Murat Gülsoy’la Okurlar İçin Çok Özel Bir Röportaj

 Murat Gülsoy ile yeni kitabı “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” i konuştuk. Kitabın büyüsünü bozmadan, okuyacak olanların heyecanı kaçmasın diye kitabın içeriğine çok fazla girmeden, kitabı oluşturan duygulardan hareket etmeye çalıştık.

Röportajı Yapan: İbrahim Varelci

 

İbrahim Varelci: Önce sizden bahsedelim istiyorum. Biyomedikal mühendisi olduğunuzu biliyoruz. Aynı zamanda da edebiyatçısınız. Süreç bizlere gösterdi ki ikisinde de çok başarılısınız.  Bilimin ölçülebilir nesnelliğiyle edebiyatın içe dönük öznelliğini bu denli başaralı bir şekilde birlikte yürütebilmenizin bir sırrı olmalı? Bizimle paylaşsanız? 

MG – Çocuk yaşlarda başlayan meraklarım peşinden gitti hep. Gerçekliğin ne olduğu konusunda her çocuğun sorduğu o büyük felsefi soruları ben de sorardım. Bu soruların cevaplarının bilim ve sanatla verileceğine inandım hep. Gerçekliğin ne olduğunu anlamak yaşamsal bir öneme sahiptir. Yirminci yüzyılın başına kadar dünyanın en gelişmiş bölgelerinde bile ortalama insan ömrü 40’tı. Buradan pay biçebilirsiniz bilimin insanlığa getirdiği katkıları. Bugün uçakla yolculuk edebiliyorsak, bedenimizin içinde olup bitenleri görüntüleyebiliyorsak, evrende milyonlarca yıl önce olup bitmiş olan olguların izlerini ölçebiliyorsak bunu kolektif bilimsel çalışma ile sağladık. Ben de küçük bir çocukken ansiklopedilerin sayfalarını –o zamanlar internet yoktu- büyülenerek çevirir, okuduklarımdan etkilenirdim. Yaşarken karşımıza çıkan çeşitli durumlar vardır, her birinde çeşitli kararlar alırız. Ben seçimlerimi hep okumaktan, araştırmaktan yana kullandım. Akademik hayatı da bu yüzden seçtim, bu yüzden de hep merak ettiğim, beni heyecanlandıran konularda çalıştım. Bilim, elbette, her yerde her zaman tekrarlanabilir, ölçülebilir olanın bilgisini ortaya koyuyor. Nesnellik bu şekilde sağlanıyor. Bence bunda çok güven veren bir taraf var. İnsan, varoluşun gizemleri ve taşıdığı sorunlar karşısında sürekli bir gerilim altındadır. Bunun en büyük nedeni var olduğunun bilincinde olmasıdır. Bunun farkında olmak büyük bir coşku verir insana ama aynı zamanda bir gün yok olacağı bilgisini de beraberinde getirir bu bilinç. İşte bu endişeleri bilimin güvenli alanında alt edebiliriz. En azından ben bu şekilde hissediyorum. Böyle yaşıyorum. Ancak bilimin nesnel bilgisinin dışında bir de sanatın öznel bilgisi vardır ki bu özellikle insanın bireysel deneyimini kayıt altına alır. Sanat yapıtı o sanatçının varoluşsal sorunlarla bir kişi olarak nasıl boğuştuğunu anlatır özünde. İyi bir sanat yapıtı bu nedenle merak ettiğimiz o sorunun cevabını taşır: İnsanlar, tek tek nasıl yaşıyorlar, nasıl düşünüyorlar, nasıl hisler içindeler, insanlar tek tek kimdirler? Bu yüzden de ben iki alanda okumak, yazmak, araştırmak konusunda hep heyecanlı oldum. “İçtenlikli bir arayış” olmalı sorunuzun cevabı.

 

İbrahim Varelci: Sizinle söyleşi için konuştuktan hemen sonra kitabı elime aldım ve bir solukta bitirdim. Kitapta çok akıcı bir üslup var. Bu denli soluksuz okunabilen bir eser yazmak için hayatın içinde, yazma serüveninizde kendi soluğunuzu nasıl kontrol edersiniz? 

MG – Her kitap, öykü ya da roman kendi anlatım biçimini de beraberinde getiriyor. Akıcılık benim yazıda genelde önemsediğim bir özelliktir. Tabii bazen metnin kendinden kaynaklanan farklı üslup denemeleri ya da okuma alışkanlıklarını zorlayan anlatım biçimleri de ortaya çıkıyor. Sonuçta okunması ve anlaşılması için yazıyorum. Ama bu kişiden kişiye değişen bir durum. Yazılanları kim okuyacak diye çok fazla düşünmem. Daha doğrusu ideal okurumun kendimi gibi biri olduğunu düşünürüm. Anlattıklarımı anlayabilecek biridir. O hikayenin, o arayışın en doğru dili her neyse o şekilde yazarım. Asla basitleştirmek gibi bir derdim olmaz. Bunu çok yanlış buluyorum. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet için şunu söyleyebilirim: Kitabın ana gövdesi olabildiğince hızlı ve sürükleyici bir kurguda akıyor. Ama önsöz ve sonsöz kısımlarında okuru farklı anlatım biçimleri bekliyor.

 muratgulsoyyalnizlaricin

İbrahim Varelci: Kitap bir mektupla açılıyor. Maalesef mektup günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bir tür. Oysa siz bir söyleşinizde şöyle demişsiniz: “Kimi zaman yazılan her şeyin bir tür mektup olduğunu düşünürüm.” Mektuba olan bu ilginiz nereden geliyor? 

MG­ – Doğrusu bilmiyorum. Mektup ya da günlük bana çok olanaklı geliyor. Çünkü yazı içinde yazı. Bu türü en çok Gölgeler ve Hayaller Şehrinde romanında kullandım. Tüm roman bir dizi mektuptan ve günlükten oluşuyordu. Baba Oğul ve Kutsal Roman’ın sonunda da bir mektup vardı. Bin Bir Gece Mektupları öykü kitabında da bir şekilde mektup ön plana çıkıyordu. Belki yazılanları okuyacak birini hayal etmenin yazmayı kolaylaştırması var bu eğilimin ardında. Yazmak yalnız yapılan bir iş. Yazarken yalnızdır insan. Ama o yalnızlığın ortasında birine hitap ediyor olmak insanı bir nebze olsun rahatlatıyor sanırım.

 

İbrahim Varelci: Roman kahramanlarının isimleri çoğu zaman hikâyenin köklendiği zemine ışık tutar. Bu hikâyede kahramanın adı “Mirat”, anlamı “ayna”. Bu ismi seçmenizde özel bir neden var mıdır?

 MG –Kendi adıma çok benzeyen ve az rastlanan bu adı koymak daha önceki romanımın bir yankısı bir yanıyla. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde romanın geçtiği II. Abdülhamid dönemi hakkında yazılanları okurken karşıma çıkmıştı. V. Murat akıl sağlığı bozuk olduğu gerekçesiyle tahttan indirilip yerine II. Abdülhamid çıktığında bir süre sonra devrik padişahın aslında iyileştiği yolunda dedikodular çıkıyor. Tabii Abdülhamid çok rahatsız oluyor. Malum istibdat dönemi. Yasaklar listesine Murat adı da ekleniyor. Hatta Murat adını taşıyan kimilerinin adını Mirat olarak değiştirildiği rivayet edilir. Bu bilgi bir biçimde aklımda yer etmişti. Benim de adım Murat olduğu için belki… Üstelik ayna anlamına geldiği için bu hikayede özellikle uygun olacağını düşündüm. Çünkü aynanın kendisi görünmez. Onda görünen onun yansıttıklarıdır. Mirat da bir hikaye karakteri olarak kendinden daha fazla içine aldığı ölüleri yansıtacaktı. Bu romanda önceki kitaplarımla ilginç bağlar var. Bu isim hem bu bağlardan biri hem de kendi anlamıyla katkıda bulunuyor.

 

İbrahim Varelci: Yapıtlarınızda genellikle bazı yazarlara yer veriyorsunuz. Hatta bazılarını başköşede konumlandırıyorsunuz. (Borges ve Tanpınar gibi). Bu yazarlarda sizi çeken neler var?

MG – Bu yazarlar –ki bu iki isme daha birçokları eklenebilir- benim için sadece birer yazar değiller. İnsanın kan bağı olan akrabalarına hissettiği yakınlıktan daha fazlasını hissediyorum. Neden? Aslında bilmiyorum. İnsan önce birisine aşık olur, sonra neden aşık olduğunu düşünür. Hatta belki düşünmez bile sadece aşkın tadını çıkarır. Peki nedir aşk? İnsanın bir başkasının etkisine girmesi, bedeniyle, ruhuyla değişime uğramasıdır. Aşık olunan kişinin bir bakışı, bir sözü, bir iması her şeyden çok daha güçlüdür. İşte bu yazarların benim zihinsel hayatımdaki etkileri de öyledir. Onların uzmanı değilim hayır, ama onların yazdıkları kimi kitaplar beni derinden etkiledi, etkilemeye de devam ediyor. Romanda Borges’e, kendimi, sevdiğim yazarları, özellikle de ona kimi yönlerini benzettiğim Tanpınar’ı anlatarak başlıyorum. Bu aslında romanı yazmaya başlamadan önceki ruh durumumu anlatıyor. Sonsözdeki metinler de sonrasını… Özellikle kara sayfa. Çünkü yazmak boşlukta yaşanan bir süreç değil. Yazarken bir yandan da, işte bu ülkede bu dünyada yaşıyorsunuz ve her şey sizi etkiliyor. Bu etkileri gösterebilmek istedim, kaydetmek istedim. Unutulmasın diye.

İbrahim Varelci: Bir şeyi çok merak ediyorum: Karakterleriniz neden genellikle hep yalnız? 

MG – Sanırım bu benimle ilgili bir durum. Hissiyatım yazdıklarıma doğrudan yansıyor herhalde. Yaşamak yoğun bir yalnızlık duygusu ile geliyor. Neden böyle olduğunu bilmiyorum… Ama hissettiğim şey insanın temelde çok yalnız bir varlık olduğu. Tekinsiz bir dünyada, ne olduğunu bile bilmediğimiz bir evrende acayip bir bilme yeteneği ile var olmak bu duyguyu getiriyor. Belki de o yüzden hep yalnız olmadığımız hayal ediyoruz: Orada başka gezegenler var, orada da bizim gibi hatta bizden daha akıllı varlıklar olmalı diye düşünmemizin ardında hep bu duygu var. Hatta başlangıçtan beri insanları çeşitli tanrı imgeleri  üretmesinin ardında da aynı korkunun olduğunu düşünüyorum: Yalnızlık.

 

İbrahim Varelci: Bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. 

MG- Ben teşekkür ederim.

 

 

 İbrahim Varelci

İZDİHAM

 

 

İzdiham Dergisinin 29. sayısı çıktı.  İzdiham 29. Sayısını hiçbir şey için okumayacaksanız bile 00.05.1965 tarihinde Elazığ Akıl Hastanesi’nde yatan Urfalı bir hastanın Allah’a yazdığı mektup için okuyun!   İzdiham 29. sayıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın