Mustafa Toprak, Bayram Günü Konuşan Misketler

Unutmanın kendini bir köşenin tozundan arındırdığı dakikalar vardır. Bu dakikalar ya gelir ya gelmez veya ona doğru gitmek mi gerekir, bir çetrefil soru yumağıdır. İşte unutamayacağım anlar bütünün bir parçasını bugün yaşadım. Bayramın ilk günü evin her tarafından sesler yükselmesi gerekirken, baklavaların dolmalardan önce veya sonra yenmesi hesap edilmesi gerekirken, çayın bitiş noktasına tazeleme iştiyakı eklenmesi gerekirken kayıtsız insanların donukluğunu andıran bir bayram başlangıcıydı bugün.

Benim yaşadığım sessizlikte bayramın gerçekliği kayboluyor. Bugün bayram ve tek başına odaları dolaşarak geçmiş günleri her odada canlandırma aralığı. Evde kimse yok. Herkes memlekete gitti. Ben de evde kalan kedilere yemek vermek için geldim buraya. İstanbul doğumluların memleket dediği şeyin gerçek karşılığını anne babalar hissettiği için, onlara memleket sevinci bana bugün içinde bir gurbet evi. Öyle karışık, her baktığım anıyı canlandırma isteği ile doluyum. Bayram ilerliyor, herkesin sesi sokağın ortasından eve süzülüyor. Yalnız bir evin soğukluğu hiçbir telefon konuşmasıyla da giderilemiyor. Yorgunluk yalnızlıkla anlaşmış gibi; omuzlardan çökmeye başlayan ağarlık bir çekyatın uykuya en yakın olduğu yer oluyor. Uyku, bayramın içine yakışacak bir usul de değil fakat çaresizlik uykunun peşinde kendine yer buluyor.

Yarımdan da küçük bir uykunun peşi sıra uyanıyorum. Ne yapmalı şimdi? Evi arşınlayıp odalardan hatıra beklemenin vakti sanırım. İlk odadan 1 saatin sonunda çıkabiliyorum. Bayramı bu küçücük odada bir kişi dışında herkesi unutarak geçirebilirim fakat çatıya çıkma isteği beliriyor. Orada odalarda yer bulamayan anılarım beni bekliyorlar biliyorum. İşte çatıda teneke kutular içine ekilmiş çiçeklerinin dibinde çocukluğumdan kalma misketler. Bu misketler ki günümün her dakikasında yuvarlanmış ve kavgaları edilmiş misketler. Şimdi bir şişenin içinde durduğu gibi sakin günler geçirmemişlerdir kendileri. Ayrıca büyük bir kararlılığın sonucu olarak o şişede yer almaya hak kazanmışlardır. Olay şöyle gelişir: Ben kavga etmenin misket oynarken yapılacak bir eylem olduğunu bildiğim için; dizme, kuyu, üçgen gibi misket oyunlarının bir yerinde oynadığımız arkadaşlar ile kavgaya tutuşur yaka paça toz toprak derken ufak sıyrıklarla bu kavgaları atlatırdım. Tabi esaslı dayak yediklerim de olurdu.

Neyse böyle böyle misketler etrafında mücadelem sürerken, bir gün büyük bir oyuna tutuştuk.

O gün oyun için kalabalık bir gündü. Normalde 4-5 kişi ile oynadığımız oyun bugün 9 kişiyle oynanıyordu. Bunun da ötesinde kendimizi tutamadığımız istekler vardı ortamda. Herkes tüm misketleri kazanma arzusunda birbirini kolluyordu. İlk cümle benden çıktı: “Var mısınız tüm misketleri dizmeye?” Böyle bir teklifi içinde bekleten diğer 8 arkadaşın iştahına tercüman olmuştum. Dar bir aralıkta oynadığımız misket dizme oyunu buraya sığmayacaktı, olay sokağın ortasına yayıldı. Misketler yan yana dizildi. Asfaltın henüz ulaşmadığı bu yerleşim yerinde sokağın toprak olmasının avantajını kullanıyorduk. Yol, misketler dolayısıyla trafiğe de kapanmıştı. Gerçi arabası olanlar bizim semtimizin uzağında yaşıyordu. Yine de her ihtimale karşı birkaç arkadaş sokağın iki yönüne büyük taşlardan koydu. Çocukların birliğinden büyük oyunun heyecanı tüm mahalleliyi sarmış gibiydi. Teyzeler balkonlardan bakıyorlardı, liseli ağabeyler çekirdek çitlemeye ara vermişti.

Büyük an geldi. Misket için atış yapacak arkadaşlar atış sıralaması için atışları yaptık. Ben 4. sıradaydım. İlk arkadaş attı hiçbir misketi vuramadı, ikinci arkadaş attı hiçbir misketi vuramadı. Üçüncü arkadaş derken kimse isabetli atış yapmayı başaramadı. Sıra bendeydi, elimde avucumda olan tüm misketler adına mücadele etmenin gerginliği ile dikkatimi gözlerimin ufkuna sabitledim. Ve misketlere doğru yolladığım misket başaltı denilen ve yerde olan misketlerin 1 tanesi dışında hepsini kazandıran yere gitti. Tüm kavgalarımdan arda kalan sevinç birleşmiş ve yerdeki misketleri cebimin sınırlarını zorlayacak kadar doldurarak arkadaşlardan kaçar adım uzaklaşmıştım. O uzaklaşma eve gidince bir karar ile kendine yeni bir şekil buldu. 2 buçuk litrelik bir kola şişesinin içine doldurdum misketleri ve anneme teslim ettim. Tabi sonuna bir de tövbe ekleyerek. İşte bu büyük kazancı tövbe ile garantiye aldıktan sonra o misketlere hiç dokunmadım ve annem de o misketleri yıllarca sakladı. Şimdi bu çiçeğin hemen köşesinde benim bayramlık hatıram oldular.

Mustafa TOPRAK
İZDİHAM

İzdiham'ın 37. sayısında Rainer Maria Rilke'nin vasiyetnamesi Sema Peltek'in çevirisiyle Tükçe'de ilk kez İzdiham'da yayımlanıyor. Müslüm Gürses’i kapağına taşıyan İzdiham Dergi’nin Ekim-Kasım sayısı; Meltem Gülname Kaynar’ın hazırladığı İzdiham Maarif Takvimi’yle başlıyor. Rilke’nin Vasiyetnamesi ilk kez Sema Peltek'in çevirisiyle Türkçe yayımlanırken Gökhan Özcan’ın kendine has bir tarzda yazdığı yazısıyla devam eden bu sayıda Gerard de Merval’in morg kaydına yer veriliyor. Erhan Tuncer köşesinde Yeşilçam Şiirlerinden oluşan bir yazı dizisine başlarken; birbirinden farklı üsluplarıyla dikkat çeken ve bu sayıda yer alan yazarlar: Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Faruk Aksoy, Furkan Güngör, Güray Süngü, Hakan Göksel, İbrahim Varelci, Melda Zirek, Muhammed Güleroğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Seda Nur Bilici, Talip Kurşun, Tuğba Karademir, Turan Karataş, Yasin Kara. Şiirleriyle: Bülent Parlak, Abdülhamit Güler, yer alırken; öyküleriyle: Arzu Özdemir, Emine Şimşek, Zeynep Kahraman Füzün; masalıyla: Meryem Ermeydan yer alıyor. Filmler ve Replikler köşesini Berat Karataş hazırladı. Etibar Hesenzade Şehriyar'ın biyografisini yazdığı, Arzu Özdemir'in de bir şiirini çevirdiği dergide: Enes Aras, Mercedes Kadir’i; Ferhat Toka, Cahit Zarifoğlu’nu; Özer Turan, Bakunin’i; Yunus Meşe, Kadı Burhanettin’i anlatıyor. Röportajlarda; Beyazıt Bestami dolarla, Hacı Ahmed Eriş oto tamircileriyle, Mustafa Toprak Ahmet Hamdi Tanpınar ile konuştu. izdiham dergisinin 37. sayısına BURADAN ulaşabilirsiniz.    

Bir Cevap Yazın