdır. Derdinizi iyi anlatıp anlatamadığınızdır.

Bu film özünde iki insan arasındaki dostluğu anlatmaktadır. Biri imamdır, biri de imam hatipten gelip mühendis olmuş bir insandır. İkisi arasındaki dostluğun iskeletinde bir macera işlemeye çalıştım. Benim, imam hatip vakasını çözmek gibi bir derdim olmadı bunu yazarken. Bana ısmarlanmış bir çekirdek hikâyeyi renklendirmeye çalıştım, hepsi bu. Bu ısmarlanmışlığına rağmen öyküyü iyi işlediğimi düşünüyorum. Prodüksiyon biraz daha güçlü olsaydı, film çok daha sağlam olabilirdi. Senaryonun kötü olduğuna inanmıyorum.

 

İsmail Güneş’in; ‘’Ticari filmleri bile karşı mahalledekilere yaptırıyorlar, ben siyah türküm bizim yerimiz yurdumuz yok’’ sitemi çerçevesinde, sinema açısından başarı-başarısızlık kavramlarına nasıl bakıyorsunuz?

Başarısızlık için insanın her zaman mantıklı mazeretleri olabilir. Benim de vardır ama onlarla tatmin olmam. Başarılı işimle gurur duyduğum gibi, başarısız işimden de mahcubiyet yaşarım. Hiç soran olmasa, bir tek mazeret söylemeye ihtiyaç duymam. Hakiki sanatçı mazeret üretmez.

 

Yerli Matrix olarak lanse edilen ‘Anka Kuşu’ filmini gördünüz mü bilmiyorum ama birkaç sinemacı arkadaşım Mesut Uçakan senaryoyu Ömer Lütfi Mete’ye emanet etseydi keşke diyorlardı ısrarla. Metafizik-sonsuzluk-varoluş konularını işleyen bu tarzda bir senaryo çalışmasına nasıl bakarsınız?

Ben Mesut Uçakan arkadaşımızın gayretlerine saygı duyarım ama hiç birlikte çalışmadık. Benim drama anlayışım, daha birçok dostum gibi, Mesut Uçakan’ınkiyle uyuşmaz. Ben bir hikâye anlatacaksam, ille de dünya görüşümü yansıtacağım diye bir gayret içinde olmam. Anlattığım hikâyenin yeni bir şey söylemesini dert edinirim. Benim gibi düşünenlere değil, herkese söyleyecek sözümün olmasını isterim. Bu kolay değildir. Kolay değil diye kendi mahalleme nutuk atmakla tatmin olamam.

 

‘’Batı`da Kilise’nin kontrolü altında yayın yapan televizyonlara bakılarak oradaki kalite örnek alınmalı’’ ‘’Adeta Haçlı Seferi ile saldırıya geçmiş bir yayıncılık anlayışıyla karşı karşıyayız”  şeklinde iki adet çok sert açıklamanız var. Çözüm olarak ne önerirsiniz?

Çözüm kültürümüzün özgün yanlarını derinlikli olarak yansıtabileceğimiz çokça sinema ürünü ortaya çıkarabilmemizdir.

 

Senaristliğinizi yaptığınız, milyonları ekran başına kilitleyen Deli Yürek dizisinin bu kadar tutmasını neye bağlıyorsunuz?

Bu dizi artık tarih oldu… Kurtlar Vadisi onu aştı. Deliyürek’ten önce hiçbir dizinin senaristi benim bu diziyle senaryocu olarak edindiğim itibarı kazanamamıştır. Hayatımdaki en başarılı işin Deli yürek olduğunu da düşünmüyorum. Roman beni daha çok heyecanlandırıyor.

 

Kenan İmirzalioğlu için ‘bundan oyuncu olmaz’ demiştiniz yanlış hatırlamıyorsam? Şu anda nasıl buluyorsunuz onu? Necati Şaşmaz oyuncu oldu mu ayrıca, ne dersiniz?

Çok fena yanılmışım. Kenan benim hem çok sevdiğim bir dostumdur, hem de artık oyunculuğuna hayran olduğum bir sanatçıdır. Can dostum Necati Şaşmaz da mükemmel bir oyuncu olmuştur.

 

Peki, siz bir senarist olarak, kamera arkasına geçmeyi hiç düşündünüz mü?

Bu yaşta artık çok geç… 60’e gelmek üzereyim. Kamera arkasının çilesini çekecek takatim yok, bu işi öğrenmeye ayıracak zamanım da yok.

 

İsmail Güneş tarafından çekilen ‘Çizme’ adlı eserinizle ‘en iyi senaryo ödülü’nüalmıştınız. Ödül müessesesine nasıl bakıyorsunuz?

Ödüller her zaman tartışılır. Her zaman adil olan hangi ödül sistemi var? Oscar mı? Cannes mı? Berlin mi? Antalya mı? Yoksa Nobel mi? Bazen siz adil bulursunuz, ben bulmam… Bazen de tersi olur. Bu konulara kafa yoracak kadar geniş zamanım yok. Şahsen, ödüle aday olmayı değil, ödül veren olabilmeyi tercih ederim.

 

Karadeniz TV’de ‘Ceviz Kabuğu’ programına atıfta bulunan ‘Fındık Kabuğu’ isimli bir sohbet-tartışma programınız var.  Nedir durumlar?

Kanalın sahibi olan dostumuz için bir hatır programı yapıyoruz. İsminden memnun değilim, değişmesini istiyorum. Aslında daha da doğrusu, televizyonlarda konuşmayı istemiyorum, çoğu zaman hatır uğruna gidiyorum. Nihayet beni davet edenlerin çoğu dostum, arkadaşım, bazıları da hasbelkader meslekte ağabeylik yaptığım insanlar. Hayır diyebilen biri değilim…

 

Siz Rizelisiniz, yine başka bir heyecanlı Karadenizli Nihat Genç de Trabzonlu. Hep böyle hırçın mıdır Karadeniz çocukları? Nihat Genç’i nasıl buluyorsunuz?

Hırçın olmayan Karadenizli çok azdır herhalde. Nihat Genç ise eski bir dostum. Onu dinlerken keyifleniyorum. Çok seviyorum Nihat’ı.

 

Aydın kimdir sizce?

Bu konu da çok söz kaldırır. Aydın bana göre samimiyetle özgür düşünmeye çalışan insandır. Her isteyen, özgür düşünmeyi başaramaz. Bunda samimi olmak aydın sayılmak için yeterlidir. Özgür düşünmek ise, kendi ilke ve değerleriniz konusunda bile şüpheci olmakla mümkün…

 

Orhan Pamuk Nobel edebiyat ödüllü yazar meslektaşınız. Nasıl değerlendiriyorsunuz Nobel’i? Aldığı Nobel, ödül mü yoksa ödün mü?

Orhan Pamuk hakkında hüsnü zan sahibi değilim. Çok yetenekli bulduğumu söyleyemem. Ancak, ilk çalışmalarında samimi bir sanatçı gayreti vardı. Şimdiki seyri hakkında fazla söze gerek yok. ‘Bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürdük’ dediğine için için pişman olduğunu sanıyorum. Tabii bu sözün kendisine kazandırdığı batı teveccühünden ve imkânlarından pişman değildir elbette.

 

Gülce ne anlatıyor?

Vallahi en rahatsız olduğum şey, herhangi bir şiirimle ilgili söz söylemektir. Eğer gerçek bir şiir yazdıysam, yaptığım en iyi işi yapmışımdır. Onun üstüne söz koymam.

 

Yeni kitap çalışmaları var mı?  Şöyle güzel bir roman?

Ben de kendimden en çok bunu bekliyorum. Hep çalışmam var ama araya dünyalık gaileler ve senaryo işleri giriyor. Kendime öfkeliyim, kafamda bitmiş gibi duran romanlarımı kağıda dökmeye fırsat bulamadığım için.

 

Hakkınızda özellikle internet âleminde ‘’Allah Ömer Lütfi Mete’ye keşif ilmi vermiş’’ şeklinde bir şeyler dolaştırılıyor, ne diyorsunuz?

Aman Allah’ım, eğer dalga geçmiyorlarsa ne büyük hüsnü zan. Bunu bir dua sayayım ve Allah’a sığınayım.

 

Ekşi Sözlük gibi bir sitede bile sizinle ilgili tek satır olumsuz yorum olmamasını neye bağlıyorsunuz?

Bu, Allah’ın keremidir… Zahirdeki sebeplerinden biri, herhalde mert bir insan olarak yaşamaya ve yazmaya çalışmamdır.

 

İstihbaratçı dostlarınız var mı?

İstihbaratçı olduğunu bana ilan etmiş dostlarım yok. Fakat istihbaratçı olabileceklerini sandığım tanıdıklarım vardır. İstihbaratçılardan çok korkarım. Niye korkarım? En iyi kullandıkları adamlar, benim gibi çenesi düşük insanlar ve özellikle gazetecilerdir de ondan. Kullanılmış olduğumu fark edersem herhalde çok kötü hissederim kendimi.

 

Siyasete tövbe ettiniz mi?

Tövbe büyük laftır. Büyük laf etmemeyi öğrenmeye çalışan biriyim. Hem siyaset haram değil ki tövbe edeyim. Fakat şimdi artık kendimi siyaset için yaşlı hissediyorum.

 

Bugün Gazetesi’nde mutlu musunuz?

Gazetecilik beni pek mutlu etmiyor ama yazdıklarımın bir işe yaradığını umduğum için sürdürüyorum. Bugün Gazetesine bana sesim kısılmışken bir imkân sunduğu için minnettarım ve hakkını vermeye çalışıyorum.

 

Sağlık durumunuz nasıl?

Hamdolsun, zaman zaman yüksek tansiyon sıkıntısı yaşasam da kendimi hep iyi hissedebiliyorum.

 

Hocam çok sağolun, Allah’a emanet olun. Kaleminize kuvvet, çok hoş bir sohbet oldu bence.

Eyvallah.

http://www.youtube.com/watch?v=Fk3-qxnFOj0

 

Röportaj: Güven Adıgüzel

İZDİHAM

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın