Nihat Dağlı, Nasıl Meczup Olunur?

Köyde köye benzemeyen, köyden fazlasını gösteren iki şey vardı: Okul ve Ado… Başka evrene girer gibi okula varırdık. Parmaklarımızın arasına yerleştirmeye çalıştığımız kalem, defterlere çizmeye koyulduğumuz harfler, önümüzdeki kitaplarda görüp kilitlendiğimiz fotoğraflar köyün çok uzağına taşıyorlardı. Akşam saatleri veya hafta sonları kendimizi köyün sokaklarına vurduğumuzda ise, bizlere buyurup duran büyüklerden başka türlü biriyle, Ado’yla karşılaşırdık. Ado, köyün delisiydi. Tıpkı okul gibi, o da bilmediğimiz yerden konuşuyordu. Kendisini rahatsız etmek, takibinden kaçıp korkmak, tadı ve tuzu garip heyecanlarla tanıştırıyordu.

Halil Cibran’ın Meczup’unu okurken, çocukluğuma düşen bu iki şeyi, okul ve Ado’yu düşündüm. Şüphesiz sonradan öğrenecektim: Köy, mikro ama çok katı bir “norm” kümesi demekti; köylünün kaderi ise, sert kabullerin daracıklığında öylece sönmek… Köyün doğumlusu olmasına rağmen Ado (deli-meczup), bedeniyle köyde ruhuyla başka yerlerde geziniyordu. Köyün “norm”larından azade, kirli ve cıbıldaktı. Yakınında hizaya geçmiyor, daha fazla kendimiz ve çocuk kalıyorduk. Ayırımında olmasak da, alışagelenin dışında hallere sahip olması, ellerimize oyuncak tutuşturuyor gibiydi. Kendisini taşlayarak rahatsız ediyor, korkup kaçmakla da köyden dışarı çıkmış oluyorduk.

Çocukken köyün dışına Ado ile çıkıyordum. Büyüyünce, bu sefer gittiğim okullar elimden tuttu. Her biriyle köyden ve çocukluktan biraz daha uzaklaştım. Okulların, okullarda gördüğüm derslerin beni oyalaması da uzun sürmedi. Tabii ki anlamış değildim, ama sanki okul ve dersler de kalbime az gelen bir zemine çağırıyordu. Rahat olduğum bir yer değildi okul, başka kitaplara kaçarak can sıkıntımı gideriyordum. Çok sonra bu halime tarif bulacaktım. Okul beni köy denen “norm”dan uzaklaştırırken, çok daha başka bir “norm”un içine çekiyordu. Kalbimi Ado’ya, Ado’nun bir şekilde düştüğü şeye kaptırmış olmam, beni okulların şahsında “normlar”dan korumuştu. Hikâyeler okuyor, roman kahramanlarının peşi sıra gidiyordum. Vardığım şehirler, devam ettiğim okullar, tanıştığım gruplar uzun süre tutamıyordu. Her neredeysem, biraz sonra kalkıp gidecekmişim gibi kıyıda yer tutuyordum. Kalabalıkta değil tenhada huzur buluyor, dışarıda değil içimde yaşayabiliyordum.

Ado’yu neden unutmadığımı Amak-ı Hayal üzerinden anlatabilirim; Budala, Alyoşa, Cannetti’nin Körleşme romanı yardımıma koşabilir. Dönemlerinin gurbetinde ama kendi sılalarında zirve olmuş ariflerin menkıbeleri bana el verebilir. Olmadı Deliliğin Tarihi, olmadı Halil Cibran’ın Meczup’u dilime tercüman olur. Söze ne hacet!? Gerçekliğin buyurganlığından uzaklaşıp kalbe açık kalmış, bir nebze kendince olana dikkat kesilmiş her okur, deli ve meczubun, görülen rüyanın tabircisi veya mecazın örttüğü hakikate ayine olduğunu bilir. Buradan çıktığını, başka bir şey tarafından çekildiğini…

Şimdilerde zaman, toplum ve gerçekliğin “norm”lar çerçevesinde yaşandığı ve bunun birazcık hapishaneyle eş-değer olduğu ortadadır. “Normal” denen “sağlıklı” insanın “kabul”lerle başı dertte olmadığını, kendinden çok doğduğu toplum ve devlete tekabül ettiğini kim inkâr edebilir. Başkasının öngördüğü kişi olmaktansa kendince olmayı yeğlemiş; okumaları ve hissedişleri üzere bir hikâye ve şahsiyet edinmiş kişilerinse normal görülmediği, “norm-dışı” kişiler olarak deli veya meczup şeklinde işaretlendiği, herkesin malumu. Evet, modern tıp ve algı; kalabalıktan çıkıp kendine gömülenlere, deli ve meczup der. Hakikatte ise, deli veya meczup; zaman ve mekânın kabullerine bir türlü oturamayıp, bunların üzerine sıçramayı ifade eder. Hölderlin’in Ozan’ı böyledir; Sultan’ın karşısına çıkıp oradan tımarhaneye varan Meşrutiyet’in Nursi’si ve yaşadığı mekânlara sığmayıp dağların/ağaçların zirvesine yuva yapan Cumhuriyet’in Bediüzzaman’ı da…

Dünyada başka evrenlere işaret eden cins insanlara dair çok şey söylenebilir. Biz en iyisi, Halil Cibran’ın Meczup’una söz verelim:

“Nasıl meczup olduğumu bilmek ister misiniz?

Bakın nasıl oldu: Bir gün, derin bir uykudan uyandım ve gördüm ki bütün maskelerim -yedi yaşamım boyunca biçim verip taşıdığım yedi maskem- çalınmıştı. Maskesiz bir halde, ‘Hırsızlar, hırsızlar, lanet olası hırsızlar!’ diye bağırarak kalabalıklarla dolup taşan sokaklarda koşuşturup durdum.

Erkekler ve kadınlar alay ettiler; bazıları da benim bu halimden ürküp evlerine kapandılar.

Pazaryerine vardığımda, toy bir delikanlı bir çatıya dikilmiş ‘Meczup var!’ diye bağırıyordu. Onu görebilmek için başımı kaldırdım; güneş ilk kez çıplak yüzümü öptü, ruhum güneşin aşkıyla tutuştu ve artık maskelerimi istemez oldum. Sonra vecd halinde şöyle haykırdım: ‘Kutsa, maskelerimi çalan hırsızları kutsa!’

İşte böyle meczup oldum ben.

Özgürlüğü ve huzuru buldum meczupluğumda; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu. Çünkü bizi anlayanlar içimizdeki bir şeye de egemen olurlar.

Ama yine de, huzurumdan dolayı boş bir gurur duygusuna kapılmayacağım: Hapishanede bir hırsız başka bir hırsızın güvencesi altındadır.”

&
“Kral çıplak!” diye bağıran o çocuk, tarih ve anlatılardan çıkıp gözlerimize bakabildi. Yüzüne maske geçirilmemiş, kendi yüz ve gözleriyle görebildi her zaman. Ölmedi o, hep yaşadı! Dünyanın iktidar olduğu zeminde buna itiraz olarak beliren, dünyada ötenin ve aşkın mücessem hali kesilen Peygamber’in sonrasında bir kez daha dünyaya gidenlerin saraylarına “La!” diyen Ebu Zer o çocuklardan biriydi. Sarayda bir yerlerin peşinde koşmayan, o yerlerin tümünü yer olmaktan çıkaran bir ses oldu ıssız çöllerde. Bedenine gömülmeyen, kalbine atlayıp sınır ve çitlerin sonsuzluğuna yürüyen Rabia da böyle bir çocuktu. Bedenlerinin ışıltılarına bakıp adamlık oyunlarına dalanların ortasında, bütün çıplaklığıyla yitip gitmişliklerini gösterdi.

Tarih ve yol boyunca önümüze çıkacak böyle çok çocuk buluruz. Mesela Niyaz-ı Mısri! Zaman ve mekânın normu içinde beliren bir deli gömleği giydirmekle vazifeli Vani Efendi ve Kadızadelere eyvallah demeyen, Sultan’ın öfkesine rağmen kalbini konuşturan o şair, niçin böyle bir çocuk olmasın. Sürgünleri, Limni’deki mezarı kapatılamayacak olanın sesi ve soluğu değil mi? Belirlenmiş olandan çıkışa, belirlenmeyen tarafından çekilmeye işareti olmuyor mu?
Her has şair böyledir; talibini arizi olandan asli olana çeker. Aklın sınırlarına oturmayan kalbin sularından emerek dilini bulur. İnsan kalbine düştüğünde, onu bir daha çıktığı daracıklığa oturtamazsınız. Çıkmıştır oradan bir kere, sonsuzluk tarafından çekilmekten kendini alıkoyamaz. Kendi bile değildir çünkü çağıran ve çekene teslim olmuş, öylece boynunu uzamıştır. Sonlu olanda sonsuzluğu yaşamak gibi olağandışılığı remzetmektedir.
&
Kişinin hayatında şiir hali içinde oturan biri (meczup) var ise, o talihli sayılır. Zira hapishaneye dönüşmüş gerçeklikte meczup, bahçeye açılmış bir pencere gibidir. Orada olmayanı taşır içeriye. Uzak bir haberi; gidilmeyen ve görülmeyeni… Meczup ansızın çıkıp gelir; yürüdüğü uzun yolun, yaşayıp hale dönüştürdüğü yolculukların birikimiyle… Tutuklu kaldığınız yerin darlığı içinde nefessiz kalmışken o üzerindeki toz-toprakla çağrı olur, sizi yukarılara çıkarır. Ciğerlerinize, dahası kalplerinize başka türlü bir hava yürür, ölmek üzereyken hayata dönersiniz. Bulunduğunuz yere, içinde eridiğiniz meşgaleye ışıklar düşer, aydınlanırsınız.

Yukarılarda bir yerde yaşayan, oranın nimetleriyle ses edinenler çıktıkları yerden bakmaya başlar. Niçin aşağılara insin ki!? Yanına çekmek için el uzatır sadece. Aşağı doğru sarkmış elleri tutan ve yukarıdan aşağılara inen seslere kulak verenler bir şekilde çekilirler. Ayaklarının yerden kesildiğini, yerin ağırlığından kurtulup özgürleştiklerini hissederler. Başka türlü duyar, başka türlü hissederler.

Hadi itiraf edelim: Doğumumuzla başlamayan ve vefatımızla da sonlanmayacak bir aralığın tutsaklarıyız. Sevgilimiz o, kalbimizi o çevirip döndürüyor. Bir sanrının içindeyiz sanki. Uykudayız, gördüklerimizin tümünün rüya olduğunu bilmiyoruz. Ancak ölümün paklayabileceği kıvamdayız; ölünce uyanacak, sadece bir rüya gördüğümüze uyanacağız. Hâlbuki ölmeden önce ölmek de mümkün. Yaşarken ölenlerin solukları, bu soluklara yakınlıkta şiirini kuranlar, şiirin remzettiğine doğru yol alanların notları, ölünce farkedilenin altını çizmektedir. Belki de bir arif, bir bilge, bir şair, bir meczup bekliyoruz. Lisan-ı halimizle, “Çıksın karşımıza; bakışıyla, dokunuşuyla, kuracağı bir tek cümleyle tutup çeksin bizi buralardan. Tutsaklığımız bitsin; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu tadalım” diyoruz.

Olsun, diyelim bunu.

 

 

 

Nihat Dağlı

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın