Mustafa Becit, Haysiyet Kemiği

1997 yılıydı. İlkokul birinci sınıftaydım. Kısacık boyumla en arka sıraya geçmiş oturuyordum. Korkuyla karışık baktığım arkadaşlarımdan uzaktım. Kendi dünyasında, inzivaya çekilmiş yedi yaşında bir yüreğe sahiptim. Üstelik bilmediğim birçok kavramı zihnimde hapsetmiş ve bir gün biri gelip de o kavramları soracak diye siperde kafamı eğmiş korkuyla kendimi gizliyordum. Öğretmenim bendeki tuhaflığı fark etmiş olacak ki ayağa kaldırdı beni. Ardından yüzüne tebessümden bir maske geçirip sordu:

“Nerelisin?”
Korkudan titremiştim. Babam gelmişti aklıma. Babamın dedikleri… Ne diyeceğimi, nasıl cevap vereceğimi düşünürken ansızın kekelemeye başladım.
“Bi-bi-Bin-göl…”
Cevabımı verirken yaşadığım tereddüt dolu saniyeler, öğretmenimin de dikkatinden kaçmamıştı. Ancak o, kurcalamaktan yanaydı ve en çok korktuğum soruyu tam da bu anda sormuştu.
“Kürt müsün?”
Dilim kemikleşip ağzımın içinde büyümüştü. Yutkundum. Evet mi? Hayır mı? Zihnimde, kafalarını duvardan duvara çarpan iki soru başıma ağrı vermişti.  O ağrı katlanılmaz bir hal alınca, bir cesaretle cevap verdim.
“Evet.”
***
Babam sıkı tembihlemişti beni. “Oğlum sakın Kürt olduğunu okulda söyleme,” diye. Neden diye soramamıştım. Çünkü babaya soru sormanın yanlış olduğu anlayışıyla büyütülmüştüm. Baba ne derse doğruydu. Sorgulamak, saygısızlıktı. 
Sekiz erkek kardeştik biz. Her defasında, bu sefer kız olur umuduyla doğan çocukların sonuncusuydum. Annemin sevgi dağılımında büyük payı da bu şekilde ben alıyordum hep. Duyduğum tüm sevgi sözcükleri Kürtçe dilinin sırtında yol alarak kulağıma geliyordu. Tınısı ve ritmi hala kulaklarımda…
Büyük bir aileydik biz. Evimize sık sık babamın köyden arkadaşları, komşuları gelip kalırdı. Yeri gelirdi yirmi kişi kalırdık evde. Odun sobasının etrafında yan yana dizilmiş döşekler üzerinde hayata tutunmaya çalışan Kürtler soluk alıp verirdi. 
Babam bir gün Kürtçe olarak bana, “insanları hor görme, herkesi sev, sana ne yapılırsa yapılsın iyilik yapmaktan vazgeçme, ekmeğini hep paylaş, asla yalan söyleme, asla çalma, asla zarar verme, insanları mutlu et, Allah’ta seni mutlu etsin,” demişti. O gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Sabaha kadar hep hikâyeler yazmayı düşledim. Korkularımı ve ailemi anlatmayı istedim. Kürtlüğün ve Türklüğün ne demek olduğunu ve bizim neden bu kadar korktuğumuzu anlamak istedim sonra. Neden korkulara hapsedildiğimizi ve neden o yaşıma kadar karşıma problem olarak çıkmayan etnik kimliğimizin bu kadar korku veren bir şey olduğunu, yatağımın içinde yüzlerce kez döne döne düşündüm. Cevapları o zamanki aklımla bulamadım ve sabah uyandığımda hala Kürttüm.
***
On altı yaşında bir tekstil atölyesinde gece vardiyasında çalışıyordum. On beş kafası olan bir nakış makinesini emrime veren patron, benim en büyük abimdi. Emeğin ne demek olduğunu da o zamanlar öğrendim.  Düşük maaşla çalıştırılan işçilerin çektiği zorluklara birebir şahit olduğum yıllardı. Bir polisin aldığı maaşa rağmen ücretsiz ulaşım aracı kullandığı, bir öğretmenin aldığı maaşa rağmen neredeyse yarı fiyatına yolcu parası verdiği, bir işçinin ise asgari ücretle çalışıp her ikisine göre iki kat yol parası ödediğini idrak ettiğim yıllardan bahsediyorum. Ekonomiyi sırtında taşıyan her bir işçiye karşı yüreğimin ilk burkulduğu zamanlardı.
Sadece bunlar değildi elbette. Atölyenin bulunduğu sanayi bölgesinde çalışan her yüz işçiden sekseni Kürttü. Pek çoğu gençti ve okul falan okumamışlardı. Memleketlerini bırakıp İstanbul yollarına düşmüş ve bu sanayi bölgelerinde birer köle gibi çalışmaya başlamışlardı. Sigortaları yoktu. Yaşamlarına dair herhangi bir güvenceleri yoktu. 
O Kürtlerden biri olan Mehmet de benimle beraber gece vardiyasındaydı. Çok güzel melemen yapıp çay demlerdi. Ricamı kırmamış ve yine yapmıştı. Oturduk, ancak o biraz diken üstünde gibiydi. Sık sık telefonunu kontrol ediyor, ara ara volta atar gibi git gel yapıyordu. Üç insan gücünde çalışan Mehmet, o gece nedense hiç çalışmak istemiyor gibiydi. Yüzünde bir asıklık, bir tedirginlik, bir kırıklık vardı. Sabah ezanına doğru yanına gidip durumunu sordum. “Bir şey yok” diyerek geçiştirmeye çalışsa da işlerin yolunda gitmediği apaçık ortadaydı. Neden sonra ağlamaya başladı. Gözlerini benden kaçırdı, utandı ve daha fazla dayanamadan kendisini dışarı attı. Hiç vakit kaybetmeden peşine düştüm. Omuzlarından tutup kendime çevirdim onu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. Beklemeden sordum: “Ne oldu?”
Bir müddet sustuktan sonra cevap verdi: “Abim dağdaydı benim, akşamüstü çatışmada vurulmuş, az önce haber geldi, hastanede ölmüş.”
Nasıl bir kavga içindeydi Türkiye? Kim neyi, neden, ne şekilde, nasıl bölmeye çalışıyordu? Amaç neydi? Babam bunun için mi Kürtlüğümü gizlememi istemişti? Bu kavgada bertaraf olmamı istemediği için mi? Sebep sonuç fark etmez, midemi bulandıran bir meseleydi bu. Kürttüm ve pekalada Türkiye’de, bu sıcak ve güzel coğrafyada vatanım gibi yaşıyordum. Dünya, üstünde yaşattığı her canlı için bir vatandır, diyordum kendime. Şimdi nasıl bölecektik dünyayı üçe beşe… Saçmalıktı bu.
Abisinin ölümü karşısında bir şey diyemedim tabii. Sadece ona gözyaşlarını sorabildim: “Neden ağlarken gözlerini kaçırıp utanıyorsun?”
Cevap vermedi Mehmet. Bense sustum ve onu yalnız bırakıp makinenin başına döndüm. Mehmet orada kaldı ve onu bir daha hiç göremedim.
***
Yıl 2013…
Babam aradı. 
“Bizim köylü Hasan’ın oğlu Mehmet var ya,” dedi ve devam etti. “Ölmüş!”
“Nasıl olmuş baba?”
“Abisinin söylediğine göre Kuzey Irak’a gitmiş. Orada ölmüş.”
“Allah rahmet eylesin.” deyip telefonu kapattım.
Muhtelif zamanlarda babama, Mehmet’in abilerini aratıp durumunu öğrenmeye çalışıyordum. Binlerce kez Mehmet’i tekrar İstanbul’a getirtmeye çalıştıysam da olmadı. Mehmet yolunu çizmişti bir kere. Kuzey Irak’a gittiğini öğrendiğimiz de artık iş işten çoktan geçmişti.
Mehmet öldü. 
Ölümün olduğu bir dünyada bastığın toprağın ne önemi var? Sınırlar ne diye var? Sevgi ve barış formalite icabı kullanılan kelimeler mi? 
Ben ilkokula gittiğimde öğrendim Kürt olduğumu, yıllarca korkudan gizledim. Babam, ben hor görülmeyeyim, dışlanmayayım diye gizletti onca yıl bana. Şimdi anladım. İnsanın haysiyet kemiğini kırarsan, yarı öldürmüş sayılırsın.
Mustafa Becit
İZDİHAM

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın