Ömer Dişbudak, O’nsuz Olmasın

“Allah kelamıyla başlamalı her müspet söze” düsturunun yetiştirdiği bir gençtim. Bu düstura ne kadar bağlı kaldığım ya da düsturu ne denli uygulayabildiğim tartışılır muhakkak.
Bir yandan bunu sorgularken diğer yandan elimi mini buzdolabının üzerindeki sallama çaya uzattım. Bu sırada kettleda kaynayan suyun buharı kolumu bir miktar yaktı. Can havliyle çektim elimi, tabi doğal sonucu olarak kolumu.
Nar-ı cehennem düştü aklımın en paslanmış köşesine. Alelacele abdest aldım. Durdum Huzur-u İlahî’ye.
Fatiha-Kevser-İhlas döngüsünde kılınan namazların alışılagelmişliğinden olsa gerek,
Gul hüvallahü ehad
Ve sorgulamalar eşliğinde, en olmadık düşünceler güruhunun saldırıları başladı her zamanki gibi. Zira namaz kılmak düşünemediklerimi düşünmek için hayata verilen bir teneffüs gibiydi. Neleri düşünmezdim ki bu teneffüslerde. Rüyamda  gördüğüm ağacın köklerinden birer su damlası gibi havuza damlayan nohut tanelerinden tutun da komşunun köpeği Coni’ye, şimdi evli ve iki çocuk annesi ilkokul platoniğim Hatice’ye, annemin zeytin yağlı sarmasına, hatta ilkokulda 1 olan matematiğimi 1’e kırk beş derecelik bir açıyla solundan ve aynı 1’in tam ortasına da dik bir açıyla ikinci bir çizgi daha çizerek onu “4”yapışıma kadar neler neler…
Allahüssamed
Üniversite dördüncü sınıftım. Gözümün popüler olmaktan öte hiçbir şeyi görmediği günlerin ortalarıydı. Saçlarım uzun, pantolonum düşük ve kulağım küpeliydi. Radyo programcısı ve gözde bir tiyatro oyuncusuydum. Yaşım 21 olmalı. Tüm bunların bile popülerlik açlığımı doyurmadığı günlerin ikindi üstüydü. Tiyatroda onca insanın içinde nasıl bir popülerlik olurdu ki ? Daha gösterişli, beni daha ön planda tutan bir şeyler yapmalıydım. Tek kişik bir gösteri metni yazdım. Üniversiteli akranlarıma sergilemek gibi 1.75’i dolayısıyla boyumu aşan bir işe yeltendim.
Lem yelid
Gerekli izinler alındı. Yeterince prova yaptığıma dair  kanaatim de tamam olunca düştük yollara. Profesyonel çekim için kameraman bile ayarlandı. Menajerim -ki o en samimi dostum Yahya idi- ben ve kameraman arkadaşım Müco bindik otobüse. 45 dakika sürecek olan yolculuğumuzu arka beşlide üç kişi olarak beklemeye koyulmuştuk ki kel kafalı, koca koca gözleri olan Amerikan güreşçilerini andıran bir adam pespaye kıyafeti, elinde kova ve iki fırça ve yılışık gülüşüyle bindi arka beşlinin dördüncü koltuğuna. Kamerayı görünce daha bi yılıştı bizim Müco’ya. Beni de çek, ben de artistim, ne o yoksa beğenmedin mi beni gibi boş, lak lak kıvamındaki sözleri eşliğinde daha da cıvıklaşırken Müco’dan yüz bulamayınca bana dadandı. Kameranın neden var olduğunu ne uğruna kullanacağımızı falan sordu soğuk birkaç cümleyle savuşturmaya çalıştım lakin adam savuşmamakta ısrar ediyordu.
Velem yûled
Ne yapacaksınız bu kameralarla ?
Stand-up dedim eksi yirmi beş derece ısıda bir cevapla. Nasıl yani soyunacak mısın? dedi. İlk etapta aklınca şaka yaptığını düşünmüştüm ama dikkatle baktığımda yüzünde o ablak yılışıklığı göremeyince ciddi olduğuna kanaat ettim. Adam stand-up’u bilmiyordu ama st harfleriyle başlayan ve içinde soyunmak fiilini barındıran bir kelimeden haberdardı. İçimden pislik herif diye geçirdiğimi çok net hatırlıyorum. Adam daha da silikleşti gözümde ve:
“Sen anlamazsın abi gözünü seveyim rahat bırak beni” dedim. Çok kızmıştım. İşte tam da o anda olan oldu. Kel kafalı boyacı çark etti. “Neden beni küçümsüyorsun ki bu yaptığın sence ne kadar etik bi durum” minvalinden sözlerle hücum edince söyleyecek cümle bulamadım. Kel kafalı boyacı devam etti : “Howard Gardner’in “Çoklu Zeka Kuramı”na göre her insanın zeka alanı diğerinden farklıdır” kabilinden sözler edince itiraf etmeliyim ki afalladım. Nereden biliyordu acaba Gardner’i ? Cevabı gecikmeden geldi. Meğer kel kafalı entelektüel boyacımız bir beden eğitimi öğretmeniymiş bir dönem. Kader-i İlahi onu boyacılığa kadar sürüklemiş. Hayatından memnun ve kendisiyle barışıktı. O anlattıkça ben yerin dibine geçiyordum. Velhasılıkelam dost olduk telefon numaralarımızı aldık/verdik.
Velemye küllehü
Bizden birkaç durak önce inecekti ki inmeden önce bir cümle kurdu kel kafalı entelektüel boyacı. “Bak dostum sen yaptığın her işte en iyi yerlere geleceksin ben buna can-ı gönülden inanıyorum  fakat sana önerim şudur ki : sen sen ol ne yaparsan yap ama O’nsuz olmasın.”
Ne demek istediğini haftalar sonra idrak edebilmiştim.
Küfüven ehad.
Ulan üçüncü rekatta mıydım yoksa dört mü oldu ? Dört olsa gerek. Öncesinde sehif secdesine ihtiyacım var gibi. Özür babından secde diyorum. Selam vereyim yirmi beş yıldır birlikte olduğum meleklerime . Ben selamı verdim ama onlar aldılar mı bilmem. Şimdi önce kendime sonra sana soruyorum pespaye kılıklı, kel kafalı, entelektüel boyacı :
Sahi namaz mı kıldım şimdi ben ? Hani sen ne yaparsan yap O’nsuz olmasın demiştin. Her şeyi geçtim güya O’na ödediğim bu borç eyleminin, tam olarak neresinde O ???
Ömer Dişbudak
İZDİHAM
İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: