Ömer Abdülaziz Öztürk, Zor Bela

zorbela*

şu dünyada en kendi halinde yaşayan iki kişi vardıysa, ikisi de az sonra anlatacağımız iki kişiydi. hasan, tanımadığı başka ve kendi halinde olup olmadığı bilinmeyen iki kişi tarafından takip edildiğini düşünmeye başlayana kadar.

hasan, galata’da yıkılma tehlikesi yüzünden mühürlenmiş eski rum apartmanlarından birinin bir dairesinde abisiyle beraber yaşıyordu.

hasan ve hüseyin iki kapılı bir hanın iki kapısında gece bekçiliği yapıyorlardı. çoğunlukla nöbete beraber gidip geliyorlardı. beraber denk gelmedikleri nöbetlerden sonra birkaç gün birbirlerini göremedikleri oluyordu uyku düzenleri karıştığı için.

iş haricinde çok ihtiyaç olmadıkça evden çıkmıyorlardı. yine çoğunlukla kimseyle konuşmadıkları için, birbirlerinden başka da pek arkadaşları yoktu.

hüseyin lise ikiden, hasan ise eşzamanlı olarak orta ikiden terkti. okuma yazmaları kendilerine yetecek kadar vardı. ama pek okuma ihtiyacı hisseden insanlar oldukları da söylenemezdi. hem ne siyasetten anlarlardı ne de futboldan. hayatta kendilerine hiç gaye edinip edinmediklerini de bilemiyoruz haliyle.

okulu bırakıp evden ayrıldıklarında yetim değillerdi. belki artık yetimlerdir, bunu kendileri de bilmiyorlar. öksüz kalışlarının kırk ikinci günü kötü kalpli biri olmayan babalarının yeni evlendiği kötü kalpli olan üvey anneleri babalarını kendileri yüzünden üzdüğü için bir gece kalkıp istanbula doğru yola koyulmuşlardı. her ne kadar bazıları erkek çocukların babaları öldüğü vakit büyüdüğünü iddia etse de, hüseyin’e göre o annesi öldüğü gün kendisi de ölebilecek kadar büyümüştü; hasan ise abisinin peşinden gittiği müddetçe asla büyüyemeyecekti. tabi onlar bunu kendilerine hiç itiraf edemediler.

ailelerinden kendilerine tek miras, rahmetli dedelerinden kalmıştı. o da ikiye bölünmüştü zaten, gerçi iyi ki de ikiye bölünmüştü diye düşünüyorlardı. dedelerinin kronik tutuk boyun sendromu, iki parça halinde hasan ve hüseyin’de ortaya çıkmıştı. nöbetleşe boyunları tutuluyordu. belli bir süresi yoktu, belli olan tek şey bunun şaşmaksızın sırayla olduğuydu. işin ilginç tarafı; ne hasan’ın ne hüseyin’in ne de senelerdir bunu öğrenen herhangi birinin bunu ilginç bulup yadırgayışıydı.

istanbul’da beklediklerinden daha rahat tutundular. tek kişi ücretine yapılan iki kişilik çıraklık… dükkanın küçücük iç odası… kışın soğuğu… geçen seneler… tutulan rum evi… değiştirilen işler… bulunan güvenlik görevliliği… rutin.

hüseyin istanbul’a ilk geldikleri gün otogarda bir kız gördü. sanki içine bir kor düştü. sonra arkadan annesi olduğunu tahmin ettiği kadın çağırdı kızı: “suzan gel kızım bu yandanmış…” hüseyin bir daha ne kızı gördü, ne koru söndürebildi ne de kora alışabildi. zaten gözü şöyle bir kayıp da görmüştü kızı, bir daha yanından geçse de kafasını çevirip bir bakmayacağı için tekrar görmesi çok uzak bir ihtimaldi. olsundu, zaten o; şarklılar, yani aşıklar ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar gibi, hep yenilmeye hazırlamıştı kendini.

hasan aşkı hiç tatmamıştı. hasan abisine göre hep biraz daha içe kapanıktı. abisi şen şakrak, rahat, geniş biri olduğundan değil tabi ama görece bakınca hasan’ın içe kapanıklığı aslında asıl onun bir kez aşka düşmüş olması gerektiğini düşündürüyor ama işte hayat her zaman o kadar inandırıcı olmuyor.

evde elektrik var. televizyon da. hüseyin çizgifilm izlemeyi seviyor. nöbeti geceye denk gelip sabah eve döndüğünde erken kalkan çocuklar için yayınlanan çizgifilmleri izliyor. hasan pek hoşlanmıyor çizgifilmlerden. hasan biraz miskin. hasan ne düşünüyor hiçbir şey yapmazken allah bilir. hasan biraz da şişman. hüseyin pek değil.

hasan boynu tutulduğunda koltuktan başını geriye sallandırırsa geçeceğine inanıyor, deniyor, işe yaramıyor ama hasan hala inanıyor. hasan’ın imanı kuvvetli. allah biliyor ya hüseyin’inki pek o kadar değil. hasan arada camiye uğrar. camide oturunca annesinin mutlu olduğunu hisseder.

işte sözkonusu vesvese de yine hasan bir gün camide otururken başladı. cami iki vakit arası olduğu için boştu. yani hasan’dan başka kimse yoktu camide. hasan oturmaktan sıkılmış olacak ki kalkıp sağına soluna dikkatlice bir bakıp çıktı camiden. eve girdi. hüseyin evdeydi. selam verip içeri geldi hasan. abisinin tişört cebindeki paketten bir dal sigara çekip balkona çıktı. çakmak aradı ceplerinde, bulamadı. içeri döndü, abisinden çakmak istedi, tekrar balkona çıktı. iki nefes çekmişti sigarasından gözlerinde o korku belirdiğinde. karşı kaldırımda oturan iki adam camide iki ayrı yerde hasan’ın arkasında oturan adamlar değil miydi? hasan ne yapacağını şaşırdı, korktu, sigarayı ısırdığını sonradan farkedip söndürdü, içeri geçti. “abi, iki herif var ikidir görüyorum. demin camide şimdi de evin karşısında oturmuş buraya bakıyorlar. fena herifler olmasınlar?” hüseyin pek ciddiye almadı hasan’ı. hüseyin de inana inana tesadüfe inanıyordu. ama yine de abilik görevi, kalktı balkona çıktı. hepimizin beklediği gibi adamlar yoktu. hasan da çıkıp demek ki gittiklerine kanaat getirince, sahne bitti.

sonraki gece, ki birlikte gelmişti nöbet sıraları, iki kapılı hanın hasan’ın durduğu kapısının karşı tarafında yine o iki adam belirdi. hasan’ın tabancası vardı. hasan kaç yaşında adamdı. korkup abisini çağıracak hali yoktu. on saniye sonra “aabiii gelsene hele!” diye bir  ses yankılandı iki kapılı handa. eğer kardeşseniz ve abinizin yanındaysanız, her an çocuklaşabilirdiniz. hüseyin geldi, hasan ona şu uzakta dikilen adamları görüp görmediğini sordu. hüseyin tabi ki görmüyordu ama hasan hala görüyordu. bu sefer hasan hüseyin’in gözlerinin bozuk olduğuna inanmaya başladı. hüseyin de hasan’da bir haller olduğuna.

bu hal bir süre daha devam edince hüseyin hasan’ı alıp doktora götürmeye karar verdi. civardan bir sağlık ocağına gitti önce kendi başına çocuğun halini anlatmak için. doktor bunun onluk iş olmadığını, muhtemelen psikolojik bir rahatsızlık falan olduğunu söyledi. bir psikiyatr adresi verdi ama buraların biraz tuzlu olduğunu da söyledi. tuz meselesi hüseyin’i bu işten hafif soğuttu. karta baktı, ya nasip dedi.

bu arada hüseyin eldeki imkanlarla plasebo etkisini keşfetmişti. hasan’ı karakola götürüp gördüğü adamların robot resmini çizdirdikten sonra hüseyin’in dilekçesiyle şikayetçi olmaları akabinde, hasan kendini birkaç gün boyunca güvende hissetti ve adam falan görmedi. “polisten korkmuş olacaklar zahir.”

sonra bir gün adamları yine gördü. bu defa adamları hüseyin’e gösterdiğinde, adamları hüseyin de gördü. tam da hasan’ın tarif ettiği tipte iki adam evin karşısındaki kaldırımlarda oturmuş duruyordu. işte hüseyin bu işe çok şaşırdı. hüseyin zeki adamdı. doktordan öğrendiği kadarıyla psikolojik falan bir şey olmalıydı bu da. “bulaşıcıymış da meret” diye düşündü. birikmiş paralar aklına geldi, bir süre ihtiyaçları olmazdı heralde. şu deli doktoruna gitmeli, dedi. kendi başına gelince gitmeye karar verişi bencillikten değil; üzerinde sorumluluk hissedişindendi.

öteki gün psikiyatrın dükkanındalardı. ama psikiyatr orada değildi. kulakburunboğazcıya gitmişti, az sonra gelirdi. sekreteri oradaydı ama o da psikolojiden falan anlamazdı haliyle. hüseyin orada sekreterden başka birini daha gördü. vaktiyle otogarda gördüğü kızı şimdi burada gördü; suzan. o gün gördüğünün aynısı gibi gördü. iki kelam etmek istedi, cesaret edemedi. kor harlandı. hasan’a demek istedi hüseyin, evde derim diye düşündü. psikiyatrı bekleyemediler, vardiyaları yaklaşmıştı. müsade isteyip kalktılar. sekreter yüzlerine bile bakmadan şöyle bir elini kaldırıp selam verir gibi yaptı. hüseyin ise görüp de konuşamadığı suzan’la gözgöze geldi. bu kez gözünden gönlüne bir yaylım ateşidir sıçradı, yandı hepten hüseyin. hasan arkasını dönüp çıkmıştı bile.

gece hüseyin’in aklına bir hinlik geldi. bir defa yaptığını bu defa hepten yapacaktı. hasan silahtan falan anlamazdı. silahlar kurusıkıydı, o ne bilsindi. ama hüseyin biliyordu. hüseyin gördükleri adamların aslında olmadığına inanmak istiyordu. kendisi istediği kadar görsün, korkmuyordu ama adamları hasan’ın gözü önünde öldürecek; hasan da artık korkmayacaktı. hasan saf adamdı. hüseyin hasan’ın kapısına geldi. otururlarken bir anda gereksiz bir heyecan yaratarak “adam tabancasını çıkarıyor görüyor musun?” diye bağırdı. hasan’ın hayal edip görmesi için bir müddet bekledi. sonra hasan’ın önüne geçerek kurusıkıyla adamlardan birine nişan alıp tetiği çekti. “aha” dedi, “o bizi vuracaktı biz onu vurduk.” işin ilginci, kendisi de adamın vurulup düştüğünü gördü. hatta saniyeler sonra hasan: “öteki kaçtı. ya polis getirirse?” diye sorduğunda farketti adamın kendi tahayyülünde de kaçtığını. demek bu hastalık bulaşıcı olduğu gibi hayalleri de aynı kurdurtuyordu. silah kurusıkı olmasa hakikaten adamı vurdum sanacak, hayalinin farkına varması güçleşecekti. hüseyin zeki adamdı. “fena herifler oğlum bunlar” dedi hüseyin. “polise falan gidemez. artık tek başına bizle de uğraşamaz.” silahın sesine bakışan sokaktan geçen iki kişi de bir şey olmadığını görünce gitti. önce ortalık, sonra içleri sakinleşince şöyle bir oturdular. hüseyin elini hasan’ın omzuna attı. “oğlum zor bela geldik tutunduk şu zalimin memleketinde, elin itine uğursuzuna pabuç mu bırakırız” dedi. hasan çocukluğundaki gibi sırıttı.

öğleyin uyandıklarında birbirlerinden habersiz ikisi de balkona çıktı. ikisinin de gönlü ferahtı. şöyle mükellef bir kahvaltı hazırladılar kendilerine. hüseyin bir ara: “dün psikiyatrda sekreterin arkasında bir kız vardı hatırladın mı? ben onu seneler önce istanbul’a ilk gelişimizde otogarda görmüştüm. şuramda bir şey tıkanmıştı…” diye devam edecekken hasan araya girip orada sekreterden başka kimsenin olmadığını söyledi. hüseyin ses etmese de gönlünden inkar etti. zeki adamdı hasan tamam ama aşık da adamdı. içine sindiremedi. iştahı kaçtı. çayını da yarım bırakıp balkona çıktı sigara içmek için. sigarasını yaktığıyla suzan’ı karşı kaldırımda görmesi bir oldu. har, kül oldu. her şey içiçe girdi kafasında. gönlü bulandı.

kabusunun katili olmak kolaydı, ama şimdi aynı şeyi hayalî ateşine yapmaya ne cesaret edebiliyordu, ne de içi elveriyordu zaten.

hüseyin sigarasından derin bir nefes daha çekti ta ciğerine, yapacak bir şeyi olmadığını farkedince işi bari şakaya vurmak için izmariti fırlatıp “ee hasan gardaşım, geldi mi yüreğimin yanık kokusu içeri?” diyerek içeri girdi. masadaki kendi yarım çayını, sucuklu yumurtanın kendi tarafındaki yenmiş yarısını, oturduğu yerin önündeki kırıntıları gördü önce; sonra karşıdaki hiç dokunulmamış çayı, kullanılmadığından tertemiz olan çatalı, yerinden bile kıpırdamamış masadaki ikinci sandalyeyi gördü. göremediğiyse hasan’dı.

 

Kaynak: Hırka Dergi 4. Sayı
İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: