Mustafa Becit’in Her Şey Ben Yaşarken Oldu kitabı çıktı

İnsanlar gerçekten çok tuhaf. Bunu anlamak için dâhi olmaya da gerek yok. Bir saniye bile ezik dursanız insanların hayvanlaşan gururlarını ve kendilerini bir halt sanıp kudurduklarını görebilirsiniz. Bu noktada düşünebilen bir insanın aslandan daha tehlikeli olabileceğine inanırım.

*

Gözlerimdeki perdeyi araladım ve hayatımı izledim. Sıkıcı sanat filmlerine bir doz adrenalin aşılanmış gibiydi.

*

İnsandır insana zarar veren ve yine insandır bütün dengeleri altüst eden. Her şey idrakten! O ilk elmadan… Zamanı çıldırtan insanlık adına ne güzel söylemiş Nietzsche: İnsanca, pek insanca…

*

“İnsanlardan midem bulanıyor” dedi ve yeni bir sigara istedi. Çakmakla beraber sigarayı uzattım. O kadar güzel yaktı ki beni de yakmasını istedim. Her şeyimi! Bedenimi yakması yetersizdi, kendisini de yakmasını isteyecektim. Çünkü âşık oldum. Aşk dediğin şey bu değil mi zaten? Kendini de, sevdiğini de yakmak!

*

Aşk nasıl bir şeydi? Bir anda adamı ikiye bölüyordu. Birinci bölüm yaşamaya, ikinci bölümse ölüme ayrılıyordu.

*

Kafasını aynı duvara doksan dokuz kez vurup hâlâ yüzüncü kez vurmak için çaba gösteren ve dolayısıyla bir başka duvara nankörlük eden insanın iyi olması benim için olanaksızdır. İradesini tekmeleyen, bir önceki gününden nefret edip bir sonraki gününe övgüler dizen insanın kafa karışıklığı nankörlüğünden gelir. Bütün adi terk edişleri, bütün kaybedişleri, bütün elemleri bu şekilde açıklayabilirim.

*

İnsan ne kadar zeki olursa olsun korkularını yenemiyordu.

*

Bedenimin fermuarını sonuna kadar açıp ruhumu özgür bırakmak için gökyüzünden bir işaret bekliyorum. Hiç gelmeyecek olan bir işareti.

*

Hayatımı acının mandalıyla balkonuma astım, kurumadım. Genişledim, sığmadım hayatıma. Patladım, insanlar doğdu. İnsanlar şehir oldu. Ben onları içtim, ben şehirleri içtim. Ağzımın kenarından sildim insanları.

*

İnce sarılmış tütünü iki dudağının arasına yerleştirdi. Çantasından çakmağını aldı ve hayranı olduğum yakışını gerçekleştirdi. Üç saniye kadar dumanı içine çekti, beş saniye sonra dumanı dışarı saldı. O aradaki eksi iki saniye benim yandığım noktaydı işte. Bana baktı ve bütün eksiler, saniyeler, dumanlar iç içe geçmeye başladı.

*

İnsan yalnız olunca daha bir seviyordu terk edeni. İnsan kaybedince daha çok bağlanıyordu. Kırılan gururuna bir teselli arıyordu. İnsan yalnız kaldıkça haysiyeti kırılıyordu. Kimlik aramak ve yeni suretlere bürünmek gibi maceralara atılıyordu. İnsan ne kadar da çaresiz, ne kadar da bitkin ve ümitsizdi.

*

Bir anda ayağa kalktım ve ona elimi uzattım. Elimden destek alıp ayağa kalktı ve gülümsedi. O gülümsemeye bir tutam aşk, bir tutam da umut ekti ve yemin ederim çok güzel oldu.

*

İnsanın hayatı sorular ve cevaplar arasında gidip geliyor. O zaman anlıyorum ki insanlar hayat denen dar bir çemberin içinde soru sorarak yaşlanıyor, cevap alamadan ölüyorlar.

*

İkimiz de dalgındık, ikimiz de düşünceli. İkimiz de savruktuk, onlarca plana rağmen plansızdık. Hazırlıksızdık ve yağacak olan ilk yağmurda donumuza kadar ıslanmaya mecburduk. İkimiz de yalnızdık. İkimiz de birbirimize yabancıydık. Ne ben biliyordum Yusuf’un geçmişini, ne de o biliyordu buralarda doğup büyüdüğümü. Ne o anlatıyordu bana kaç kere terk edildiğini, ne de ben söyleyebiliyordum babamı öldürdüğümü. Biz birbirimizi hiç tanımadan güvenmiş ve arada herhangi bir çıkar ilişkisi olmadan yan yana yürümüş iki geri zekâlıyız aslında. Ben Celal; Yusuf’un abisi, Serap’ın kocası, Melek’in babası, Pars’ın düşmanıydım. O ise Yusuf’tu ve bildiğim tek şey kardeşim gibi olmasıydı. Gerisi sonsuza uzanan bir boşluk… Dağları kaldırıp koysan da kapanmayacak olan devasa bir boşluk…

*

Bütün ölümler kesinlikle esrarengizdir, ölüme neden olan mikrop ya da katil belli olsa dahi.

*

Ölümü sorma bir daha bana Celal… Yalnız adamlar için ölüm de teferruattır. Tuvalete gitmek gibi bir detaydır sadece. Ama şunu iyi bil ki Celal, aşklar da ölür, yıkılmaz denen devletler de… Ama acılar ölmez.

*

Sorularıma cevap arayacağıma, cevaplarıma soru arıyorum artık.

*

Ölmek büyük bir nimettir. Sonsuza dek yaşayacağımızı düşündüğümde çıldıracak gibi oluyorum. Aklım iflas edecek gibi oluyor. Buruşacak olan derimin, bir köpek dili gibi sarkacağını düşündükçe kendimi yakasım geliyor. İnsanlara katlanmak, acılara rağmen yaşamak zorunda olmak ve hiçbir şeyin son bulmayacağını bilmek insanlığın en büyük ıstırabı olurdu. Ölüm iyi ki var. Bu yüzden mutluyum. Yaşayan mutsuzlar için, iyi ki ölüm var!

*

Sakallarım çok uzamıştı. Kestikçe uzayan sakallarım, hayat üstünde silik seyreden bedenimin varlığını haykırdığı tek yerdi. Sakalın var olma mücadelesini kendi hayatımla çok defa özdeşleştirdim. Bir kıl kadar var olamamak… Benim makûs talihim, bir kıl kadar var olamamaktı.

*

Geçmişiniz, geleceğiniz içerisinde kazılmış en derin kuyulardır. Bir kere düştünüz mü oraya, çıkışınız ancak Yusuf olmanızı gerektirir.

*

Ben babamın öleceği ihtimallerini hesaplamaya altı yaşında başladım. Annemin öleceğine ise hiç ihtimal vermedim. Bu çıkarımı komşumuz Bekir Amca’nın durumuna bakarak yapmıştım. O da kırk yaşındaydı. Annesi ise altmış beş… Babası ise ölmüştü. Babaların, annelerden önce öldüğüne inanmıştım o zamanlar…

*

Günler geçmişti… Zaman biri ölünce durmuyordu. Oysa o zamanlar öyle olur diye beklemiştim. Babam öldüğüne göre hepimiz ölebiliriz demiştim herkese. Çünkü bir aileden baba çıkarılınca geriye ne kalır hesap edemiyordum o yaşlarda. Bir anne, bir kardeş, bir de ben, kesinlikle bir baba etmiyorduk.

*

Ve insan soru sordukça anlamı olan her şeyi, mantığın zehriyle anlamsızlaştırıyordu.

*

Maddi şeylere karşı soğukluğum, bilincimi çevreleyen başka bir arayışın göstergesiydi. Yalnızdım. Öyle yalnızdım ki kutuplar kadar soğumuştum hayata. Maddi şeylerin son kullanma tarihi vardı. Oysa ömürlük olan, aşktı. En nihayetinde aşksızdım.

*

Yirmi birinci yüzyıl tahammülsüzlük çağıdır. Ve insan tahammül edebildiği kadar âşıktır.

*

Delirdim. Dünyadaki bütün insanlar gibi ben de delirdim. Artık bu dünyanın koskocaman bir tımarhane olduğunu düşünüyordum. Hepimizin birbirimizi çıkarları için tokatlaması ve sonra dalga geçer gibi gülmesi bundandı.

*

Bir kalbim daha olsaydı, kalbinin yanına dikerdim.

*

Bütün erkekler ve kadınlar ortalama iki yüz kelime ile yaşıyorlardı. İki yüz kelime ile yaşanacak olan aşk tabii ki de sönüp giderdi. Oysa aşk, kelime demekti. İnsan sevdiğine, iki yüz kelime ile aşkını nasıl anlatabilirdi ki?

*

Ben otuz şubatta doğmak isterdim. Belki o zaman sana en güzel dizelerimi yazabilirdim ve sen daha da imkânsız olurdun.

*

Ben seni sevebilirdim aslında, Âdem o yasak elmayı yemeseydi şayet. Her şey idrakten, o ilk elmadan. Kimyam ondan beridir bozuk.

*

Her insan bir müziktir, bazılarının notası bozuktur sadece.

*

Bütün umutlar kırık, bütün bekleyişlerin boynu büküktür. İnsan, acıdır.

*

Zaman, kadınları daha çok değiştiriyordu demek ki. Ya da erkekler, değişime karşı dirençliydiler. Her halükârda değişim kadını daha olgunlaştırırken, erkeği sadece çocuklaştırıyordu.

*

Hayat bir çakmakla sigaranın ucu kadar kısa.

Mustafa Becit, Her Şey Ben Yaşarken Oldu, Sayfa6 Yayınları, 2015, Roman, 296 saife

 

İZDİHAM

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: