Mustafa Akar, Maça Valesiyle Aşık Atan Ulu Şair

Sevgili şair;

Sana yazmayalı epey oldu.

Evet, bu benim için müthiş anlamlar barındıran bir savaşın, harfleriyle beynimi kanırtması gibi bazen acıtıcı da olurdu; bundan hep derin manalar içeren mutluluk kreşendolarına katlandığım da oldu.

Sana yazardım ya aslında tüm insanlığa yazdığımı sanırdım. Hissikablelvuku. Önsezilerim senin şiirlerin sayesinde güçlenmedi elbette.

Sen derdin hatırlasana. Bir şairle konuşmak bazen tüm insanlıkla konuşmak kadar zordur.

Bu çıkarsamanın doğruluğuna iman etmedim hiçbir zaman. Hayır, sen insanlığın mukaddes kahramanlarından biri olmak istemedin.

Nice akıllı şairin istemediği gibi sen de önderliğe soyunmadın. Önderliğe soyunan şairlere hep beraber acırdık hatırlarsan.

Şairin, halkların yolunu aydınlatması umulur ki koca destan olsun, ne çıkar.

Biliyorsun ki şair, yürüdüğü emin olmayan yolların kunduzudur.

Kendine güvenemez çünkü kendilik bilgisinin beslendiği güzergâhın şeytanın kuzeni bir yakınlıkta olduğuna emindir. Başkalarına da güveni kalmamıştır çünkü en iyi durumlarda bile başkaları cehennemdir.

Halka güvenemez ki halk, ekmekle bombanın aynı koltuk altında taşınabileceğine dair bir iddia sahibidir.

Kâhinlere de itimat edemez, kâhinler ‘bilinse ne değişecek ki’ denilmesi gereken o geleceğin ışıltılı büyüsüyle aldatırlar.

Yazıya güvenmez -biliyorum sen de güvenmezsin- ki güvense belki de yeryüzüne çizilmiş en muhteşem romanı şair yazardı.

Tiksindiğin günlerde kaldı bunlar.

Halkın önderlerinden biri de şair olmasın sakın dediğin anda kendine attığın yumruk, eskiden senle birlikte umudun göğüslerine yaslanan mazlumlara kadar ulaştı.

Modern dünyanın reislerinden biri yapmaya çalıştılar seni. Mayakovski örneğindeki inceliğe kanmadın sen de.

Mayakovski bilinen ilk şair reklamcıydı çünkü. İntihar etmese, senin vaktine irişse, eminim ona intihar etmelisin diye ilk mektubu sen yazardın.

Sen içinde patlayan vezüvlerden, çıldırmış usarelerden geçen bellek savaşından sonra kendi kendine ehil düşünce limanları uydurmakta ustaydın.

Hepimizin aynı vezüvlerde pişmesini, patlamasını istedin.

Senin yolun yalnız sana haram bir yoldu. Başkalarının yürüdükleri o yoldan yürümedin hiç.

Haram yollarda yürümek bir endişeden, çileden çok senin için ‘yol açıcı’ bir istekti.

Bu başını döndürürdü.

Yepyeni serüvenler çağırırdı seni. Başkalarının senden çaldıkları serüvenlerin onların başına ne mene belalar açtığını kahkahalarla izlerdin.

Kimse senden kapkara bir hikâyenin şeytanı olmanı beklemedi ama sen bile bile herkesin ortak hikâyesine el uzatan o hınzır melek olduğuna inandırmaya çalıştın bizi.

Melekler hınzır olur mu diye bana çattığını görebiliyorum şimdi. Melek kelimesini Peter

Pann’ı anımsatan bir sıfat olarak kullandığımı da biliyorsun. Aynanın arkalarında gezinen Alice’i herkesten çok severdin. Şuncacık çocuk aklıyla yer altının bilinmezlerine uzanan matematik kızı Alice.

Kendi hikâyeni kendin yazmıştın, onu bile başkalarının yıkmasına ya da yazmasına izin vermedin.

Bazen çevrendekileri de ikna ederdin buna. Hepimizi acıya ikna etmekte üstüne yoktu.

Acı çekmek bir antropoloji meselesiydi sana.

Hepimizin aksine, cennetten dünyaya düşen Âdem’in aslında en mutlu insan olduğunu düşünürdün. Cennet imgesinin ortalama insana dönük bir hayal olduğu düşüncesi.

Peki ya cehennem imgesi?

Hayra dair bir şeyse cennet, cehennem imgesindeki hayırsız ya da işte korkutucu tasvirler de yalan mı? Bunu bilemiyorduk daha.

On üçüncü yüzyılların deli-kanlı Yunus’unun dediklerinden çıkarırdın bunu. En modernimiz Yunus olmasın sorusundaki tehlikeyi anlardık elbette. Hepimizi Yunus’un belki iki mısraına kurban etmek isterdin. Sana da bu yakışırdı.

Seni anlayabilmenin ötesinde sana yaklaşmanın yolları araştırıldı. Sen elbette fildişi kulesindeki bir lort değildin, hatta belki çoklarınca yadırganacak bir karton kulen vardı.

Sen kuleleri yıkardın.

Yıkan sendin.

Senin sözlerinle kudururdu modern şiirin müdavimleri.

Sen konuya nasıl yaklaşıyorsan başkaları da öyle yaklaşırdı ama senin takip mesafende durmaktan da geri adım atmazlardı.

Her şey senin yaklaştığın kadardı; her bir şeyde senin kaçtığının izleri vardı.

Seni takip etmek de yılanlarla, çıyanlarla savaşmaya bedeldi bazı zamanlarda.

Herkesi kendine düşman ettiğin vakitler de oldu. Düşmanın kadar dostun yoktu. Olsundu.

Böyle de istikametten şaşmadın. Sonsuza dek konuşacak ses tellerin olduğunu yazdıkların gösterdi.

Doğrusu içimizdeki en karizmatik sendin.

Baudelaire’den beridir şairler çirkin olmanın pey akçe olduğunu düşünürlerdi.

Bazen şöyle düşünürdüm:

Kıyametin vakti zaman atlamış ve dünya bir iki yüz yıl daha hayat bulmuş ve hayat vermiş.

Teknoloji ve bilim dini her âdem torununu kendine iman ettirmiş. Mega kentler, mega robotlar falan.

Bilim kurgularda izlediğimiz o karmaşık ve masalsı gelecek dünya…

Senin şiirlerinin bu dünyada bir yeri olabilir mi? Ya senden eskilerin. Hatta çok eskilerin.

Söz gelimi 3030 yılında –kulağa pek hoş gelmese de- bir yenidünyalı, yarı robot yarı insan bir yaşam formu oturmuş bir elektro tablette Haşim’den O Belde’yi veyahut Orhan Veli’den

Hicret şiirini okuyor:

“Simdi kavak ağaçları görünüyor/Penceresinden/Kanal boyunca./Gündüzleri yağmur yağıyor;/Ay doğuyor geceleri/Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda./Onunsa daima;/Yol mu, para mı, mektup mu;/Bir düşündüğü var.”

Hayal edebiliyor musun? İnsana garip geliyor değil mi? Şiirin hele hele gelmekte olan yeni insana bakarak anladığım kadarıyla o kadar yaşamayacağını düşünüyorum.

En karamsar şairim ben.

Aslında sen de öylesin ama çaktırmıyorsun. Yazdıklarının en anlaşılmazlarını hep gelecekteki bir insanın anlayacağını düşündün, söyledin.

Şiirinin bazen bir gazete haberi gibi kullanılmasına bile içerlendin.

Attilâ İlhan gibi yalnız kaldın, yalnız bırakıldın. Şiirlerin bizi bir araya getirdi. Bizim aramızı bozdu şiirlerin, yazıların.

Bizim aslında biz olmadığımızı, bizin ben’e evrilmesi anlarında yitirdiklerini haykırdı mısraların, satırların; bazen kendini parça pinçik ederek konuştukların…

Sen sevgili şair, evet sen bizim en yakınımızdın ve tüm ‘en yakın’larımız gibi bizi en çok kandıranlardandın.

Şimdi, en yakınımız olduğun şarkısına bizi inandırmak istiyorsan hâlâ o en hararetli nakaratı tekrarlat bize.

Bizi kandır, sana kanmış olmanın güzelliğine dokundur bizi. Ayakuçlarımızda yükselip evrenin tavanında dolaşalım senle. Zülkarneyn değilsen de Zülkarneyn’i bilirsin.

Bize de bildir.

Yalnız hür olanların geçtiği o şiir evrenlerinden bir noktacık yıldız yerimiz varsa ne ala, yoksa yeri gelir gökler döner.

Ve bakarsın hiçbir sabahki kadar değil bir sabah olmuş, babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, zaman ne, mekân nerde, sen kimsin?

Biz burada bin şu kadar milyar insan, şiirlerin tövbelerle yer değiştirdiği zamanlardan…

 

Mustafa Akar
mustakar@yahoo.com
İzdiham

 

 

 

 

 

izdiham-26-sayi

İzdiham 26. Sayı

İzdiham dergisi 26. Sayısında hiçbir yerde bulamayacağınız çok özel çalışmalar yer alıyor. Edebiyatla gençleri ve hayatı birbirine dost yapan İzdiham’ın bu sayısında Gökhan Özcan, Ercan Kesal, Ali Ayçil, Atakan Yavuz, Baki Ayhan T., Murat Kapkıner, Güray Süngü, Zeliha Yurdaer, Onur Bayrak, Dilek Kartal, Yağız Gönüler, Yunus Meşe, Mazlum Mengüç, İbrahim Varelci Süleyman Unutmaz, Ferhat Toka, Selman Urluca, Berkan Ürgen, Yasin Kara, Özer Turan, Çağatay Hakan Gürkan, Seda Bilici, Feyza Özcan, Beyazıt Bestami, Halil Kurbetoğlu, Oğuzhan Bükçüoğlu, Mustafa Toprak, Öner Buçukcu, Fahrettin Dede, Dinçer Ateş, Turgay Bakırtaş ve Bülent Parlak gibi nitelikli eserler veren edebiyatçılar ile genç ve umut vaad eden isimler yer alıyor. İzdiham Maarif Takvimi, Lügatlere Güncelleme, Bulgarlar Ne Okuyor? Adlı çalışmanın yanı sıra bir de taziye ilanı yer alıyor. Dengenizi Kaybettiniz, başınız sağolsun. İzdiham’ı bir solukta okunacak bir sayıyla karşınızda. İzdiham dergisinin 26. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: