“Olağanüstü Bir Gece” Üzerine Notlar

Stefan Zweig’ın kaleme aldığı, ince görünümlü, hatta ilk bakışta ve ele alışta ‘kolay lokma’ diye düşündüren bu kitap insanı derinden etkiliyor. Yazarın amacı psikolojik tahlillerle okuyucunun kitabı içselleştirmesi olabilir. Okuyucu kısmının birçoğu da eminim karakterle bütünleşmiştir. Baş karakterin donuk ve hissiz psikolojisi hele hele günümüz insan modeline çok fazla uyuyor. Bir çok okuyucudan aldığım ortak cümle şuydu; resmen beni anlatıyor!
Psikolojik çözümlemeler adeta bir yem gibi okuru uyuşturarak kitabı derinlerine çekmeyi amaçlıyor, ve Zweig, bunu büyük bir maharetle başarmış. İnsan okurken şaşıp kalıyor her şeyin bu kadar açık ve net anlatılabildiğine, ifade edilebildiğine, nokta atışı benzetmeler kullanıldığına. İnsanın içindeki boşluk, tarifi imkansız acı, kendi hayatını uzaktan izleme hissi, donukluk, bir şey hissedememe… tüm koordinatlarıyla açıkça belirtilmiş. Her cümlede gitgide kitap ve okuyucu bütünleşiyor.
Karakterin enteresan fantazileri, insana bir noktadan sonra kendini tanıttırıyor. Bu uç noktalardaki çılgınca hisler insanı gerçekten sarhoşa çeviriyor. Ama bu kafayı açan okyanusa girdikçe insan kendinden geçip kaybolmuyor, yavaş yavaş kendini keşfettiğini hissediyor. Kendini keşfettikçe daha da çılgınlaşıyor her şey. Malum gece inceden inceye tehlike çanları çalmaya başladığında okuyucunun içinde bir şeyler kıpırdanıyor, sanki bir şeyler uyanıyor.
Yetmiş sayfanın içine öyle hisler, öyle tahliller, çözümlemeler sığdırılmış ki bir tek cümlede bile gereksizlik rengi, olmasa da olur tadı yok.
Sona yaklaştıkça insan kendi hayatının üstüne çökmüş yerkabuğu kadar derin olduğunu düşündüğü kabuğunun çatlamaya başladığını hissediyor. Sona yaklaştıkça iç rahatlama, feraha kavuşma sezisi yoğunlaşıyor. Sona varınca da insan ‘acaba benim olağanüstü gecem ne zaman gelip çatacak’ demeden edemiyor. Acaba benim çeliksi kabuğum ne zaman kırılacak? Çünkü herkesin belli dönemlerinde içinde bulunduğu bir anafordur bahsi geçen rahatsızlık.
Karakterin yapay ve suni mağarasından çıkma isteği üzerine farklı bir hayata adım atması hatta yeni doğmuş hissini açıkça hissettirmesi şaşırtıcıydı. Kanının ılıklığını hissetmeye başlaması, etrafında olan bitenleri sonuna kadar açık algılarıyla hissetmesi insanı özendiriyor. Karakter, hep belirttiği ve açıkladığı kadarıyla umutsuz bir vakıayken tesadüfi olaylar akabinde küllerinden doğması ve ‘gerçekten nefes almaya başlaması’ çok yoğun bir anlatımla önümüze serilmişti. Kısa görünse de kitap, bir çok tuğla kitaplardan daha tesirli.
Fakat bazı cümleler çok çok uzundu ve anlatıyı ara ara kesiyordu. Bu şekilde sayısını hatırlamadığım bazı cümleleri geriye dönerek iki üç kez okuduğum anlar vardı. Ve buna rağmen, maalesef hepsini anlayarak geçemedim. Defaatle okumama rağmen mantığıma yatmayan bozuk cümleler de vardı. Kitaba ufak ufak kara lekeler koyuyor olsa da asla kitaptaki ihtişamlı ve derin anlatıyı gölgeleyemiyor.

Kitaptan;

“O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincine tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade, arzulama arzusuydu; daha güçlü, daha bağımsız, daha tutkulu, daha doyumsuz istek duyma, daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihtiyacıydı. Fazlasıyla aklı başında bir yöntemle varoluşumdan bütün çelişkileri uzaklaştırmıştım ve bu çelişki yokluğu canlılığımı söndürüyordu.”
“Herhangi bir şair veya psikolog bu olanları akla uygun bir şekilde tasvir edebilir miydi acaba, ondan da emin değilim.”
“Kendimi boğazlamış ve kendimden gizlemiştim.”
“Ey siz insanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz!”
“Tüm çarklarıyla delicesine dönen bir makine gibi aşırı ısınmış olduğumu hissediyordum.”
“Denizde susuzluktan ölen biri gibiydim.”
“Nihayet dibe varmıştım, bayağılığın son noktasına. Artık sırada çarpıp parçalanma vardı, yarı bilinçli sürüklendiğim sona yaklaşmıştım.”
“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

Merve Can

İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın