Mustafa Çolak : Mahkûm

http://www.izdiham.com/uploads/yyazi/large/

—Beyefendi müsaade edin!

Kenara çekilirken ne olduğunu merak ederek arkasına baktı beyaz önlüklü delikanlı doktor adayı. Yanından hızla geçen eli tüfekli jandarmayla göz göze geldi. Tüfekliye yetişmeye çalışırcasına arkadan adımlarını hızlandıran eli kelepçeli adamın iki kolunda iki jandarma, en arkada bir tüfekli jandarma daha sert ve seri adımlarla geçiverdiler asistan doktorun yanından. Jandarmalar, ortalarına aldıkları mahkûmla birlikte hastane koridorlarındaki kalabalığı yara yara ilerliyorlardı. Sırtlarında “JANDARMA CEZAEVİ” yazıyordu. Doktor adayı, askerlerin sırtlarına şöyle bir göz gezdirip yavaşça yürümeye devam etti bahçeye doğru, yoğunluktan kaçmış sigara içmeye çıkıyordu, keyifliydi.

Jandarma rüzgârı, oturaklarda poliklinik sırasının gelmesini bekleyen ihtiyar teyzelerin yazıklanarak mahkûma bakan gözlerinden hiç etkilenmişe benzemiyordu. Hızla esmeye devam ediyordu koridorlarda. Gençler dirsekleriyle birbirlerini dürterek mahkûmu işaret ediyor, önüne bakarak yürüyen güzel giyimli bir kız, yanından geçerken başını kaldırıp mahkûma bakmadan edemiyordu. Veznede, karşısındaki adama avazı çıktığı kadar bağıran bir diğer genç kız ise, bu bağırış esnasında bir anlık mahkûmla göz göze geldi ve hastalarla boğuşmaktan usanmışlığı bir bakışta anlaşılırken, sesini yükselterek bağırmaya devam etti. Başını annesinin omzuna yaslamış delikanlı gürültüden uyanacak gibi olup burnunu kaşıdı fakat gözlerini açmadı.

Eli kelepçeli mahkûm bomboş bakan gözleri, düşmüş omuzlarıyla itiraz etmeden yürümeye devam ederken kim bilir belki de; “aklımdan şu an ne geçtiğini düşünen, benim yerime kendini koyan var mıdır?” diye düşünüyordu. Bense hemen arkalarından onları takip ediyordum. Ve tam olarak yaptığım şey; kendimi mahkûmun yerine koymaya çalışmaktı.

Mahkûm anlaşılmak istiyordu, başkalarının kendisini anlamasını istiyordu. Evet, belki birçok kişi kendisine yönelen gözlerin farkındaydı fakat kimse onları kendi gibi anlamıyordu, anlayamazdı. Herkes, herhangi bir gününü feda ederek hastaneye gelmişti işini görüp gitmek için ancak kendisi getirilmişti, düşünen olur muydu bunu? Ve getirildiği gibi de götürülecekti. İki kolunda iki askeri hissetmek nedir bilebilirler miydi? Penceresi bile olmayan zırhlı mahkûm taşıma aracına hiç binen var mıydı içlerinde? Oradakilerin yüzüne hiç demir parmaklık kapanmış, demirin pis kokusunu onun kadar hiç duyabilmişler miydi? Nasıl duyabilirler, nasıl bilebilirlerdi ki… Yaşamayan neyi bilebilirdi? Eline kalem almış yazar, bir mahkûmu anlatırken onu ne kadar anlayabilirdi ki…

Kendini birinin yerine koyma (empati) safsatasının aslında bir halta yaramadığını, empatiyi en iyi kuranlar anlayabilirdi oysa. Kimsenin kimseyi hiçbir zaman tam manasıyla anlayamayacağını bir onlar bilebilirdi.

 

mstfacolak@gmail.com

 

izdiham

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: