Mustafa Taşkın, Hakikat

Merhaba, ben öldüm. Evet, bir kavga sırasında heycandan gideceği yönü şaşırmış bir kurşuna denk gelerek hayatımı kaybettim. 21 yaşında bir üniversite öğrencisiydim. Hayallerimle, planlarımla, dertlerimle beraber gömdüler beni. Hiç inanmazdım ölümün beni bu kadar erken yakalayacağına. Televizyonlarda her gün onlarca gencin ölümünü duyar, arada bir gittiğim camide bazen bir cenaze namazına denk gelir, mahalle camiinden öğlen ezanı öncesinde getirilen sâlaları dinler, tanımadığım biriyse Allah rahmet eylesin der geçer; tanıdığım biriyse anneme ‘’falanca ölmüş’’ derdim fakat hiçbir zaman aynel yakin şahit olduğum bu gerçeğin gelip de beni bulacağını düşünmezdim. Aslında düşünürdüm ama bunun hayattaki tüm planlarımı gerçekleştirdiğim ve emekliliğin keyfini sürdüğüm ileriki yaşlarda olacağını zannederdim. Yanılmışım, yanılgımla beraber gömdüler beni.

Hayattayken en çok merak ettiğim şeylerden birisi öldükten sonra başıma ne geleceğiydi. Bu konuda epey kitap karıştırmış; korku dolu senaryolar çizen eserlerden ürkmüş, birçok güzellik vadeden rivayetleri okudukça neşem yerine gelmişti. Eminim birçoğunuz nasıl bir süreçten geçtiğimi merak ediyorsunuzdur. Merak etmeyin, çok uzak olmayan bir gelecekte her şeyi öğreneceksiniz. İsterseniz öncelikle ölümlü bedenimin içinde geçirdiğim son anlarımdan bahsedeyim biraz size.

Diğer günlerden hiçte farkı olmayan bir kış günü evimizin salonunda oturmuş televizyondaki tartışma programlarından birini izliyordum. Bir vakıf başkanı gündemdeki olaylara ilişkin açıklamalarda bulunuyor, muarızlarına atıp tutuyordu. Programı izledikçe sinir oluyordum çünkü televizyondaki zatla aynı fikirde değildim ve eksik beyanlarda bulunduğunu düşünüyordum ama yine de merak ettiğim için kendimi sinir edercesine programı izlemeye devam ediyordum.

O sırada dışarıdan birisinin bağırarak küfürler ettiğini duydum. Önce yerimden kalkmadan televizyonun sesini kıstım ve kulak kabarttım. Saat gece yarısına yaklaşıyordu, yine her zamanki sarhoşlar, kim bilir hangi ceviz kabuğunu doldurmaz mesele için kavgaya tutuşmuşlardı. Merakım, mantığıma galebe çaldı ve kalkıp perdeyi hafifçe aralayarak olayı seyretmeye koyuldum. Yanılmışım, her zamanki sarhoşlar değilmiş. Evin karşısındaki tekel büfesinin sahibi, bir gencin üstüne yürüyor ve ‘’kimsin ulan sen’’ diyerek onu tanımaya çalışıyordu.

Gencin kafası kıyak olmalı ki söylenene cevap vermiyor, ayakta zor durmasına rağmen işaret parmağını büfe sahibine paralel tutmaya çalışarak anlayamadığım bazı sözler mırıldanıyordu. İçimden bir ses daha fazla buradan seyretmemin tehlikeli olabileceğini söylemekteyse de karşı apartmanda da seyre çıkmış insanların olduğunu görmek, nedenini anlamadığım bir güven veriyordu. İzlemeye devam ettim. O sırada büfecinin ettiği hakaretlere karşı, gencin belinden bir silah çıkardığını gördüm. Sokak lambası silahın parlak namlusunu aydınlatıyor, kabzasının siyah olmasıysa gencin sanki havada parlak bir boru tuttuğu izlenimini oluşturuyordu.

Tam içimden gelen sese kulak verip, perdeyi kapatıp programı izlemeye devam edecektim ki bir patlama sesi duydum. Hiç canım acımadı, sadece önümdeki camın kırıldığını ve yukarıya doğru fay hattı gibi ilerleyen bir çatlak oluştuğunu gördüm. Karşımdaki camda onlarca ben duruyordu. Kırılan cam ve arkamdan vuran lamba ışığı aynada yansıyan kendi gözlerime odaklanmamı sağladı. Karşımda onlarca korku dolu göz vardı ve hepsi bana aitti.  Bu, korku katsayımı, akiste parlayan gözler oranınca artırıyordu.

Sağ elimi yavaşça midemin üstüne götürdüm. İlk başta iğne batması gibi bir his duymuştum, bunun yerini yavaşça karnımın üstüne yayılan bir sıcaklık kaplaması aldı. Midemde bir yer karıncalanmaya başlamıştı, sanki koca bir koloni içime yerleşmiş ve kıtlıktan çıkmışçasına organlarımı kemiriyorlardı. Aklıma ilk olarak lise yıllarımda biyoloji öğretmenim Nesrin Hanımın, insanın iç organlarının çok sıkışık bir vaziyette istiflendiği ve her birinin dışarıya çıkma temayülü içerisinde olduğunu söylediği ders geldi. Buna göre bir yaralanma halinde böbrek, mide, bağırsak ve bilumum organdan her biri kendini dışarıya atmak isteyecek ve ortaya hiçte hoş olmayan görüntüler çıkacaktı.

İzlediğim filmlerde öleceğini anlayan aktörlerin yüzlerinde acı bir tebessüm oluşur ve hayattaki tatlı hatıraları gözlerinin önüne geliyormuşçasına o güzel, neşeli sahneler gösterilirdi. Buna kıyasen benim gözümün önüne lisedeki biyoloji dersinin gelmiş olması eğitim sistemimizin insanın bilinçaltını nasıl kötü etkilediğinin en büyük kanıtıydı, keşke bunu ilgililere aktarma fırsatım olsaydı.

Elimi sıcaklık yayan bölgeden çekip avucumun içine baktığımda kan gördüm. Vurulmuştum, bunu fark etmek beni afallattı. Sanki kramp girmişçesine hareket etmiyordum, bağırsam daha çok kan akacak diye korktuğum için sesimi de çıkaramıyordum. Buna rağmen odasında uyuyan annem silah sesine koşmuş, dışarı neler oluyor diye seyreden bir izleyici olacağını umarak salona gelmesine rağmen kendini bir anda sahnede, izlenilen konumunda bulmuştu.

Annem yavaşça koltuğa uzanmama yardım etti, o sırada koltuk kan lekesi olmasa bari diye düşündüm. Böyle bir durumda annem beni öldürürdü, çünkü salon takımını henüz yeni almıştık. Hoş, bu endişem yersiz kaldı ve zaten öldüm. Anneme kısık bir sesle televizyonun yanında telefonum olduğunu ve hastaneyi arayarak ambülans çağırmasını söyledim. Telefonu panikle eline aldı, fakat annem daha önce hiç dokunmatik telefon kullanmamıştı. Bir türlü ekrandaki çizgileri birbirine uygun biçimde bağlayıp, tuş kilidini açamadı. Telefonu bana uzattığındaysa kanlı ellerim ekranı kirletmiş ve telefonun dokunmatiğini işlemez hale gelmişti.

Uyku mahmurluğunu üzerinden atan annem yatak odasına koşup kendi cep telefonundan 112’yi arayarak adresi verdi. O sırada odadaki cisimler bulanıklaşmaya başlamış, üzerime inanılmaz bir uyku çökmüştü. Kendimi saldığım anda uyuyacakmışım gibi geldi fakat annemi korkutmamak için uyumamalıyım diye düşündüm. Hep ambülansın yetişeceğini, hastaneye kaldırılacağımı, geceyi telaş içinde atlattıktan sonra birkaç gün içinde ayağa kalkıp, kanımla kirlettiğim koltuk için annem tarafından azarlanacağımı düşündüm.

Bir yandan ağlayan bir yandan da beni teselli etmeye çalışıp iyi olacağımı söyleyen anneme gülümsüyor, ben zaten iyiyim diyordum. Ayaklarımın üşüdüğünü hissetmeye başladım. O an acaba sonum böyle mi olacak düşüncesi geldi aklıma. Okuduğum bir kitapta insanın ruhunun ayağından çıkmaya başladığı, son olarak ağızdan bedeni terk ettiği yazıyordu. İşte o an korkmaya başlamıştım. Korktuğum şey ölüm değildi, ölümden sonrasıydı.

Bir olgu olarak ölümden korkmuyordum, beni bekleyen meçhulden, akıbetimden endişe ediyordum. Ne demişler, insan ölümden korkmaz, ölüme karşı hazırlıksız olmaktan korkar. Sanırım hazır hissetmiyordum kendimi. Bu korkuyla dalmış olmalıyım birden annemin bağırdığını duydum. Kendisine baktığımda ağlıyor ve beni sarsıyordu. Seslendiğim halde sesimi duymuyordu. Sokaktan gelen ambülansın sesi gittikçe yaklaşmış, hemen akabinde eve gelen ilk yardım ekipleri yapacak bir şeyin olmadığını söylemişlerdi.

Uzandığım koltuktan kalktım ve sarı yelekli bayan hemşireye doğru yürüdüm. Yarama pansuman yapması için onu zorlamak istiyordum ama beni görmüyordu bile. Bakışları beni delip geçiyor, sanki şeffafmışımcasına arkamda duran bir şeye bakıyordu. Döndüm ve bende baktım. O an ayağımın üşümeye başladığı andaki surat ifadem olduğunu tahmin ettiğim bir ifadeyle yatakta uzandığımı ve tavanı izlediğimi gördüm. Suratımda korku vardı, tenim bembeyaz olmuştu.

Öldüğüm gerçeğine bir müddet inanamadım ve çevremdekileri yumruklamaya, onlara bağırmaya devam ettim. Her defasında attığım yumruktan etkilenen insanlar birkaç saniye içerisinde sanki hiç dokunmamışım gibi eski vaziyetlerine dönüyorlardı. Cenazemde en çok ben ağladım, bir süre sonra şaşkınlığım yerini öfkeye bırakmıştı. Beni görmeyen, duymayan insanlara bunu bilerek yapıyorlarmış gibi sinirle bakıyordum. Açıkçası onları kıskanıyordum da. ‘’Neden ben’’ sorusu zihnimi kemiriyordu, ‘’neden bunca insan içinde ben ölmüştüm?’’

Doğduğum kasabanın mezarlığı en kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Akrabalar, dostlarım, adını bile unuttuğum ilkokul arkadaşlarım cenaze törenine gelmişlerdi. Bu kadar kalabalık olacağını beklemiyordum, cenazeye katılanların büyük bir kısmı da ne kadar kalabalık olduğundan bahsediyorlardı. Onların da bir zamanlar benim yaptığım gibi kendilerini kandırdığını düşündüm. Dikkatlerini tek hakikatten uzaklaştırmak için böyle konular hakkında gevezelik ediyorlardı.

Bedenimi mezara yerleştirdikleri sırada bende defin işlemini izlemek istiyordum. Kalabalığı güç bela yararak mezarımın başına gelebildim. İsmini bilmediğim fakat simaen tanıdığım iki tane adam beyazlar içindeki bedenimi mezara yerleştirdikten sonra yukarı çıkmış ve toprak atma işlemi başlamıştı. Atılan her toprak sonrası görüş alanım kararmaya başlamış, etrafımdaki sesler tıpkı ölüm anımdaki gibi bulanıklaşmaya başlamıştı. Artık bu dünyadan temelli ayrılma vaktimin geldiğini anlamıştım.

Hayattayken yapmaktan en çok zevk aldığım şey hikâye yazmaktı. Onları çevremdeki dostlarıma okutur, görüşleri doğrultusunda eklemelerde çıkarmalarda bulunurdum. Ve açıkçası başımdan geçen her olaya bundan iyi bir hikâye çıkar mı diye bakardım. Ölümüm sansasyonel bir hikâye olabilirdi belki ama bunun için artık çok geçti.

Mustafa Taşkın

İZDİHAM

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: