Necdet Subaşı, Bir Berber Yazısı

Ben düzenli gazete okumaya bir berber dükkânında başladım. Biraz utana sıkıla yazıyorum, doğru kelimeler mi kullanıyorum, emin değilim acaba “berber dükkânı” ifadesi doğru mudur? Dilim alışmış belki de ondan böyle bir kullanımı tercih etmiş olmalıyım.

O zamanlar bizim evden Kapı Camii’ne doğru yol aldığınızda geçtiğiniz güzergâh sizin sık sık uğradığınız dükkânlarla çevrili olurdu. Bakkal da kasap da aynı sokaktaydı. Bizim ev Rehberi Hürriyet sokağındaydı, berber Sephovan’da. Yol üzerinde güzel bir mescit, etrafta birkaç sucu, camcı hatta birkaç aktar bir de komşu İbrahim Amca’nın mütevazı dükkânı vardı. Annem oradan aldığı orlonlarla bize kazak filan örerdi. Onların dükkânı geçtin mi Kapı Camii görünürdü. Artık ondan sonrası şehirdi. Bana kalırsa tam da o köşeye kadar sokak bizim mütevazı mahallemizi yansıtırdı. Sanki şehir ondan sonra başlardı, sanki tanımadığımız insanların çoğu buradan itibaren ortalığa saçılmıştı. Mesela topaç nerede çevrilir, gazoz kapağı nerelerde oynanabilirdi? Her şeyin bir adabı vardı.

Bizim mahallede birkaç berber daha vardı, ama sanırım biz biraz da selametlik amcamın telkinleriyle Abdullah Eriş’in “dükkân”ına daha sık uğrardık. Ufak boylu, kel kafalı ve kesinlikle sempatik biriydi. Doğrusu onun sempatik biri olduğunu benden başka bilen yoktu. Sevimliydi, ama maskot falan da değildi. Başkalarına nasıl görünürdü bilmem, genellikle asık suratıyla ve sert cümleleriyle bilinirdi. Zamanla sempatik biri olduğunu keşfetmekle birlikte iyi bir usta olmadığını da ilerleyen zamanlarda öğrenecektim. Berber görmüşlüğümüz mü vardı ki kıyaslayalım da ona puan verelim. Benim de kardeşlerimin de hâlen oturmuş saç yapılarının mimarı Abdullah Amca’dır. O her işte olduğu gibi berberlik mesleğinde de dini bütün bir sanat icra etmenin gereğini kavramış biriydi. Biz ona tıraşa gittiğimizde bazen aramızda dalga geçerdik, sanki bir mabede, bir ibadethaneye girerdik. Üzerimize önlük taktığında ya da eline her makası aldığında sonraları asla ve asla batmayan bir dindarlığını her daim gözler ve buna alışmaya çalışırdık. Başka bir berber yok muydu? Tabii ki vardı, ama onlara parayı kim verecekti? Babam bizi, uzayan saçlarımızı fark eder fark etmez Eriş’e gönderir, ücretini de sonradan camiye giderken kendisi verirdi. Bize ayaküstü verilecek tek para ekmek almak için fırına giderken verilendi. Bakkala yazdırırdık, ama ondan aldığımız genellikle taze ekmek olmazdı. Şöyle çıtır bir ekmek alacaksak çaresi yok fırına gidilecekti. Zaten çoktan hevesli benim gibi biri için hemencecik bisiklete atlayıp ekmeğe gitmek pek fazla zaman almazdı, zor da değildi üstelik.

Abdullah Amca her hâlükârda siyasi bir adamdı. Asla politik biri değildi. Ne zaman gitsem bana rahmetli Erbakan’dan söz ederdi. Bana kalırsa o her şeyiyle Erbakan Hoca’ya biat etmişti. Babamı da kendi dünyasında saydığı için benimle her karşılaştığında Erbakan hakkındaki duygularını paylaşmaktan çok büyük zevk alırdı. Biz Konya’ya yeni gelmiştik, sokaklar tertemiz, kalpler pırıl pırıldı. Biriyle ilk karşılaşmamız şüphe üzerine değil teslimiyet üzerine işlerdi. Şimdi çoktan inandırıcılığını kaybetmiş bu tasavvurla kaç bir kaç on yıl idare ettiğimizi oturup hesaplamak isterim. Adam daha yeni kurulmuş ve en başta Konya’da tutunmaya çalışan bir parti için her şeyini feda etmeye hazır bir dava delisiydi. Elinde makasla saçlarımı keserken bir yandan da kendince ikna olduğu bir retoriği bana da aktarmaya çalışır, benim çocuksu ilgilerle “evet” deyişimden fena halde mutlu olurdu. Bazen elinde ustura inandığı şeyler hakkında celallenip birbiri ardınca laflar sıraladığında ben nasıl da korkardım. Ölüme de vardı öldürmeye de . Acayip bir insandı. Sakal kestirmek isteyenleri azarlar, yeni sakal bırakanlara da hesap sorardı, hakkını verecek misin diye.

Ben o zamanlar mahalledeki mescide de dua öğrenmeye gidiyordum. Yıllar birbirini kovalasa da biz o mahallede oturduğumuz sürece Abdullah Amca’nın berber dükkânına uğramayı ihmal etmezdik. İlerde saç stili nedir, yakışıklı olmak nedir, beden siyaseti nedir duymaya ve öğrenmeye başladığımızda ağırdan ağıra babamın berberinden, babamın terzisinden, babamın ayakkabıcısından da uzaklaşmaya başlayacaktım. Öyle ya artık beni pantolonumu rahmetli Kamil Amca dikemezdi, benim ayağıma uyan sayısız ayakkabısı vardı Pekyatırmacı Amca’mın, ama ben cins ayakkabı alacaksam artık ne yapıp yapıp dükkânı değiştirecektim. Öyle de yaptım. Önce dükkânlar, ardından sokaklar, sonra mahalle derken tercihler aldı başını gitti.

Abdullah Amca bir Milli Gazete okuyucusuydu. Sadece müşteriler beklerken değil gelip geçenler de okusun diye dükkâna her seferinde birkaç tane Milli Gazete alırdı. Milli Gazete bugün neydiyse o zaman da oydu. Bir gazetenin onlarca yıl aynı dil, aynı kararlılık ve aynı retorikle yayına devam etmesi nasıl bir şeydi? İnsan buna akıl fikir erdiremezdi. Milli Gazete bizim Konya’daki aile çevremizin zihin dünyasını yansıtan bir yayın organıydı. Ben kısa süreli bir ilgi dışında bizim eve bu gazeten alındığını hiç hatırlamıyorum. Amcamlar sürekli alırdı, üstelik ne gerek varsa bir de onları rulo yapıp bir tarafta saklarlardı. Ben ne zaman amcamlara oturmaya gitsem geriye doğru en az 15 günlük gazeteleri rulolarından söker açar okurdum. Okumak dediysek bazen başlıklarına, bazen resimlerine. Milli Gazete okuyarak dünyada ne var ne yok öğrenmek mümkün değildi. Bu gazete günceli yakalamayı başarmış bir Erbakan biyografisiydi. İlerleyen yıllarda ben de gazete takip etmeye başladım. Takip dediysem harçlığımdan ödeyerek gazete almaktan söz ediyorum. Ama ben düzenli olarak Yeni Devir aldım hep. Ne amcama ne berber Eriş’e aynı zihniyetin ürünü olmasına rağmen Allah rızası için ilaçlığa olsun onlara bu gazeteden aldıramadım.

Neyse her gün nereye gidersem gideyim Abdullah Eriş’in berber dükkânına uğrar orada aynalara karşı kurulmuş bembeyaz bankın üzerinde gazeteyi okur, kendisiyle okuduğum şeyler üzerinden birkaç kelam eder sonra da hayata açılırdım. Abdullah Amca bana bazı köşe yazarlarını okumamı tavsiye ederdi, hemen oracıkta otururken onları da okumamı isterdi. Çoğu sıkıldığım yazarlardı. Dünyada başka okunacak başka kimler vardı? Onu da bilmiyordum. Gözümü orda açmıştım.

Babam daha memleketteyken hemen her hafta evimize gelen Cumhuriyet Gazetesi’ne az para vermemişti. Gazete okumak dünyadan haberdar olmaktı, ama bize sunulan bilginin değeri, kaynağı kimin ne diye bize bunları bu formatta takdim ettiği noktasında ne o zamanlar babamın ne de çocukken benim akıllarımıza bir fesat düşmemişti. Babam Çarşıdaki kitapçının muntazaman gönderdiği gazeteleri bir hafta boyunca oturur okur, oradan bazı küpürleri keser, onları saklar, gelene gidene onlardan bölümler okurdu. Ona göre gazetenin yazdığı doğruydu o kadar. Şimdi her şeyi televizyondan duyup doğruluğuna şeksiz şüphesiz kanaat getirenler gibi babam Cumhuriyet’e köyde Abdullah Amca da Milli Gazete’ye şehirde aynı izanla teslim olmuşlardı. Sonradan her şey değişti, ekmek bozuldu, tuz koktu, ama o zamanlar öyleydi.

Geçen hafta Konya’daydım eski mahallemin yerinde yeller esiyordu. Abdullah Amca yaşıyor mu yaşamıyor mu bilmiyorum, ama tabelasının yerinde yeller esiyordu. “Eriş Berber Salonu” benim en az 10 yıl önünden geçtiğim, içinde çay içip gazete okuduğum mütevazı bir dükkândı. Oradan son kez geçtiğimde okuduklarımız, öğrendiklerimiz, ilk oluşumlar gibi beylik bir sürü soru arasında kıymetli bir insanın yokluğunu derinden hissetmiştim. Yaşıyorsa hayırlı ömürler, gittiyse rahmet-i Rahmân dilerim.

 

 

 

Necdet Subaşı

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisi 32. Sayısında birbirinden güzel yazılar, şiirler, çıldırmalar, öyküler ve denemelerle okuyucusuyla buluşuyor. Kapakta viyolonsel çalan Vedran Smailovic.  Bosna yerle bir edilirken her enkaza smokinini giyerek ağıt yakan Vedran’ın iç burkan hikayesini okuyacaksınız. Arka kapakta ise saçlarını üfleyince tarak uzattığımız Naim Süleymanoğlu. İzdiham, unutulmaz bir sayı daha sunuyor. İzdiham Dergisi 32. Sayısına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın