Mustafa Akar, Makinedeki Melek Doktrini

Makinelerin insanı kullanmasına ramak kala doğdum. Doğduğum yüzyıla esaslı bir elveda çekecek kadar büyüdüğümde, bu yüzyıl da beni kendi malı yapmaya yeltenecek kadar güçlenmişti.

Soğuk savaşın, çocukların hayal dünyasını silahlarla süslediği bir yüzyılda doğdum, askerde iyi silah kullandım, iyi sevmeyi becerdiğim gibi… Hedefi de tam on ikiden vurdum, bazı kızların kalbini çalmakta da mahirdim ne gam. Doğduğum yüzyıl bana kadınların kalbinin nasıl çalınacağını öğreten romanlar miras bıraktı. Onların büyük kısmını kalp içinde okudum bir kalbimin olduğuna inanmayarak.

Doğduğum yüzyıl bana memleketimi sevdirmek için şarkılar, şiirler, neşideler öğretti. Ben daha sevmek duygusunu öğrenmeden önce Türkiye’ye âşık oldum.

Doğduğum yüzyılın bana bıraktığı acılardan üstümde en iyi duranlarını sadece kendime ayırmadım, bazı arkadaşlarımla da paylaştım. Acının da sevinçler gibi paylaşılabileceğini bana doğduğum yüzyıl öğretti. Acılar çoğunluktadır yasasına böylece iman ettim. Yüzyılıma iman etmek istemeyi belaların en belalısı bir düşünce addettim.

Ben ona inanmaya çabaladım, o bana cevaplanacak sorular fırlattı. Doğduğum yüzyılın bana inanmasını istediğim için Türkçeyi öteleyecek bir mirasa el bükmem öğretildi bana. Oysa ben Türkçeyi Türkçe dışından öğrenen tüm Anadolu çocukları gibiydim. Kulağıma ilk okunan sesin ne olduğu konusunda hayrete düşmemi istemedi doğduğum yüzyıl, bana ondan şüphelenmem gerektiğini öğütledi.

Ben tam ona ısınmaya başlamışken, ellerimde öldü doğduğum yüzyıl, ellerimde geberdi.

Kimse “Hoşça kal!” demezdi sevdiğine,
Kesin bir kelime kullanılırdı: “Elveda!”
Okuyun bizi, şaşırın!
Üzülün bizim zamanımızda yaşamadınız diye.

Biz gece yatısına gelmiştik bu dünyaya.
Sevdik, yıktık, yaşadık-ölüm saatimizde…

Çocukların göğünü bombalarla süsleyen Batı modernliğine düşman olmak günümüz okumuşlarının işi. Herkes bir şekilde düşman olduğu Batı’nın nimetlerinden yararlana yararlana semizleşmiş, ebeveyniyle geçinemeyen huysuz çocuklara benziyor bu yüzyılda. Kimse, üstüne buyruklar yağdıran bir zihniyete düşman olmayı önceleyecek kadar kahraman değil artık. Bizi bir müfreze kuşattı.

Her ay ona secde etmek ve malımızı mülkümüzü onun eline sürmek zorundayız. Kredi kartı oligarşisi bir müfreze gibi çalışıyor. Tek farkla, eskiden silah zoruyla olan bu baskın, şimdiyse tevarüs etmiş bir mahkûmluğun belgesine dönüşerek geliyor. Ay sonu kredi kartı hesap ekstresi, levh-i mahfuz kitabı kadar korkutucu ne yazık ki. Biz günahlarından korkmayan sadece borçlarından çekinen kale bekçileriyiz. Kalemizi kendi ellerimizle yapıp, kendi ellerimizle yıkmaya yazgılandırılmış insan görünüşlü makineleriz.

Kahırla, nefretle, umursamazlıkla besleniriz. İçimizi gösterecek röntgenlere muhtaç, dışımızı gösterecek aynalara köle, sürekli güzel-yakışıklı olmak ideolojisine teşne, akşamları TV’de bizim yerimize kurulan hayallere hayran, sabahları işyerinde paramızı kazanmak çabasında gözü kör olacak kadar harama gebe, trafikte her daim ezilmek için ehliyet belgesi alacak kadar eli-çabuk…

***

Bir vakitler Con Ahmet adında bir vatandaş önü ardı tutulamayacak hayaller peşine düşmüş. Bedava enerji üreten bir makinenin icadı için sevdalanmış. “Bir aküyle bir motoru çalıştırır, bu motorla da bir dinamoyu ve dinamodan alacağım elektriğin bir kısmını da yine akü ve motora vererek geri kalan enerjiyi ben kullanır ve sonsuza kadar mutlu yaşarım.” Fakat kurduğu bu düşüncenin prototipini bile yaratamadan akıl hastanesini boylamış.

Günümüzde ucu bucağı alınamaz imkânsızlıkta düşlere çalışanlara Con Ahmet’lik yapma diyorlar.

Olayın bilimsel yanında ise şöyle ayrıntılar gizli: Bir elektrik üreteci olan dinamo ile elektrik enerjisini dairesel dönme hareketine çeviren elektrik motoru, millerinden birbirlerine mekanik olarak bağlanır.

Dinamodan çıkan kablolar elektrik motorunun bağlantı uçları ile irtibatlandırılır. Bu dinamo-motor ikilisine dışarıdan verilecek kısa süreli ilk dönüş hareketi ile birlikte dinamo elektrik üretecek, üretilen elektrik, motoru çevirecek ve motor da dinamoya mekanik olarak bağlı olduğundan dinamoyu çevirecek, elektrik üretimi motora geri dönerek bir döngü yaratılacaktır.

Aynı sistemi bir havuz resmiyle ve teorisiyle ispatlamaya girişenler de var. Con Ahmet’i delilikle suçlayanların aslında gerçek deliler olduğunun anlaşılmasını çok isterdim. Çünkü Con Ahmet, imkânsız gibi görülen bir şeyin dibini kazıma çabasıyla deli sanıldı. Delilikle dâhilik arasındaki çizgiye gerdiler onu, düşünen adam heykelinin yanında bir bank verdiler.

Ve hepimize bir ihtardı Con Ahmet isminin aşağılarcasına bir deyime dönüştürülmesi, modern doktrinin sınırını geçerseniz, haliniz böyle olur. Halimiz böyle de olsa ‘biz yaptıklarımızda ısrar etmeye devam edeceğiz’ yürekliliğinde olanlarla bir horona durmayı istemek…

***

Makinelerin insanı kullandığı zamanların genciydim. Delikanlılık olarak bizde neşvünema bulan birçok şey gençliğimi yaşadığım yirmi birinci yüzyılda geçerliliğini yitirdi. Mesela geçmiş yüzyılda araba radyolarından müzik setleri yapan o merak, o ilgi, makinedeki melek doktrininin giderek insanı kullanmasıyla yok oldu. İnsanın da kaybolduğu bir yüzyılda otuzlu yaşlarıma dümen kırdım.

Ölümlerin gündelik bir alışkanlığa dönüştüğü bir yüzyılda bazı şeylerin farkına vardım. Yaşamımı sürdürdüğüm yirminci yüzyılın çocuğu değildim. Yirmi birinci yüzyılla ünsiyet bağı kuramadım. Doğduğum yüzyıldan medet ummadım. Yaşamakta olduğum yüzyıla muhtaç edemediler beni. Kuzeylere güneylere sevdiremediler…

Kuzeyleri güneyleri kendimin edemedim. Dört kıtada arkadaşlarım yok benim. Kendi kıtamda akrabalık bağlarımı kestiler. Bir devr-i daim makinesi yapamadım, deli dediler. Fakat devirlerin devrildiği, patlayan bir masala döndüğü o iğrenç gerçek resmi gösterdiler her sabah bana, dehşetle baktım, suratımı daha da kararttım. ‘Ben buna kandım arkadaş’ numarası yaptım.

Bir tankın topuna karşı durup ‘nanik’ yapan çocuğun cesaretinde yirmi birinci yüzyılın eridiğini, battığını, bittiğini izledim. Vallahi izledim. Siz olsanız inanmazsınız, yirmi birinci yüzyılın bir gün ellerime tosun gibi yeniden doğacağına…

***

İşte o baht yoksulu Şair’in bahtı da

Oklar, fırtınalarla sarmaş dolaş olan;

Düşmüş yeryüzüne yuhalar ortasında

Çekeceği var onun dev kanatlarından.

Mustafa Akar
İZDİHAM

 

 

 

İzdiham 27. Sayısına ulaştı. Bu sayıda Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Bülent Parlak, Ali Ayçil, Fatma Şengil Süzer, Atakan Yavuz, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Çağatay Hakan Gürkan, Nurdal Durmuş, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Eda Tezcan, Seda Nur Bilici, Zeliha Yurdaer, Hakkı Özdemir, Feyza Özcan, İbrahim Varelci, Mustafa Toprak, Muhammed Palewi, Özer Turan, Halil Kurbetoğlu, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, Ferhat Toka, Mücahide Orak, Mücahit Gündoğdu, Kevser Tekin, Elif Atasoy, Hatice Çay ve Yağız Gönüler yer alıyor. İzdiham hepimiz ölecek yaştayız demeye devam ediyor. İzdiham dergisinin 27. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: