Necip Fazıl Say, Sokak

Burası çocukluğumun her mısrasını aruz ölçüsüyle kaldırımlarına yazdığım, inançsıza bile şükür sebebi olabilecek kadar güzel kadınların geçtiği, yalanlarını bildiğim en dürüst insanların yaşadığı sokak. Bu sokağa çıktığım da büfenin önünde Vedat Ağabeyi görmeyince bir şeylerin ters gittiğini anlıyorum. Bu sokakta bir adam ve bir kadın tanıdım birbirlerini sevip başkalarına seni seviyorum diyorlardı. Bu sokakta çok cinayete şahit oldum. Her seferinde ya ben birilerini öldürüyordum ya da birileri ölmesin diye kendim ölüyordum.Burası kapıların skor tabelalarına açıldığı sokak diyecekken, kahvehaneden ‘’GOL’’ sesi yükseliyor. Birbirimizi sarı ile lacivertin yan yana gelişi gibi tamamlıyoruz bu sokakla. Atıyorum ilk adımımı.

Vedat Ağabey her zamanki gibi büfesinin önünde. Bu her şeyin yolunda gittiğini gösteriyor. Benim şu an yaptığım sıradan bir gezi onunki ise fiyakalı bir bekleyiş. Büfesinin önünde oturmuş ideolojisi uğruna kardeşini öldürebilecek birinin geçmesini bekliyor kaldırımdan. Dedim ya kaldırımları var bu sokağın, üzerine basmadan bir adım dahi atılmayan. Bir sigara yakıyorum mesela bitince de bu kaldırıma atacağım. Öyle bir kaldırımdayım ki sabahtan sokak hayvanlarına kapta su bırakırım akşamına Çingeneler o kabı çalar. Ben burada kafamı kaldırıp yürüyemiyorum o yüzden dedim ya kaldırım. Kaldırımlar benim ayaklarımın altındaki gökyüzü onları izmaritimle süslerim. Apartmanların ayakları varmış gibi üzerime üzerime geliyorlar bugün de, santim santim ilerleyen trafiği nakışlamışım adımlarıma öyle yürüyorum. Aklımdaki tek düşünce: şunca yıl petrol çıkarmaya uğraşacağımıza insanların içindeki güzelliği çıkarmaya uğraşsaydık şimdiye her kurulan hayalin bir bahçesi olurdu ve bu apartmanlara sahip olma hayalimiz olmazdı oluyor. Sigaram bitiyor. Kaldırıma atıyorum. Kaldırım taşlarıyla sevişen izmaritimin gökyüzüne gebe dumanı ve tanrıya armağan diyorum yine içimden ve berberin önünde duruyorum.

Berber Burhan Ağabey tam da ‘’Saçlar kalsın, sen direkt kafayı kes” denecek kalitede bir insan. Olası üçüncü dünya savaşında da eli en güçlü devlet biziz evelallah. Çünkü berber parfümleri nükleer bir tehditmişçesine sıkılıyor üzerime. Güm güm güm. Bir paket sigara karşılığında da istediğiniz devlet binasını patlatacak üç kişi tanıyorum: ikisi akrabam, birisi de şu an saçlarını aksiyon filmleri gibi uzatmanın bir yolunu arıyor. Annem ile babam pazardan dönerken yanımdan geçiyor, eski dostla karşılaşılmış gibi ağızlardan çıkan birer kelime: merhaba-merhaba oluyor.

Ben domates sevmem, babam da domates sevmeyenleri. Annem beni hep sever. Babama göre düşüncesiz, beceriksiz bir yalancıyım. Anneme göre inançsız, evdeki bir yabancı. Arada bir onların düğün fotoğraflarına bakar ağlarım  ‘’bu fotoğraflar çekilirken ben nerdeydim?’’ diye. Düğün dediğim Behçet Necatigil’in hala şiir okuduğu zamanlar; radyolarda, sokaklarda, evinin mutfağında. Şiirler de şiir amma. Köylerden şehirlere gelindiği zamanlar; sesi güzel adamlar yatıyor Un Kapanında. Şehirler de şehir amma. Hani yok mu şu zaman ya şarkıcıların filmlerde oynadığı zaman, açık hava sinemalarına afişlerin geç gittiği. Yılmaz Güney izlenip dövüşülen, Kartal Tibet izlenip sevişilen zaman. Minik serçe o zamanlar gerçekten minik. İşte o zamanlar bir fikirmişim, kötü fikirlerin uygulanınca ne sonuçların doğurduğunu gösteren bir fikir. Bu sokağın göğe dokunanları yetim çocuklarıdır ve ben de anası, babası olan bir yetimim. Bunları düşünürken otobüs durağına gelmişim, öylesine bakınıyorum.

Yüreğinde İtalya bayrağı taşıyan kadınlar, bakışlarında da faşizmi taşırlar elbette. O kadınlar Hitler bıyığı bırakmış adamlarla ne de güzel olurlar yan yana. Amerika’nın Orta Doğuda ki çıkarlarına ters düşmeyecek kadar güzel kadınlar niye otobüse binerler anlamıyorum. Onlar her zamanki gibi durakta otobüs bekliyor. Ben ise üç tane coğrafya terimi bilip dağlar aşmayı düşleyen ben yine otobüs bekliyormuş gibi yapıp insanları inceliyorum. Öyle bir haldeyim ki güzelliğini buzdolabında saklayabileceğini savunan bir kadın görsem nikâhı basacağım. Dilimden kimse anlamadığından ya dilimi keseceğim ya da yalnız bir ömür süreceğim. Otobüsün geleceği yok, en iyisi kahveye gideyim.

Giriyorum kahveye. Solumda kalan masada oturan amcalar kıtlama çay içiyor nerden baksan bak kesin Erzurumlular. Sağımda kalan masada oturan ağabeyler topluluğu ise rutin konu işsizlik üzerinden devlete ver yansın ediyor. Karşımda yalnız oturan dede ‘’ yaşlanınca ben gibi olacaksın sen de der gibi’’ baksa da gidip yanına oturup çaycı Hamdi Ağabey’e sesleniyorum. ‘’Bana bir çay , içimdeki turistlere de örelet ver kendilerini Kamboçyalı sanmasınlar.’’  Kendi kendime konuşma seansımı burada da devam ettiriyorum. Japonlar önünü görebildiğine duacı, ben dua bilmiyorum. Tek günahım günahsız olmak, onu da Allah affetsin. İlahi ilahiyat! Üç kere beş hangi peygamber ediyor? Biliyorum bütün yeniçeriler oturmuş NASA’nın bunu araştırmasını bekliyorsunuz, Allah affetsin. Ne zaman yüzyıl öncesini düşünsem şapkamı takar batılılaşırım. Doğu filozoflarının düşünceleri ve şeriat ülkelerinin uzun sakallı diktatörleri ne demiş umurumda olmaz. Bugünkü isyanım: En kullanışlı özelliği iki tane böbreğinin olması olan bir adamım ben tavşankanı bir çay içmek için daha ne kadar tavşan avlamam lazım oluyor. Bilirsiniz isyan etmek bir ergenin üzerine yakışacak en güzel kıyafettir ve genellikle Antalya gibiyim içim yaz aylarında para harcamaya gelip parası bitince giden turist kaynıyor. Ben en çok Rus olanları seviyorum. Hamdi Ağabey bu çay bayat, gideyim belki evimde taze bir şeyler bulurum. Çıkıyorum kahveden.

Giriyorum kapıdan. Ebeveynlerimden hoş geldin lafını duymak yerine yine boş geldin bakışlarını görerek geçiyorum odama. Atıyorum son adımımı. Oturuyorum çekyata. Her bu yaştaki insan gibi gözlerimi tavana dikiyorum.  Aslında tavan beyaz değildir, bakışlarınla sen onu istediğin renge boyarsın. Bunu da bir kadına âşık olunca anladım. İsteyip yapamadıklarım her zamanki gibi eşlik ediyor bana tam da burada. Zaten ben bir il olsam ‘’bir şeyi isteyip de yapamamasıyla’’ meşhur bir il olurdum. Besmele ile oturulan rakı sofrasından Allah olarak kalkan birkaç vatandaş tanıyorum. Bu beni vatan haini ediyor. Bunu da biliyorum. Dünyada bulmacada iki kutuya sığacak kadar yer kaplıyorum şu an oturduğum çekyatın bir önemi yok. Gördüğüm bütün memelerden kendime pay çıkarıyor olmasaydım pek de alacağım olmazdı bu dünyadan. Herkes intihar etmek için hap içiyormuş televizyonda duydum. Ben intihar etmek için güzel şeyler düşünüyorum. Güzel şeyler düşlemek bana dirilebilecek ölümler sunuyor. Yani çizebileceğiniz en güzel resmi çizin, ben o resmi ilkokuldan kalma kırık pastel boyalarımla boyayacağım. Siz en güzel hayatları mobilyacı kataloglarından seçin, ben annemin çeyizinde getirdiği bu çekyatta öleceğim. Hakkınızı helak edin.

Necip Fazıl Say
İZDİHAM

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: