Muhsin Duran, Acelem Var

Zaman dolabı hızla dönüyor, tıpkı Yunus’un su taşıyan dolabı gibi:

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim
……..

Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim
………
Yunus Emre

Irmağın üzerine kurulmuş, ağaçtan, tahtadan yapılmış kovalarını ırmaktan dolduran, yüksekteki arka boşaltan bir su dolabı… Gacır-gucur seslerle gece demeyip, gündüz demeyip dönüyor. Suyunu ırmaktan alıyor, biraz yüksekte; bağların bahçelerin içine kadar ulaşan ark, kanalın başlangıç noktasına yalap yalap boşaltıyor.

Şu dolap, ne harikulâde bir iş yaptığının, nice canlılara hayat olduğunun farkında bile değil. Çatlamış topraklar suyu içine alırken, genleşe genleşe harekete geçiyor, hemen canlanıyor, hayat buluyor. Susamış solmuş sebzeler, meyveler, çiçek ve çimenler, onun akıttığı suyu fark eden arazideki yaban hayvanları onu içer içmez bükülmüş boyunlarını kaldırıyor, kıyama duruyorlar.

Köylü, çiftçi, bahçıvan bol mahsul, bol ürün aldıkça seviniyor, şükrediyor. Çarşıda pazarda, tezgâhta o sebzeleri, meyveleri görenler, alanlar ona kavuşunca, yiyince, beli doğrulunca “Oh! Elhamdülillah tam da bana göre” diyorlar. ‘Yeryüzü sofrası’ mevsimbemevsim, rengârenk, tatbetat meyvelerle, sebzelerle, üzüm, incir, hurma gibi şekerleme tulumbacıkları tatlılarla dolup dolup boşalıyor. Bu sofranın etrafını çepeçevre kuşatmış insanlar ve onların yardımcıları hayvanlar yiyor, içiyor, bayram ediyorlar. İnsan aç kalınca, hele bir de sevdiği yiyecek varsa, ona aç bir kurt gibi nasıl da saldırıyor. Bütün canlılar yiyeceklerine işte öyle bir iştahla saldırıyorlar. Bütün bu yiyeceklerin yetişmesi, gelişmesi, büyümesi su ile olmuyor mu?

Meğer Derviş Yunus’un inleyen dolabı ne büyük bir iş yapıyormuş. Onun içindir ki, hikâyesi şiirlere, dizelere, hoş sohbet ve nasihatlere konu olmuş. Yüzyılların ötesinden varlığı bilinmiş, sesi duyulur olmuş. Bana göre bütün varlıklara ve de insanlığa faydalı iş yapan herkes Yunus’un su dolabına benziyor. Onlara iyilik melekleri diyoruz. Hayat durmadığı sürece güzelliklere su taşıyan, güzellikleri büyüten, besleyen, dünyaya yayan su dolapları hiç durmamalı, dinlenmemeli, gece gündüz çalışmalı. Yeryüzündeki bütün hayatların yardımına koşarak onlara can suyu olan güzel insanlar vadideki ırmağın üzerine kurulmuş su dolabına benziyorlar. Onlara dinlenme yok, mola yok, istirahat yok. Onların görevi kendilerini görünmez yaparak, yok sayarak güzellikleri var etmek. Onların görevi bunca ihtiyacı olanların imdadına koşmak, herkesin kapısına ulaşmak. Onlar inanıyorlar ki bir gün ödüllerini bütün güzelliklerin sahibinden alacaklar.

Onların bir ay, bir hafta, bir gün, hatta bir saniye görevlerini tehir etmesi çok geç olabilir, birçok hayat sönebilir. Bu güzellikler dolabı hep dönmeli. Okumalı, yazmalı, gidilmeli, görülmeli, konuşulmalı, el uzatılmalı, o dertlinin çaresine derman bulunmalı, derman olunmalı.
***
Güzellikler manzumesi olan İslâm dinini iki kelimede özetlemek mümkün ‘helâller’ ve ‘haramlar’. Bu iki kelimeyi de şöyle tercüme edebiliriz.

Helâl: Güzel, iyi, yararlı, hoş, estetik, bedii zevki içinde, fıtratın ihtiyacı, bütün insanların paydası, ortak noktası, ifrat ve tefritten uzak, vasat, orta yol olarak kabul edilen, yenilen, içilen, söylenen, seyredilen, yapılan fiiller, işlerdir.

Haram: Çirkin, kötü, hoş olmayan, zararlı, insanların çoğunluğu tarafından onaylanmayan, kamunun, nesillerin zararına, fıtrata aykırı olarak, yenilen, içilen, söylenen, yapılan söz ve davranışlardır.

Heeeey! Güzelliklere âşık olanlar, iyilikten yana tavır koyan insanlar! Şu ‘Rahman suretinde’ yaratılışlı insanlara söyleyecek sözü, bakabilecek yüzü, ulaştıracak mesajı olanlar! Bir ordu misali, hep birlikte yapmakta olduğumuz güzel davranışları asla tehir etmeyelim. Yaz, kış, gece, gündüz, evde, işte her yer ve zamanda, kalplere, beyinlere, gönüllere gıda olacak lütufları asla ertelemeyelim. Garip Yunus’un dertli dolabı misali… Gönüllerdeki yangınları söndürmek için, paslanmış yürekleri yıkamak için lütfen su taşıyalım, sebil olalım.

Sıcak yaz günlerinde, soğuk kış günlerinde bir insana, bir canlıya umut olacak yolları ayaklarının altına serelim. Onları serinletecek sebilleri avuçlarının içine akıtalım. Saçtığımız, suladığımız tohumlar, iyilikler tıpkı uçurumların, kayalıkların, surların, ıssız dağların tepelerinde yıllardır rüzgârların başını okşadığı ağaçlar gibi boy atsın, meyveye dursun. Onlar da başka canlara hayat versin. Böylece hayatın bir parçası olduğumuzun, canlılığımızın farkına varalım, hayatın doruklarına tırmanalım, hayatın henüz birçok insan tarafından keşfedilmemiş zevkini tadalım. Yeter ki bu güzellik tohumlarının özü sağlam olsun. Çürük hastalıklı olmasın. Yaptığımız iş bir tebessüm olsa bile onun sahisini, gerçeğini yapalım. Yeter ki bu güzellikler çok basit, çok ucuz, çok bayağı, âdi menfaatler hesabına kurban edilmesin. O’nun rızası için olanını yapalım.

Yeter ki bir günün defterini Oh be bugün güzel bir iş yaptım” diyerek kapatalım. Hatta onu da demeyelim, görmeyelim, bilmeyelim. Tıpkı nehrin üzerine kurulmuş Miskin Yunus’un dertli dolabı gibi. O zaman, zamanların en güzeli olacaktır. Ömrümüz, ömürlerin en güzeli olacaktır… O halde haydin canlılara su taşıyalım.

 

 

Muhsin Duran

İZDİHAM

 

 

 

“İzdiham, 31. Sayısında kapağı okuyucuları istediği şekilde tamamlasınlar diye manşeti siz atın dedi.” İzdiham Dergisi’nin 31 sayısı müthiş bir içerikle okuyucusunun karşısına çıkıyor. Edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan İzdiham’ı mutlaka okuyun. İçeriği ile göz kamaştıran İzdiham’ın 30. Sayısı okuyucusuna anlamı büyük, yıllarca saklanacak bir hediye de veriyor. Herkes, herkesle gerçekten selamlaşsın diye.
İzdiham dergisinin 31. sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın