Mustafa Kutlu, Nihat Genç ve Haşmet Babaoğlu’ndan çay

MUSTAFA KUTLU

Çayla ilgili uzun uzun tarihî-coğrafî malumat vermek istemiyorum. Ancak şurasını belirtmeli, ülkemizde çay alışkanlığı ellili yıllardan sonra arttı. Önceleri kahve daha ağır basıyordu.

Doğu illerimizde (belki de soğuk sebebi ile) çay tutkusu çok derindir. Bir sınır çizmek lazım gelirse belki şunu diyebiliriz: Rusya’dan Azerbaycan’a, oradan Erzincan’a kadar uzanan, Van’dan Urfa’ya kadar giden bir alan.

Bu alanda “semaver”in başka bir önemi var. “Semaver çayı” ötekilerden ayrılır ve üstün tutulur. Bundan kırk yıl önce, ben Erzurum’da okurken hemen her evde semaver kaynardı. Erzurumlular koyu olmamak kaydı ile çok çay içer. Bayburt dahi öyledir. Kars’ı, Ardahan’ı unutmayalım. Mühürlü-imzalı Rus semaverleri o zamanlar çok kıymetli idi. Şimdi antika olarak satılıyor, aksesuar olarak kullanılıyor. Teneke-sac semaver ucuz olduğu için fazlaca üretilmekte idi.

Semaver’in yakılması, ateşi, dumanı, kömürü sonra çayın mutlaka porselen demlikte demlenmesi, istekan denilen ince belli cam çay bardaklarının tepsiye dizilmesi, “kıtlama” içildiği için ufak ufak parçalar halinde kırılmış sert şekerin hazır tutulması “çay tutkusu”nu bir seramoni, bir ritüel haline getirir.

Lavaş ekmek, civil penir bu seremoniye eşlik edebilir.

NİHAT GENÇ

Defalarca defalarca çay’ı yazdım, tarihi, satışları, markası, katma değeri, sosyal hayata katkısı, bin şekilde, neden bu çay’ı büyük bir marka yapamadık, neden bu çay’ı hala çuval çuval satıyoruz, daha düne kadar küçük şirin şık paketlerine koyamıyorduk, bırakın dünya markasını Türkiye sathında sevilecek birkaç marka inşa edemedik, işte sonunda Tirebolu 49 gibi muhteşem bir tad yakalanmış, kimsenin umurunda değil, neden Ortadoğu’da bir kutu Lipton’un fiyatına biz birkaç çuval çay ancak satabiliyorduk, geçmiş altmış yılın iktidarları, çay’dan şehre giren geliri neden artıramadı?

Hala içiyor içiriyoruz ama bu bölgenin bilgisi mühendisliği hala tad ayarlarını sınıflayamadı markalayamadı, ilkel toplayıcılar gibi, topluyor çuvallara dolduruyor fabrikaya götürüyor kurutuyor paketliyoruz, bu kadar. Çeri çöpü kurutulması kimyası tadı hepsini çuvala dolduruyoruz işte.

Altmış yılın sağ iktidarları Allah’ın bu mucize ürünü üstüne bir liracık ilave katkı yapamadı, toplanan çay neyse giren para o, tadı estetiği kimyası paketlemesi ambalajı tiryakiliği üzerine yan bir sanayi kurulabilirdi, olmadı, topladık çuvalladık, bu kadar.

HAŞMET BABAOĞLU

Kahveyi çaya, çayı kahveye tercih etmem. İkisinin yeri ayrı. Fakat son yıllarda üzerime bir hal geldi. Çaya iştahım arttı. Hiç durmadan çay içmeyi ister oldum. Hani neredeyse üniversite yıllarıma geri döndüm. Kim bilir, belki de yıllar geçtikçe içimdeki “Doğulu”, içimdeki “Batılı”ya baskın çıkmaya başlamıştır. (Evet ya! Çay kökeni, tatları, adabı ve kültürüyle fena halde doğuludur!)

Bir kere insan kahvenin iyisini istiyor, oysa itiraf edelim ki, çayın iyisi çok iyi de, kötüsü de pek fark etmiyor.

Neden mi? Bir zamanlar yazmıştım ya hani, ince belli bir çay bardağını tutmak, dünyaya “tutunmak” gibi bir şey!

2008 rakamlarına göre kişi başına kahve tüketiminde 104. sıradayız. Son dört yılda kahve tüketimi arttı. Ama geleneksel “Türk kahvesi”nde değil, filtre ve üzerine sıcak su konularak içilen toz kahve içiminde gerçekleşmiş bu artış. Aslında bütün bunlarda şaşılacak bir şey yok!

Kahveye adını vermiş, belli bir pişirme tekniğini bulmuş olabiliriz. Dile kolay, ta 15. yüzyıldan beri bu latif ve leziz içeceğe tutkuyla bağlanmış da olabiliriz.

Ve bu topraklarda çayın hikâyesi çok yeni olabilir.

Fakat bir de zevklerin, alışkanlıkların ve gündelik pratiklerin sosyolojisi var.

Son tahlilde hükmü geçen ve zamana damgasını vuran tarih değil, bu sosyolojik-ekonomik dinamiktir.

Şöyle bir düşünelim…

Yüzyıllar önce bol telveli “Türk kahvesi” dediğimiz teknik yerine büyük kaplarda içilen sıcak sulu kahve tekniği geliştirseydik…

Şimdi her şey çok daha farklı olmaz mıydı?

Çay tüketiminde dünyada dördüncüyüz.

Çünkü çaylar sürekli tazeleniyor.

Çünkü avucumuzda tuttuğumuz çay bardağı hem sohbeti hem içimizi ısıtıyor.

Oysa ortama zamanında gelmemiş, yerini bulamamış, kokusu ve tadıyla cuk oturmamış kahvenin bir “esprisi” yok!

 

 

 

 

İZDİHAM

 

 

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın