Mustafa Orman, İsmet Özel Partizanca Yaşayabildi mi?

Güzel bir şiir Madam Marcel.

Telsiz cızırtılarını duyar duymaz irkildi. Yatağından kalkıp pencerenin önüne geldi. İlkbahar tüm ihtişamıyla sürüyordu, çiçekli ağaçların süslü dalları, ay ışığının yardımıyla ufukta, parlak gökyüzünde karaltılar halinde belli oluyordu. Küçük bahçede toprak mis gibi kokuyordu. Güllerin, leylak büklümlerinin ve fulyaların üstünde sinekler, arılar ve türlü türlü böcekler uçuşuyordu. Uzun süre bahçeyi, sokağı izledi. Belli belirsiz seslere kulak kabarttı. Mahalle ölü kaldırmış gibi sessizliğe bürünmüştü. Fabrikadan yeni çıkan kadınlar ikircikli ikircikli yürüyor, fısıldaşıyorlardı.

Bu ani kalkmalar, irkilmeler, korkular yaşamının bir sonucu olmalı. Yürürken bile en az beş on defa arkasına bakar, etrafını iyice kolaçan ederdi. Yaşamını baştan aşağı açıklamak ise mümkün değil. Kafasındaki yersiz düşünceler onu gittikçe vehimli ve anlamsız bir hayatın içine sürüklüyordu. Dün yine okuldan kaçıp geldi. Odasının kapısını kilitledi. Hıçkırığından ders çalışamaz oldum. D. ve H. nerede kaldılar? Gelseler de çocuk gibi her gün mızmızlanan İsmet’i iyi bir azarlasalar, ben de rahat etsem ne iyi olacak. Bu aralar okuldaki kavgalar da gitgide büyüyor.

Polisler yetmediği gibi, artık jandarma bile okulun etrafını sarıyor. Okula girmek bin dert, çıkmak ise daha da beter oluyor. Bir tılsım var ki bizi bütün kavgaların içine sürüklüyor. Bu sabah da öyle oldu. Kantine doğru yürümeye başladık. Dışarıdaki masalardan bir grup kendi aralarında konuştuktan sonra bize doğru yürümeye başladı. İsmet hiçbir şeyin farkında değildi. Bizlere saldıracaklarını çok iyi biliyorduk. Uçan sandalyeler, sopalar, satırlar, bıçaklar; sonra koşturma, jandarma, polis önüne geçirdikleri herkesi alıp götürüyorlardı. Çabucak okulun duvarlarından atlayıp çıktık caddeye. İsmet yine yoktu. Kavga esnasında sadece yemek kuyruğunda gördüm. O gürültü ve patırtının arasında nereye gittiğini kestiremedik. Belki de polisler alıp götürmüşlerdir.

Evin önüne geldiğimizde dış kapı ardına kadar açıktı. Polislerin ev basma ihtimali vardı ne de olsa. Uzun süre dışarıdan evi izledik. Gelen giden olmadı. Usulca yaklaştık. İçeriden hıçkırık sesi gelince aniden irkilip geri çekildik. Sonra içeri daldığımızda kapalı olan odasında İsmet ağlıyordu. Kâğıtla, kalemle ve masayla olan bağı çok kuvvetliydi. Saatlerce okur ve yazardı. Kitapların içine gömülür, günlerce evden dışarı ayağını atmazdı. Okulda ne zaman bir kavga olsa zayıf bedenine bir kilit vurulurdu. Yazdıklarını arada sırada bize okurdu. Özellikle şiirlerindeki imgelerin çok güçlü oluşu hepimizi mest ederdi. Yalan yok; kalemi güçlüydü. Düşüncesindeki itibar güçlü müydü? Bilemedik o gün.

Yemeği hazırladık. Sofrayı kurduktan sonra D, “İsmet’i çağır, yemeğe gelsin.” dedi. Kapısına birkaç defa vurdum. “İsmet, İsmet…” Ses çıkarmadı. Karanlık, uzun koridordan duvarlara tutuna tutuna salona geldim. “Sesini çıkarmıyor,” dedim. D, “biz yiyelim,” dedi.
Sofrayı kaldırmak üzereyken salona elinde bir kâğıtla, yüzü gözü şiş halde geldi. Hepimiz başımızı çevirdik, ona bakıyorduk.
“Yeni bir şiir yazdım. Dinlemek ister misiniz?”
“Evet,” dedi D.
Elindeki kâğıdı göz hizasına getirdi:
“Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım…” diye başladı.
“gök, şarlayarak devrilse ardımdan
-ölürsek bir partizan gibi ölmeliydik-
yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde
yürüsem beynimde kıpkızıl bir serinlik
sonra denizler devirebilirim dudaklarımdan
sonra aşk, sonra dirlik: partizan”

Ben ve H, onu alkışlarken gülümsüyordu. D, hiçbir tepki vermedi. Başını önüne eğdi. Sonra başını İsmet’e kaldırdı: “Önce partizanca yaşa, sonra partizanca ölürsün İsmet’çim.”

İsmet’in şiirin başında dediği “Gırtlağımda bir harf büyüyor, buna dayanacağım…” sözü, D’nin tepkisinden sonra bir gerçeklik kazanmıştı. Yüzü kızarmış, iyice halden düşmüş gibiydi. Şakaklarından ve alnından ter akıyordu. Dudaklarını ısırıyor, yumruklarını sıkıyordu. Günlerce yine evden çıkmadı. D’nin sözleri karışık olan kafasını iyice bulandırmıştı. Odanın içinde dolanıp duruyordu. Artık bizimle sofraya bile oturmuyordu. Kaç kez çağırdık. Dersimin olmadığı Çarşamba günü evdeydim. Karanlık koridordan banyoya doğru yürürken, İsmet’in açık olan oda kapısından şu sesleri duydum: “Kendimi bileydim yazar mıydım hiç şiir.”

 

Mustafa Orman, Yordam Dergisi 11. Sayısı

İZDİHAM

 

İzdiham 28 Çıktı. İzdiham 28. Sayısında da yine herkesten farklı, her şeyden özgün, her şeyden daha şiir. 28. Sayı ile İzdiham yepyeni bir yolculuğa daha başladı.  Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Bekir Şamil Potur, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Alper Çeker, Yunus Meşe, Emine Şimşek, Ferhat Toka, Bilge Çiğe, Mücahit Gündoğdu, Sema Evin, Meltem Gülname Kaynar,  Hatice Çay ve Yağız Gönüler hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham 28. Sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: