Nazan Bekiroğlu İle Konuştuk

Nazan Bekiroğlu, İzdiham’a konuştu.

 

İzdiham: Nazan Bekiroğlu Türk edebiyatının neresindedir?

Edebiyattan önce hocadır, annedir, kadındır, yaşamaya dair hataları, sancıları, uyumsuzlukları, tepkileri, mağaranın içine dair merakları, mağaranın dışına dair ümitleri vardır. Bütün bunları bir parça estetize edebilmek yani bir bakıma katlanılır kılabilmek uğruna kaleme kâğıda sarılmışlıkları vardır. Sonra tutup bunları kendine saklamak yerine okuyacak birileriyle paylaşmışlıkları vardır. Böylece onanmak, çoğalmak ve anlaşılmak istemişlikleri vardır. Bu nedenle hikâyeye, denemeye, romana yönelmişlikleri, daha doğrusu çekilmişlikleri vardır. Türk edebiyatını parça pürçük bölümler yerine bir bütün olarak görmek istemişliği, bu nedenle bir imparatorluk diline yaslanmak, geleneksel edebiyatla modern edebiyat arasında bir yerde durmak isteği vardır. Bilmem ki şimdi Türk edebiyatının bir yerinde duruyorsa orası neresidir? Yine de yazı son durağı değildir. Ama bundan sonraki durağına dair bir fikri de yoktur.

 

İzdiham: Ne zaman yazmaya başladınız. Neden yazıyorsunuz?

Başlangıçta var oluşa dair adlandıramadığım huzursuzluklar hissettim. Hayranlıkla iç içe geçmiş huzursuzluklardı bunlar. Öylece, örneğin çocuklarıma süt almaya giderken yıldızlı gökyüzüne bakarak tebessüm ettim. Fakat tebessüm etmekle yetinemediğim için de huzursuz oldum. Güzellik karşısında heyecan duydum uzun zaman. Fakat bir gülün yapraklarını, suya dökülmüş yakamozu ne yapacağımı bilemedim. Bu huzursuzlukla başladı yaratma sancısı. Sanatkâr bir kimlikle doğuluyor galiba. Önce resim olarak geldi. Sonra yazıya dönüştü.

 

 

 

İzdiham: Sizin hakkınızda şöyle bir yorum okumuştum: ‘ birçok yazarın aksine, doğduğu şehirden ayrılmadan ünlü olmayı başardı.’ Böyle bir gereklilik var mıdır bu yolda?

Ünlü olmayı başarmak filan, böyle şeyler utandırır beni. Benim yaptığım merkez dergileriyle başlamam oldu. Bu da bana daha başlarken yerellikle sınırlanmamış, daha geniş bir çevre sağladı ve merkez edebiyatı daha yakından takip edebilme, onlarla istişare edebilme imkânını verdi. Bu önemli, evet. Taşra-merkez ilişkisi, taşra edebiyatı çokça tartışılan bir konudur. Bunun açılımlarına çok da fazla girmeden, edebiyatın nabzının standart bir damarda attığını, bu nabzın tutulması halinde yaşanan şehirden ayrılmadan da, hatta bu mahrumiyeti meziyete dönüştürerek de edebiyat yapılabileceğini biliyorum. Bunun örnekleri de bir tek ben değilim sanırım.

 

 

İzdiham: Türk edebiyatı tarihinde Divan edebiyatı döneminde yadsınamaz bir seviye yaşarken, cumhuriyet sonrasındaki dönemde Avrupa edebiyatının gerisinde kalmıştır. Hatta Türk şiiri için “Avrupa’dan ders almalı” bile diyenler oldu. Sizce bu gerileyişin sebebi nedir? Edebiyatımız nereye gidiyor?

Şiir için bu kadar karamsar değilim ben, hatta roman için bile. Ama edebiyatımızı bir bütün olarak algılamak isterim ve edebi yapıtların bir kültür mirasına sahip çıkarak verilmesi gerektiğini düşünürüm. Sözünü ettiğiniz sıkıntı ilk ciddi redd-i miras ile başladı. Bu, roman için katlanılabilir belki çünkü roman zaten yeni bir türdür. Fakat uzgörü sahibi olmayan şairler için ciddi bir yoksulluk doğurdu. Şükür ki bu eksiklik birkaç usta şair gibi son on beş-yirmi yıl içinde genç şairler tarafından da fark edildi. Neticede edebiyat bir dil işidir. Ama dil dediğimiz şeyin de bir dünya olarak karşılığı olmalı. Kültürel devamlılık bu dünyayı sağlam, kalıcı ve ağırlıklı kılar. Aksi takdirde: Rüzgârda uçan tüy bile/Benim kadar hafif değil, böyle oluruz. Türk edebiyatının yaşadığı yoksullaşma budur. Artık nispeten de olsa fark edildiğini zannediyorum. Ümitliyim. Fakat biraz daha zaman geçmesi gerek. Evet, biraz daha zaman. Çünkü üniversite, Türk edebiyatı bölümü hocaları olarak bile hâlâ Divan edebiyatını, Marksist ideolojiden üçüncü derecede kopya terimler üzerinden çözümlemeye alışmış şartlanmışlıkları restore etmekle meşgulüz. Yani tabu bir kısmıyla hâlâ devam ediyor.

 

İzdiham: Orhan Pamuk’un ödülüne çamur atanlar için neler düşünüyorsunuz?

Siyasi dalaşma, malzemesini her şeyden derlemek alışkanlığındadır. Edebiyattan bile. Ve bu, romancıya şaibe olarak geri döner. Çoğu zaman bu şaibenin taşlarını da romancının kendisi döşer, bizzat. Ben, bilgime ve sezgime dayanarak bizde romancıyı Türk edebiyatında bir dönemecin üzerinde durup durmadığı, bir değişiklik önerisi getirip getirmediği, Türk romanını yenileyip yenilemediği ve getirdiği değişiklik önerisinin iyi örneklerini verip vermediğine göre değerlendiririm. Çünkü edebiyat tarihi mevcut bir edebi anlayışın iyi örneklerini vermekle yetinenlere karşı acımasızdır. Sayfalarını, ciddi kırılmaların örnekleyici sahiplerine açar cömertlikle. Buradan baktığımızda Orhan Pamuk örneğinin tam da bu oluşa karşılık verdiğini fark ediyorum. Üzerindeki şaibeler ne olursa olsun, ki bu şaibeleri yadsımak da mümkün değildir, Orhan Pamuk’u başlangıçta modern romanın, sonrasında post-modern romanın bizdeki kuvvetli bir temsilcisi olarak görürüm. Özellikle bir post-modern roman yazarı olarak, örneğini kaçınılmaz biçimde batı edebiyatından alsa da, bizim edebiyatımızda ilktir. İlk olmak yetmez iyidir.

 

 

İzdiham: Kitaplarınızın başında hep aynı özgeçmişi kullanıyorsunuz ve şöyle bitiyor; “Görünürdeki hayatı bundan ibaret.” Görünmeyene hayat denir mi? Veya hayatınızın bu kısmını neden saklıyorsunuz?

Sayfa darlığından..

 

 

 

İzdiham: Nazan Bekiroğlu La’da insanlara sadece dini bir kıssa mı anlatmak istiyor?

Hayır sadece hikâye anlatmak değil onun istediği. Lâ’da anlatmak, anlamak ve paylaşmak istediği şey, Âdem ve Havva’nın, Habil’le Kabil’in hikâyeleri üzerinden insan oluşun genel manasına ve özellikle de kötülük sorunsalına dairdir. İnsan olmanın bütün manaları, bütün ihtimalleri Âdem’in yaşamında özetlenmiş vaziyettedir çünkü. Onu anlamak, bütünüyle insan denen varlığın yeryüzü macerasını, dolayısıyla kendi insan yaşamımızı ve birey varlığımızı anlamak anlamına gelir. Melekle şeytan arasında durduğumuzu, bir yanımızın Habil ama bir yanımızın da Kabil olduğunu. Âdem kadar hatakâr bir o kadar da tevbekâr olabileceğimizi… Sonra aşkın nerede durduğunu yani bir bakıma artık ne olduğunu değil ne olmadığını ve belânın aşktan büyük olduğunu. Bütün bunları tecrübe ve fark ettiği için Âdem ve Havva’nın hikâyesini anlatır gibi görünse de aslında insan olarak kendi hikâyesini anlatmaktadır Lâ’nın yazıcısı. Yani bütün insanların da hikâyesini.

 

İzdiham: İslâmi gelenek aklı kurcalayan soruların önünü neden kapatmıştır?

Akıl tek şey değildir. Burada söz konusu edilen ve İslâmi gelenek tarafından önü kapatılan akıl rasyonel akıldır. Yani her şeyi ancak kendi kıstaslarından geçmesi halinde muteber sayan, aksi takdirde geçersiz sayan akıl. Bu akıl, vahyin üzerinde durduğunu varsayar, kalbin bilgisini onaylayan duru akıl değildir. Oysa akıl, kalbin tecrübe imkânlarından mahrumdur. Dante’nin İlâhi Komedya’’sında cehennem ve a’raf’ı Vergilius’un kılavuzluğunda gezen Dante, cennete ancak Beatrice’in kılavuzluğunda girebilir. Çünkü Vergilius aklı Beatrice ise kalbî bilgiyi simgeler bu eserde. Ve aklın çıkamadığı yücelere ancak kalp bilgisi ile ulaşabilir. Bu sahneyi batı edebiyatından da görsel bir örnek olsun diye verdim. Bize dönersek İslâmi gelenek rasyonel manada kurcalayan aklın önünü bu nedenle kapatır. Fakat duru aklın önü açıktır ve Kuran’da en çok tekrarlanan ifadelerden biridir “akletmek”. Ama duru akılla akletmek.

 

İzdiham: Nun Hikâyeleri, Sonsuzluk Hecesi La… Neden Arapça harfler?

Geleneksel çağrışımların ruh dünyamın ihtiyaç duyduğu cevapları asırlık birikimler ve tecrübeler halinde sunması ve harflere duyduğum inanç diyelim buna. Hurufi-mizaç değilim ama harflerin kendilerine özgü çağrışım dünyalarının, mana birikimlerinin olduğuna inanıyorum. Diğer yandan nûn üzerinde ısrar ederken N yanımı da bir metafor gömleğinde nazarlara sunarak kendi kimliğimde modern insanımızın arada kalmışlığını, çatışmalarını, bilinç yarılmalarını da işaret etmek kullanışlı üretimlere olanak tanıyor.

 

İzdiham: La’da yaratma konusunda birçok cümle yazmışsınız, okuyunca aklıma bir soru geldi; sizce Allah neden yarattı?

Bunun “bence”si olmamalı. “Ben de”si olmalı ancak. Lâ’nın edebi bütünlüğü içinde “ben de” sûfi gelenekte aşk hadisi olarak kabul gören meşhur hadise dayandım: “Gizli bir hazineydim, bilinmeyi murad ettim”. Bu hadisin kaynağı tartışmalıdır malumunuz. Ancak varlığın nedeni noktasında sûfi gelenek bu yorumdan hareket eder, diğer bütün yorumlar bunun üzerine inşa edilir.

 

İzdiham: Nun Masallarında Nakkaşla yaptığınız konuşmalarda, yaratılmayı, insanı, manayı… Sorgulayan cümleler okurken; La’da tamamen teslim olmuş cümleler kullanıyorsunuz. Acaba, sizin için terakkiye teslimiyetle eş değerde midir?

Lâ’nın bir hece harfi olarak benim için içerdiği bir anlam da bütün bir ömür boyu aradığım harfin Lâ olduğunu fark etmemdir. Lâ yani hiçlik hali bize büyük bir yok oluş öyleyse gerçek bir başlangıç armağan eder. Bu noktada teslimiyet kaçınılmazdır. Teslimiyet ise sükûneti getirir. En azından saf bir üst gerçekliğin varlığını fark edebilmiş ruhun sükûneti. Bu, bütün bir dünya âlemi güllük-gülistanlık görebilmemi sağlamaz asla, beni Pollyanna kılmaz, ama en azından her şeye ama her şeye uzaktan, çok uzaktan bakılabilecek bir günün varlığını muştular. Bu, müthiş bir duygu.

 

İzdiham: Cümle Kapısı’nda da diğer kitaplarınızda olduğu gibi tasavvufi terimlere ve kıssalara rastlıyoruz. Neden tasavvufu bu kadar konu alıyorsunuz? Malzemesi mi çok, yoksa daha mı fazla ilgi çekiyor?

Malzeme olsun diye ya da ilgi çekiyor diye tasavvuf “kullanılır mı?” Hayır, tabii ki! En azından benim işime gelmez bu. Gelenekle kurmak istediğim bilinçli ilişkiyi her fırsatta vurguluyorum. Geleneksel edebiyat ise tasavvufî merkez etrafında kültürleşir. Bu bir. Diğer yandan kendi öznel yaşantımın, arayışlarımın, bulmalarımın, kaybetmelerimin, tecrübelerimin edebi esere yansıması da kaçınılmazdır. Dışımdaki evren ile bir bütün olduğumu hissetmek, muztaribi olduğum kargaşa halinden kurtulmamı sağlar. Kozmosum budur, etrafında dönebileceğim, dönerken kendisiyle bütünleşebileceğim yüce gerçek. Aksi takdirde her şeyin benim etrafımda dönmesini isterim ki bu büyük tehlike. Neticede bütün bu hissedişler edebi esere girer. Fakat bu tecrübelerin edebi esere girmesi sürecinde şerefli davranmak esastır. Şereften kastım ise; Budizmi eskitip, uzak doğu gizemini tecrübe edip, yogayı, moda mistik akımları gözden geçirip şimdi de İslâm tasavvufunu deneyelim, tavrına duyduğum tepkidir, hayır böyle olmamalı.

 

İzdiham: Yusuf ile Züleyha’ da öyle içten seslenişler var ki, okurken Yusuf da okuyucu oluyor Züleyha’ da. Bir söyleşinizde ‘’Ben yazmadım, yazdırıldı. ‘’ demiştiniz. Yusuf ile Züleyha ‘daki ‘ yazdırıldı ’ boyutunun buhuru diğer eserlerinize de sindi mi?

Nisbeten. Fakat bana o yüklemi (yazdırıldı) kullanma cesaretini veren şey bu metni kaleme aldığım günlerde cümlelerin içimden adeta fışkırarak, çağlayanlar gibi dökülerek, savrularak, köpürerek geliyorolması hali idi. Hani perdeler o kadar incelir ki dokunsanız yırtılacaktır. Anlattığınız şeye dair öyle bir “yakîn” hali. Üzerinde çok az düzeltme yapılmış bir metindir. Diğer metinleri kaleme alırken de ilhamın yani o çağlayanların, taşmanın, akmanın varlığını daima hissettim. Başka türlü zaten mekanik olarak yazamam. Yazsam da bir şeye benzemez. Ama hiçbir zaman Yusuf ile Züleyha’daki dökülmeyi bulamadım. Daha farklı pınarlardan taşmalarım, daha farklı mecralarda akmalarım oldu. Bu nedenle o metni bana verilmiş bir armağan olarak değerlendiriyorum. Ve yine bu nedenle bir daha böyle bir metin yazamayacağımı zannediyorum. Bunu bilmek acı bir şey. Ama güzel de.
İzdiham: Yaşayan bir Yusuf’ un varlığına inanmak için Züleyha’ nın da var olduğunu bilmek gerek. Yusuf ile Züleyha’ yı öyle Aşk’ tan yazdınız ki herkes kendi Yusuf’ unu Züleyha’ sını bulmak için bir arayış risalesi başlattı. ‘’ Baktın ve konuştun ya benimle yitmem, eskimem. ‘’ dedirtecek o çırpınış hala bir yerlerde var mı sahiden?

Aşk’ın saf gerçeğinin Yusuf ile Züleyha’da hissettiğim huzuruyla var olduğuna inanıyorum. Buluruz bulmayız, o ayrı bir mesele. Ama o bir yerlerde vardır.

 

İzdiham: Aşk’ ı Nûn’ dan öğrenenler gündelik hayatta çiğnenen bir kelime olarak Aşk ile karşılaştıklarında içsel bir heyelan yaşayacaklar belki. Benim en çok merak ettiğim bu kırılma noktasında yazıcıya vebal düşer mi?

Düşer ama bu vebali yüklemeden evvel yazıcının yazdıklarına bakmak lâzım. Aşkında mutlu bir öykü kahramanım hiç yok ki vebalim olsun. Hepsi tam da sizin bahsettiğiniz heyelanda kazazededir. Hepsi aşkın gerçeği ile mevcudu, aslı ile sureti, cenneti ile dünyası arasındaki uçurumda kaybolmuştur. Hepsi şikâyet halindedir. Numan’ın da, hattatın da, nakkaşın da en büyük hikâyeti, aşkın muhayyileden çıkıp dokunulan bir şeye dönüştüğü anda oluşan kanat kırıklığı değil mi? Sadece birer öykü kahramanı olarak Züleyha ve Havva’nın bu tür bir uçurumda boğulmadığından söz edilebilir. Ama onlar da edebiyatın aynasında aşkın “ideasını” yani saf gerçeğini temsil eden kıssaların kahramanları. Yani olması gerekenin, aşkın saf halinin, bir bakıma bu dünyalı olmayan halinin. Öyleyse yazıcı zaten bahsettiğiniz vebal eksenindeki bu uyarıyı peşinen yapmaktadır. Onca yazıyı zaten bu uçurumu işaret etmek için kaleme almaktadır. Çünkü kendisi de o uçurumda yitiktir.

 

İzdiham: ‘Ey yazar bil beni!‘, sızısı oluyor okurda. Mor Mürekkep’te yazıya düşmüştü bu konu. Nûn okurları, onu öyle kabulleniyorlar ki, ‘benim yazarım ‘ duygusu oluşuyor. İçten içe sürekli tazelenen bir sevgi. Bir de o hayallerdeki Nûn ile gözlerine bakılan Nûn arasında hiçbir kırılma yaşanmıyor. Aksine daha da depreşiyor koyulaşıyor. Okurlarınızın varlığını bilmek, onların sizi böyle kabullenmesi sizde nasıl cereyan ediyor?

Okuyucu. Son derece yakın. Ama bir o kadar da uzak. Yazarken hiç hesaba katılmayan ama yazılıp bitirildikten sonra metnin dünyasına yaşamsal ehemmiyetle dâhil olan. Merak edilen ama yaklaşmaya cesaret edilemeyen. Övgüsü beklenen ama ego okşar diye göz de kapatılan. Ondaki resmim benim gerçeğimden uzaklaşıyor mu, diye endişe edilen. Çünkü yarışamayacağım yegâne benden türetilen benim imajımdır. Dahası okuyucunun genel resmi de beni temsil eder. Çünkü beni okuyan benim üst kimliğimdir. Benim gördüğüm şeyi görür. Aslında görmez de öyle zannederiz ama bu da az şey değildir. Bazen şefkatli ve koruyucu, bazen hırçın ve acımasız, ama daima ölçülü ve edepli. Hâlâ yüz yüze geldiğimizde elim ayağım birbirine dolaşır. İmza günlerine çok sıcak bakmayışım da bu karşılaşmanın ürkütücülüğünden. Yani bence ürkütücü çünkü çok değerli. Bunu aşmak istiyorum aslında.

 

İzdiham: “Şiir bitiyor; ama içimdeki şiir bitmiyor. ‘’ Şiir desem…

Şiir bir hal olarak daima var. Hep de öyle olacak zannımca. Çünkü varlığı ancak dönüştürerek algılayabiliyorum. Bu, her iki anlamda da saflık, yaşama beceriksizliği ve ciddi bir iletişim kopukluğu doğuruyor gerçi. Ama kalbimde ve zihnimde bir çeviri merkezi var. Şiirin lisanına çeviriyor, imajlaştırıyor, fonetik bir tezgâhtan geçiriyor bütün tecrübeleri, tanıklılıkları, yaşantıları. Düzyazıda bile imajların istilasına uğruyorum. Gündelik hayatımda imajların istilasına uğruyorum. Onları ne yapacağımı bilemiyorum çoğu zaman. Elimde bir yazı varsa ona giriyorlar. Yoksa unutulup gidiyorlar. Şiirin yazınımdaki varlığı bu kadar. Başlangıçta şiir denemeye kalkışmıştım ben de “her genç gibi”. Lisanım o değilmiş, şiiri şairlere bıraktım.
İzdiham: Yeni bir öykü… Öykü kahramanları en çok ne zaman çalıyor kapınızı?

Hiç belli olmaz ki. Dolup da taşınca. Söyleyecek bir sözüm olduğunda.

  

İzdiham 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: