Nermin Yıldırım, Kumdan Kale

Dört buçuk yaşındayım.
Yazmayı bilsem yazardım. Anlatırdım bütün bunları herkese. Ama dört buçuk yaşında yazmayı bilmiyor daha insan. Aslında konuşmayı da. Hoş, galiba insan konuşmayı hiç öğrenemiyor. Kaç yaşına gelirse gelsin. Daha doğrusu bazı şeyler, hiçbir zaman, hiçbir dilde anlatılamıyor.
Dilin kemiği yok, ama kalbin içinde çok acıyan bir yer var. Ondan.
Benim yaşımdayken her şeye şaşırırsınız. Kar yağdığında, rüzgâr salondaki perdeleri havalandırdığında, nar çatlayıp da onlarca bal küpü kırmızı tanecik, sert kabuğun altından neşeyle fışkırdığında; yeni gezegen keşfetmiş astronot gibi sevinir, bir hayretten öbürüne yuvarlanırsınız. Her şeyi ilk defa görür, her gördüğünüzü gözbebeklerinizin teleskobunda büyütürsünüz. Sizin kaldırım diye çıktıklarınıza ben duvar niyetine tırmanırım mesela. Sizin sarmaşıklarınız bana ormandır, saksıdaki büyük çiçekleriniz ağaç. Karınca gibi düşünün beni. Size hep aşağıdan bakarım.Tuhaftır bu biraz. İnsanın ağlayası gelir. Başkalarına aşağıdan baktığınız günleri hatırlasanıza.
Dört buçuk sene aşağıdan baktıktan sonra size, en çok kötülüğünüze şaşırdım. Bir de kötülükleri, tekinsiz tohumlar gibi, susarak yeşertmenize. Sizin sessizlikleriniz bana fazla büyük geldi. Aşağıdan bakarken ben dünyanıza, korkunç kötülüğünüz nefesimi kesti.
Nasıl söylenir bilmiyorum ama. bakın, benim canımı çok acıttılar. Can deyip durdukları şeyin ette değil, daha içeride, iyice derinde bir yerde saklandığını o zaman anladım ben. Etin çünkü acısı geçiyor. Et uyuşuyor, kan duruyor. Ama o derindeki yer var ya, siz galiba ruh diyorsunuz adına, işte o hep, o daima, o hiç geçmeyecekmiş gibi sızlıyor. Benim canım orada, dışarıdan görünen her şeyin altında, çok kötü birinin etimi acıtmaya geldiği günden beri yanıyor.
En kolay çocuklar yaşlanır, bilirsiniz değil mi? Bir tek onların uzun uzun yaşlanacak vakti vardır ve sadece onlar bir an evvel büyümeye çalışır. Ben de büyümek isterdim önceleri. Ama sonra işte, o şey olunca, ben ve ruhum büyüyecek vakit bulamadan ihtiyarladık. Şimdi çok yaşlıyız. Çizgiler, çizikler içinde; kupkuru, çatlak, ışıksız, yapayalnız.
Bakın ben anlatamıyorum. Dedim ya, bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Canın tam yerinin belli olmayışı gibi. Biri size uzatır elini. Sevecek sanırsınız. Mesela denizdesinizdir, sahilde.Yıkılacağından habersiz kumdan kaleler inşa etmekte.Ya da belki sokakta top oynamaktasınızdır kendi kendinize, hatta bahçede. Bazen de evinizdesinizdir, en güvenli yerde, en güvendiklerinizle. Biri size elini uzatır. Sevecek sanırsınız.
Sonra O… elleri artık masallardaki korkunç canavarların kanlı pençelerine benzeyen o cehennem zebanisi, etinizi acıtmak için uzanıp ruhunuzu kanatır.
Dört buçuk yaşında, bütün ellerin başınızı okşamak için uzandığını sandığınız bir zamanda, böylesi bir fenalığın şaşkınlığında, başınız dönmeye, kulaklarınız uğuldamaya, gözleriniz birer alev topu gibi yanmaya başlar. Daha önce hiç bilmediğiniz, daha sonra hiç unutmayacağınız bir his gelip yerleşir kalbinizin ortasına. Korku desem değil, öfke desem değil, acı desem değil; hem hepsi olan hem de hiçbiri olmayan, yangın gibi bir his. Bir de tuhaf, her şey sizin kabahatinizmiş gibi kırık dökük bir mahcubiyet. Utanmayı unutmuşların yerine utanacak kadar masum olduğunuzdan herhâlde.
Ağlamak, çığlık atmak, hiçbir şey yokmuş gibi şen şakrak akmakta olan hayatı durdurup yardım kırıntısı aramak istersiniz.
Ama O; ağzı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal mahlûklarının küfre batmış tiksinç ağzına benzeyen O.. boğazından yükselen çakal hırıltıları arasında, leş kokulu nefesini yüzünüze üfleyerek susmanızı söyler mesela. Susmazsanız susturacak kadar büyüktür elleri. Kolları kocaman ve damarlıdır; damar damar şişmiştir görmek istemediğiniz her yeri.
Dedim ya, dört buçuk yaşındayken, zaten her şey sizden daha büyüktür, ya da öyle görünür. Sağa sola koşturan minik karıncalar gibi, aşağıdan bakarsınız dünyaya. Üstünüze abanmış olan o, elli kilo, altmış kilo, yetmiş yahut seksen kilo değil; tonlar çeker. Öyle ağırdır ki, bütün karıncalar ölür. Bütün karıncalar ölür ve siz nefesinizi tutarsınız. Zaman yorgun bir atlas gibi, öncesi ve sonrası olmak üzere ortadan ikiye bölünür.
Sonra işte, şimdi size, şimdi kimseye anlatamayacağım kadar korkunç şeyler olur. Nefesinizi tuttuğunuz anda asılı kalır zaman. Siz hemen geçsin istersiniz ama uzar da uzar; hayatınızın kalanı boyunca orada durur. Zaman durur, kalbinizin atışı durur, yağıyorsa yağmur, dönüyorsa dünya durur. Kuşlar susar ötüyorsa, bildiğiniz bütün şarkılar eski bir pikapta unutulur. Renkler solar, dünya siyah beyan, hayır dünya dipsiz bir karanlığa boğulur. Evet, orada bir şey olur kıymetli büyüklerim. Öyle bir şey ki, dört buçuk yaşında bir çocuk büyür, dünyanın kalanı küçülür, küçülür, un ufak olur.Toprak kaynar, gök yırtılır; Allah baba kaybolur.
Bakın ben size sahildeki minik bir soyunma kabininden bahsedemem, yaşım yetmiyor. Size bahçenin aralanan kapısından içeri süzülen bir yabancıdan söz edemem, dilim dönmüyor. Size kendi evimin salonundaki terli koltuklardan, kafa kağıdımda bile ismi yazan kötü kalpli adamlardan dem vuramam, gücüm yetmiyor. Dedim ya, dört buçuk yaşındayım. Dünya yıkıldı ve ben altında kaldım. Öldü bütün karıncalarım.
Bakın, bütün sahiller, bahçeler ve üçlü koltuktan karanlık salonların, cehennem ateşinde gürül gürül yanıyor. Cehennemi başka yerde sananlar, bana sırtını dönmüş, şekerli sevaplar biriktiriyor. Dört buçuk yaşındayım ve pekâlâ biliyorum ateşin âlâsını ve yanmaya nereden başlandığını. Dört buçuk yaşındayım ve maalesef biliyorum ihtiyarlamayı. Susmayı ve canımın altında bir yerde usul usul kanayıp henüz yazılmamış kağıtlar gibi eriyerek buruşmayı.
Fakat hakkınızı teslim etmeliyim kıymetli büyüklerim; susmakta asıl sizsiniz liyakatli usta. Susmakta ve başkalarının felaketini göremeyecek kadar âmâ olmakta. Hem her yerde olup hem hiçbir yerde değilmiş gibi davranmakta. Hatırlasanıza, siz de vardınız. O sahilde mesela, uzanmıştınız güneşin altında, pembe beyaz tenlerinizi bronzlaştırıyordunuz; beni görmediniz. Bahçemin sokağından gülüşerek geçiyordunuz; sesimi duymadınız. O evde yaşıyordunuz siz de, benimle aynı evde; fakat çok derindi kahrolası uykunuz çok, hiç uyanmadınız.
Beni O’nunla, beni minicik canımla, beni korkunç azabımla baş başa bıraktınız.
Önce kadınları ve çocukları diyorsunuz hep, kurtaracakmışsınız yangında, kıymetli büyüklerim. O zaman neden beni kendi ellerinizle ateşe attınız? Neden yardım ararken ben, dönüp bakmadınız? Cennet de cehennem de burada diyenler, haklısınız. Soyunma kabinleriyle, üçlü koltuklarıyla, evleriyle, arabalarıyla, bahçeleriyle, inşaatlarıyla, boş arsalarıyla, dolu banyolarıyla, metruk lunaparklarıyla, karanlık köşe başları ve aydınlık salonlarıyla, adına dünya dediğiniz bu karabasan var ya… Burası, her yangında, hep ilk kurtarılacakları ateşe atan siz ikiyüzlülerin cenneti; kumdan kaleleri erkenden yıkılan, büyüyemeden yaşlanan biz çocukların cehennemi. Şaşırmış gibi de yapmayın hiç; biliyorsunuz, o ateşi siz yaktınız.
Nermin Yıldırım
İZDİHAM
izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: